Sinemada ütopya ve distopya

İçinde yaşadığımız dönem kara ütopyaya çok yakın. Teknolojiyle artan yalnızlıklar, zamanla ‘Her’ filmine dönecek olan ilişkiler, her şeye kolayca ulaşmanın verdiği tatminsizlik, gün geçtikçe artan tüketim… Korkarım ki sonumuz ‘They Live’ filmini haklı çıkartacak

Zeynep Tuğçe Karadağ SAYI:29 / Kasım 2016
Sinemada ütopya ve distopya

Metropolis (1927) FRITZ LANG

Thea Von Harbou'nın aynı isimli romanından uyarlanan film, sinema tarihindeki ilk distopya filmidir ve bilimkurgu türünün temellerini atmıştır. Çekildiği dönemi düşününce yönetmen Lang'i takdir etmemek elde değil. Filmin bir diğer özelliği de sessiz olması. Belki de kelimelerle ifade edilse bu kadar etkili bir film olmazdı.

2020 yılında geçen filmde iki sınıf var: Kentli soylu sınıf ve işçi sınıfı. İki sınıf arasında çıkan krizler ile kapitalizm eleştirisi etrafında dönen filmde, işçiler yer altında yaşarlar, işverenler ise gökdelenlerde. Metropolis şehrinin patronu, insana benzeyen makineler yapıp işçileri devre dışı bırakmak ister. Patronun oğlu Feder ise işçileri yer altından getirip götüren Maria adındaki bir kadına âşık olur. Âşık olduğu kadını takip edince yer altındaki işçilerin durumunu görür ve yardım etmeye çalışsa da işçilerin isyan etmelerini engelleyemez.

İşçilerin, işverenlerle olan sorunlarını grev veya isyan yoluyla çözülemeyeceğini, devletin duruma el koyması gerektiğini vurgulayan filmde final cümlesi olan, "El ve beyin arasındaki aracı, kalptir" cümlesindeki eli işçiler, beyni işverenler, kalbi ise devlet şeklinde algılayan Naziler filme bir hayli destek vermiştir.

Fahrenheit 451 (1966) FRANÇOIS TRUFFAUT

Ray Bradbury'nin kitabından uyarlama olan bu film, Truffaut'un elinde daha bir güzelleşmiş. Ayrıca Truffaut'un İngilizce çektiği ilk ve tek olan bu film V for Vendetta, Pleasentville, Equilibrium gibi birçok filme ilham kaynağı olmuştur.

Kapitalizmi ve tüketim toplumunu hedef alan filmde, itfaiyeciler bütün kitapları yakmakla görevlidir. Fahrenheit 451 kâğıdın yanmaya başladığı sıcaklık derecesidir. Yazar Bradbury, bunu düşüncelerin de yanma sıcaklığı olarak düşünmüş. Kitaplar yanınca düşünceler de yanacak. Kitaplarının yanması sonucu kitapsız kalan insanlar bir süre sonra yabancılaşmaya başlayıp boşluğa düşerler. Filmde kitapların yanı sıra sinema da payını alır. Bir sahnede itfaiyeciler beyaz bir perdeyi de yakarlar.

Filmin ana karakteri Guy Montag, yıllardır kitapları yakan bir itfaiyecidir. Bir gün kitapları yakmak yerine okumaya başlar. Sonrasında ise işler değişir. İsyankârların olduğu bir örgüt vardır. Bu örgütteki insanlar kitaplarının yanmasına önlem olarak kitapları ezberlemeyi amaç edinirler. Böylece kitaplar onların zihninde yaşayacak ve yanmayacaklardır. Montag ise artık eski Montag değildir.

The Lobster (2015) YORGOS LANTHIMOS

Geçen sene çekilen ve çok ses getiren bu filmde, sevgilisi veya eşi olmayan insanlar tutuklanmaya başlar. Yalnız kalan insanlar bir otele yerleştirilirler. Burada bir eş edinmek için 45 günlük süreleri vardır. Eğer eş bulamazlarsa istedikleri bir hayvana dönüştürüleceklerdir.

İlişki yaşamaya karşı olup otelden kaçanları ise ölüm ormanı diyebileceğimiz bir yer beklemektedir. Eğer toplum normlarına uymazsan ya ölümle savaşacaksın ya da bir hayvana dönüşeceksin. Filme adını veren hayvan ise ıstakoz. Ana karakterimiz David, ıstakoza dönüşmeyi tercih ediyor. Çünkü ıstakoz çok uzun süre yaşıyor ve cinsel gücünü hiç kaybetmiyor.

