Güvenlik sorunu çözülmeden özgürlük sorununu çözemezsiniz

90’lı yılların liberalizasyon söylemlerinin aslında bir anomali olduğunu şimdi görüyoruz.

Hasan Basri Yalçın SAYI:33 / Mart 2017
Güvenlik sorunu çözülmeden özgürlük sorununu çözemezsiniz

Bugün dünyada geçtiğimiz on yıldaki mevcut sistemin liberal söylemlerinin gitgide değişime uğradığına şahit oluyoruz. Malum ülkemizin gündeminde de sistem değişikliği tartışmaları fazlasıyla yer buluyor. Türkiye dünyada yaşanan bu değişimin neresinde bugün?

Türkiye'deki sistem değişikliği dediğimiz şey aslında uluslararası platformda da görülen sistem içi bir değişim zamanına rastgeldi. Yani iki değişim Türkiye açısından aynı anda yaşanıyor. Türkiye bir yandan Cumhurbaşkanlığı Sistemi'ne geçiş yapmayı deniyor, bir yandan da dünyanın Soğuk Savaş sonrası yaşadığı 1990'lara ait liberalizmin ürettiği o iyimser havanın dağılmaya başladığı bir dönemde yaşamaya çalışıyor. Bu, dünyadaki gelişmelerin Türkiye'ye de yansıyor oluşunun bir sonucu aslında. Bugün Cumhurbaşkanlığı Sistemi'ni konuşurken Türkiye'nin tehdit altında olduğunu konuşuyoruz. Türkiye'nin hayatta kalmasına yönelik ciddi tehditlerin olduğunu, farklı terör örgütlerinin saldırısı altında olduğunu, dış ülkeler tarafından desteklenen çeşitli bölücü hareketlere hedef olduğunu düşünüyoruz. Bu sadece Türkiye'ye has bir durum değil, dünyanın kaynamaya başladığı bir dönem. Dünyada yayılan yeni akım, adına 'Arap Baharı' dedikleri olaylarla Ortadoğu'yu vurdu, şimdi de Brexit ile Avrupa Birliği'ni ve Avrupa ülkelerini vuruyor. Ukrayna gibi meseleler üzerinden daha da vuracak gibi görünüyor. Aslında 90'lı yılların o liberalleşmeci ve küreselleşmeci söyleminin iyimserliğinin dağılmaya başladığı bir dönemi yaşıyoruz. Türkiye bir yandan da kendi iç devinimlerini tamamladığı için iki türbülansa birden yakalanıyor.

90'lı yılların ürettiği o iyimser dilin geldiğimiz noktada çok da gerçekçi olmadığını görüyoruz.

Aslında 90'lı yılların liberal söylemlerinin asıl itibariyle bir anomali olduğunu ancak şimdi görüyoruz. Bu zaman diliminde azınlık konuları tartışılıyordu. Özgürlüğün alanı mümkün olduğunca genişletiliyor ve azınlık gruplarının haklarının öncelendiği bir dönemden geçiyorduk. Bu tartışma asıl itibariyle Amerikan merkezli uluslararası sitemin yarattığı istikrarın altında bir lüks tartışmaydı. Aslında dünya çoğunlukla bu tarz rahat ve lüks tartışmalar yapmaz, daha karmaşık daha kavga ve çekişmeyle dolu bir dünya tarihi biliyoruz. Şimdi o havanın dağılmaya başladığı bir dönemden geçiyoruz. Örneğin azınlık hakları konusunda dünyaya örnek olarak gösterilen Kanada'nın Quebec bölgesi bugün Müslüman mescitlerine yapılan saldırılarla gündeme geliyor. Yani geldiğimiz noktada azınlık haklarının düşünüldüğü, konuşulduğu o Quebec gitti, azınlıkların saldırıya uğradığı bir Quebec ortaya çıktı. Trump'ın Amerika'da yaptığı yabancı düşmanlığı, Fransa'da yabancı düşmanlarının iktidara yürüyüşü, Almanya ve Avusturya'da aşırı sağın yükselişi ve İngiltere'de Theresa May gibi birinin iktidara gelişi, 90'lı yılların Amerikan merkezli istikrarını geçtiği ve yeni bir döneme doğru evirildiği için herkes bu yeni dönemin içinde pozisyon alıyor ve ortaya güçlü liderlikler çıkıyor. Böylece olaylar hep güçlü liderler ve onların şahsi karizmaları üzerinden yürüyor. Bu esnada bizim de Cumhurbaşkanlığı Sistemi'ni gündeme getirmemiz şaşırtıcı değil çünkü bir karmaşa, kaos ve tehdit beklentisinin çok ağır şekilde hissedildiği bir dönemdeyiz. Sayın Başbakan geçenlerde bir açıklama yaptı: "Referanduma hayır demek, teröre destek vermektir." Bunu insanlar sadece bir seçim stratejisinin argümanı gibi algıladılar. Hâlbuki orada Binali Yıldırım'ın söylemeye çalıştığı başka bir şey vardı: Ülkede hükümet sorunu ve özellikle parlamenter yapı olduğu zaman terör örgütleri kendilerine daha fazla yayılma alanı buluyorlar.