Aslında olmayan ortak noktalar bulup sırf hayvana dönüşmemek ya da ölmemek için sahte ilişki yaşayanları ise bekleyen gerçek daha da kötü. Burnu sürekli kanayan bir kızla ilişki yaşamak için sürekli burnunu kanatan adam örneği, yalnız kalma korkusunu çok güzel yansıtmış.

Birine âşık olmak için gerçekten de ortak noktalara ihtiyacımız var mı? Dengimi arıyorum derken kendimizi mi kandırıyoruz? 'İlişki sırf yaşamak için mi yaşanmalı?' gibi sorulara iyi cevaplar var filmde.

A Clockwork Orange (1971) STANLEY KUBRICK

Anthony Burgess'ın aynı adlı romanından usta yönetmen Stanley Kubrick tarafından sinemaya uyarlanan filmde, ana karakter Alex, şiddeti otomatikleştirmiştir. Burgess, eserine adını veren Otomatik Portakal'ı "olası en fazla gariplikleri barındıran kişi" olarak tanımlar. Filmin otomatik portakalı ise Alex'tir.

Alex ve çetesi sadece kendilerinin anladığı Nadsat dilindeki argo kelimelerle anlaşırlar. Tek meseleleri nasıl şiddet uygulayacaklarıdır. Rastgele şiddet uygularlar. Alex, her şiddet uyguladıktan sonra Beethoven'ın Dokuzuncu Senfoni eserini dinler. Bu müzik onun için adeta şiddet görüntülerini akla getiren bir uyarıcı görevi görür. Filmde Beethoven unsuru yer yer göze çarpar. İşlediği cinayet sonucu hapis cezası alan Alex, hapisten kurtulmak için iki sene bir rahiple beraber hapishanenin kütüphanesinde çalışır. Bu esnada bakanlık şiddet olaylarını durdurmak için Ludovico Tedavisi'ni kullanmaktadır. Alex, tedavi için gönüllü olur. Tedavinin sonuna doğru şiddetin kötü olduğunu anlar. Fakat bir sorunu vardır; Beethoven'ın Dokuzuncu Senfoni'sinin tedavide izletilen filmlerdeki Nazi geçit törenlerinde kullanılması. Orada haykırır: "Bir günah bu! Ludwig Van'ı böyle kullanmak günahtır. O kimseye bir kötülük etmedi."

Otomatik Portakal, modern dünyanın geleceği, toplumsal sorunların çözümsüzlüğü ve şiddet eleştirisi üzerine çekilmiş en iyi distopya filmlerinden biri.

1984 (1984) MICHAEL RADFORD

George Orwell'ın aynı adlı romanından uyarlama olan filmde kitaba göre eksikler olsa da kitabın distopik yönlerini sinemaya aktarmada yönetmen Redford oldukça başarılı. Filmde ağır bir faşizm ve kapitalizm eleştirisi mevcut. Her hareketinizin hükümet tarafından izlendiğini düşünün. Fikirleriniz, aşklarınız, her şeyiniz biliniyor…

Big Brother'ın gözü sürekli üzerinizde, Parti'nin dediği her şeyi sorgusuz sualsiz kabul etmek zorundasınız. İşte Okyanusya böyle bir yer. Okyanusya diye adı geçen ülkenin aslında İngiltere olduğu tahmin edilmekte. Filme göre dünya üç ülkeden ibaret. Bu üç ülke belli periyotlarla birbirleriyle savaşıyorlar veya barış antlaşması imzalıyorlar. Tekrar eden bu savaşlardan dolayı Okyanusya halkı artık devlet ne söylese inanacak hale gele geliyor.

Filmin ana karakteri Winston Smith, kamuda çalışan bir memur. Tek başına yaşıyor ve düzenden rahatsız. Tele ekranlar sayesinde bütün hayatı izleniyor. Bir gün Julia adında bir kadınla tanışmasıyla olaylar farklı bir boyuta geçiyor. İkisi işçi gettosunda yer alan bir odada görüşmeye başlıyorlar. Aslında güvenli zannettikleri bu oda hiç de güvenli değildir. Big Brother'ın gözü her yerde üzerlerindedir.

They Live (1988) JOHN CARPENTER

Matrix film serisinin atası olan bu film, sistem eleştirisinin en özgün örneklerinden biri. Aynı zamanda Fight Club ile Dark City filmlerine de esin kaynağı.

Proleter sınıfının içindeki çelişkileri, iktidarın faşizmini, tüketim toplumunu bu kadar açık bir şekilde ele alan film sayısı azdır. Carpenter bütün bu sorunları filmde çok sert ve açık bir şekilde yansıtmış.

Ana karakterimiz Nada, erken yaşta evden ayrılmış iş arayan bir gençtir. Sonunda inşaatta beden gücüne dayalı bir iş bulup, kilise etrafında toplanan komünde yer alan barakaya yerleşir. Nada'nın gerçekleri anlamaya başlaması kilisede bulduğu kutular dolusu gözlüklerden birini takmasıyla başlar. Gözlüğü taktığında, yeryüzünü uzaylıların ele geçirdiğini, önemli makamlarda uzaylıların yer aldığını ve evrenin bütün kaynaklarını tükettiklerini görür. İnsanlar ise bu olanların farkında değildirler. Reklam tabelalarının hepsinde 'itaat et, daha çok tüket, televizyon izle, sisteme uy, düzeni bozma' şeklinde metinler görür. Paraların üzerinde ise "bu, senin Tanrı'ndır" yazılıdır. Medya organlarının tek tip insan yaratmak için beraber hareket ettiklerini anlar. Burada tüketim toplumuna sağlam bir eleştiri vardır. İhtiyacımız olduğu için mi alıyoruz, ne tüketeceğimize gerçekten biz mi karar veriyoruz? Reklamlar niçin var? Moda nedir? İzleyicinin bütün bunları sorgulamasına olanak veren bir film They Live.

Brasil (1985) TERRY GILLIAM

Fantastik bir kurguda geçen bu film, bürokrasi ve hiyerarşiye yönelik ağır eleştiriye sahip. Filmde, en ufak bir şeyi yapmak için dahi insanlar form doldurmak zorunda.

Şehirlerde sürekli bombalar patlar ve devlet halkını adeta bir terörist gibi görür. Halkın hareketleri aynı 1984 filmindeki gibi kayıt altına alınır. Burada tele ekranlar yerine Bilgi Edinme Teşkilatı vardır. Ana karakter Samuel Lowry, kamuda çalışan bir memurdur. Sürekli olarak kafesteki bir kadının hayalini görür. Hayalinde ise kendisi bir süper kahramandır ve kadını kurtarır. Yanlış bir tutuklama sonucu devletin geri ödeme çekini getirdiğinde hayallerindeki kadını gerçek olarak karşısında bulur. Bir an önce kadının kim olduğunu öğrenmek için araştırmalara başlar ve kadının bir şüpheli olduğunu öğrenir.

Samuel'in annesi oğluna Bilgi Edinme Teşkilatı'na geçmesini teklif eder. Samuel, bu teklifi kafasına pek yatmasa da kadına ulaşmak için kabul eder. Bilgi Edinme Teşkilatı, halkın her hareketini izleyip onları fişleyen bir sistemden başka bir şey değildir. Devlet, halkını birer suçlu olarak görmektedir.

Utopia (2013) TV DIZISI

Sadece iki sezon yayınlanan özgün bir konuya sahip İngiliz dizisi. David Fincher'ın bu dizinin Amerikan versiyonunu çekeceği söylentiler arasında. Doğrusu bu kadar sağlam bir dizinin böyle havada kalması ve erkenden bitirilmesini hiç anlamadım.

The Utopia adlı çizgi romanın fanlarından Bejan'ın, bir forum sitesinde çizgi romanın orijinal halinin elinde olduğunu sitedeki üç kişiye söylemesiyle buluşup tanışmaya karar verirler ve olaylar başlar.

Dizinin ilk bölümünden itibaren sosyopat katil Arby karakterini görürürüz. "Where is Jessica Hyde?" sorusunu sorarak soğukkanlılıkla cinayet işler. İlk başlarda anlayamayıp merak etsek de bölümler ilerledikçe tüm taşlar yerine oturur. Jessica Hyde, çizgi romanı yazan adamın kızıdır. Çizgi romanla, Sağlık Bakanlığı ve bilim adamlarının alakasını kurmak ise izleyiciye kalıyor. Dört çizgi roman fanatiği Jessica Hyde ile katil Arby arasında geçen olayların ortasında bir proje durur: Janus. Bu proje bilim adamı Carvel'in gen seçilimi yapıp o geni koruyacağı ve diğer tüm insanlığı kısırlaştıran projesidir. Kısmen Malthus'un 'Nüfus Teorisi'ni gerçeğe döküp tanrıcılık oynayacaktır