Türkiye'nin sistem değişikliğine olan gerekliliği biraz da bu bahsettiğiniz durumla alakalı sanki...

Bakın seçim barajıyla ilgili herkes eleştiri yapar ama seçim barajı yüzde 10'un altındayken 60'lı ve 70'li yıllarda ülke terör örgütlerinden geçilmiyordu. Tabii tek sebebi bu demek değil ama sebeplerden yahut bu sebebi besleyici kaynaklardan bir tanesi de buydu. İrili ufaklı terör örgütleri vardı çünkü bunların uzantıları mecliste yahut siyasi ortamda kendilerine bir şekilde güç buluyor, böylece o siyaset kendisine bir meşruiyet alanı yaratarak siyasi bir güç üretiyordu. Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP) mecliste bulunduğu bir dönemde, belli çevrelerde marjinal komünist terör örgütlerinin doğması şaşırtıcı değildir. Seçim barajını yüzde 10'a çektiğinizde diğer küçük terör örgütleri dağılırlar. 80'li yıllar itibariyle ortada PKK gibi bir terör örgütü kaldı sadece. Parlamenter sistem dediğiniz şeyin yarattığı hükümet boşluğu hep vardır sistemde. Bu anlamda bu sistem değişikliği dediğimiz şeyin en temel özelliği ülkedeki hükümet sorununu çözmesidir. Cumhurbaşkanlığı sitemini her yönüyle eleştirebilirsiniz, her yönüyle destekleyebilirsiniz ama tartışılmayacak bir boyutu var; o da ülkedeki hükümet sorununu çözüyor oluşu. Türkiye'nin bir numaralı meselesi de zaten bu hükümet sorunudur. 90 yıllık cumhuriyet tarihine baktığımızda önemli kriz anlarının bu hükümet sorununun yaşandığı dönemlere rast geldiğini görüyoruz.

Burada demokratik yönetimlerin temel tartışma konusu olan "temsilde adalet mi, yönetimde istikrar mı" ikilemine mi düşüyoruz yine?

Cumhurbaşkanlığı siteminin 'temsilde adaletsizliği yaratabilir' meselesi üzerinden konuşulması bence fazlasıyla hatalı olur. Cumhurbaşkanlığı Sistemi'nde temsilde adalet de arttırılabilir çünkü temsil mekanizması meclis olur ve mecliste daha âdil temsil mekanizmaları tesis edilebilir. Biraz önce söylediğim gibi bazı yapıların küçük gruplar halinde meclise giriyor olmaları, onların Türkiye'nin yönetimine müdahil olduğu anlamına gelmez aksine onları istikrarsızlığın unsuru haline dönüştürür. Parlamenter sistemlerde en temel meselelerden bir tanesi bu koalisyonlar meselesidir. Hatırlarsanız 90'lı yıllarda seçimler oluyor hiçbir parti tek başına hükümet kurabilecek kapasiteye ulaşamıyordu. Üç tane parti koalisyon kuracak örneğin, ikisi yüzde 20, yüzde 15, öbürü de yüzde 10 oy almış. Bir araya geliyorlar hepsi o yüzde 10 ne diyorsa onu yapmak zorunda kalıyorlardı. Mesela Deniz Baykal hükümetin küçük ortağı oluyor yüzde 10'luk gücüyle hükümetten yüzde 20'lik güç devşiriyor. Temsilde adalet böylece mi sağlanmış oluyor? Bu sefer de çoğunlukları azınlık gruplara mahkûm etmiş oluyorsunuz. Şimdi bu söylem çok hukuki, çok ahlaki, çok meşru gibi duruyor. Azınlık grupların da hakları siyaseten temsil edilmeli. Öyle bir demokrasi hayali kurgulanıyor ki sanki her şey çözüldü, azınlık hakları eksik kaldı. Böyle bir şey yok. İnsanlık tarihine veya demokrasinin bütün uygulamalarına bakın. Mesela en gelişmiş demokrasilerden bir tanesi, Amerikan demokrasisidir. Çok basit bir soru soralım, demokrasi demek ne demek; seçme ve seçilme hakkının herkes için var olması, eşit siyasal hakka sahip olmak. Yani ben de seçilebilmeliyim, sen de seçilebilmelisin, benim de bir oyum olmalı, sizin de bir oyunuz olmalı. Ama şöyle düşünün ekonomik eşitlik olmadan siyasal eşitlik olur mu? Olmaz. Kennedy ailesinden bir gencin Amerikan senatosuna seçilme ihtimaliyle Harlem'de ki bir zencinin Amerikan senatosuna seçilme ihtimali eşit mi? Değil. Ne olacak? Plüralizm (çoğulculuk), siyaset biliminin bir numaralı tartışma konularından biridir. Bu tartışmadan bir siyaset bilimi ekolü doğmuştur. Çoğulcular der ki; "Hiçbir zaman mutlak anlamda demokrasinin var ettiği o cenneti yaratamazsınız." O nedenle de ne yapmanız lazım? En önemli olanların yani çoğunluğun iktidarını tahkim edeceksiniz. Ama aynı zamanda da azınlıklara başka kanallar açacaksınız. Mesela, plüralistler derler ki, siyaset sadece mecliste mi yapılır, siyaset sadece iktidar olarak mı yapılır? Hayır, sivil toplum örgütleri kanalıyla yapılır, lobileşme yoluyla yapılır, başka türlerde de yapılır. O kanalları açmak demokrasi olmasa da çoğulcu bir toplum olmak için yeterlidir denir. Ama konunun aslı şudur; her ne olursa olsun bir noktada birilerinin talepleri muhakkak ve muhakkak göz ardı edilir. Şimdilerde çok kullanılan bir kavram var; 'konsensüs'. Dünya tarihinde herhangi bir konsensüs olmuş da sanki bir tek benim haberim yok, konsensüste her şey hallediliyor. Hiçbir zaman yoktur, dünyadaki hiçbir anayasa konsensüsle yazılmamıştır. Dünyadaki hiçbir anayasa hukukçular tarafından yazılmamıştır, hepsi siyasetçiler tarafından yazılmıştır. Yazanlar hukukçu olabilir ama asıl onun arkasındaki irade siyasettir ve siyaset kurgular bu anayasaları. Anayasa kurgulanıyor, CHP dışarıda kalıyor, bilmem kim dışarıda kalıyor… Yüzde 8'lik HDP'yi dâhil etmek için yüzde 15'lik MHP'yi dışarıda bırakıyorsanız veya yüzde 45'le AK Parti'nin içerisinde yüzde 30'luk bir muhafazakâr sağ seçmenini dışarıda tutuyorsanız, konsensüs bunun neresinde? İnsanlar anayasalarını yazmak zorunda, insanlar yönetim biçimlerini belirlemek zorunda. Siyaset bu işe çözüm getirmek zorunda. Hiçbir siyasal düzel hukukçuların hayal ettiği ideal düzen tiplemeler değildir.

Yeni sistemde farklı kimliklere dair nasıl bir dil geliştirilmeli peki?

Buradaki dil kapsayıcı bir dil olmalı elbette. Ama bu kapsayıcı dili geliştirmek siyasetin kendisinden bağımsız değildir. Şöyle bir şey vardır, siz ne kadar iyi anayasa yazarsanız yazın, siz ne kadar iyi bir dil kullanırsanız kullanın, onun arkasında yeterli siyasi güç ve irade yoksa o düşmeye mahkûmdur. Muhakkak ki, bir anayasada toplumun bütün kesimleri ne kadar temsil ediliyorsa o anayasa gerçekten o kadar güçlüdür. Fakat A ile B'nin siyasal talepleri birbiriyle bir noktada çelişebilir. O çelişme olduğu zaman azınlıkların hakkını korumak adına çoğunlukların hakkını göz ardı ederseniz, o anayasa sırf hukuki güzelliği için yaratılmış, ama siyasal gerçekliği olmayan bir anayasa olur. O da kaos ve kargaşa doğurur. Dolayısıyla evet azınlıkların hakları korunmalı, bunlara yönelik söylem, kapsayıcılık vs. her şey olmalı. Ama düzen sağlanmadan, toplumdaki hiyerarşi inşa edilmeden siz ne kadar güzel bir dil kullanırsanız kullanın, kimseyi kapsayamazsınız. Maalesef siyasi temsili sağlayacağız diye bütün azınlık gruplara gereğinden fazla güç atfedildiğinde ülkede anarşi doğuyor. Anarşi terörizmi getiriyor. Terörizm siyasal istikrarı yok ediyor. Siyasal istikrar yok oluğunda yine ilk ezilen o azınlık gruplar oluyor. Bence gayet realist, rasyonel söylem üretmek lazım. Evet, kapsayıcı ve kendini farklı hisseden herkesin olabildiğince var olduğu bir sistem inşa edilmeli. Ama hayat hukuktan, hukuk felsefesinden ibaret değildir. Hayatın içerisinde siyaset, çekişme, mücadele hep var. Asla bir grubun hakkı bütünüyle göz ardı edilsin veya belli sayıda insanın hakkı göz ardı edilsin demiyorum. Böyle bir şey ne insanın vicdanına sığar ne başka bir şeye. Ama evvela ülkede bir siyasal iktidar tesis etmek zorundasınız. Ülkede güvenlik sorununu çözmedikten sonra özgürlük sorununu çözemezsiniz. Evvela realist, rasyonel, güvenlik sorununu ve ülkedeki siyasal istikrar meselesini çözmeniz gerekiyor. Ülkedeki siyasal istikrar meselesini çözmediğiniz zaman, ne kadar güzel bir dil kullanırsanız kullanın, ne kadar kapsayıcı olursanız olun, mevcut farklılıkların hiç birini kapsayamazsınız ve toplumsal çatışmaya, anarşiye çanak tutarsınız. Bu durumda da en çok zararı yine toplumun genelinin dışında farklı bir kimlikte yaşayanlar görür.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN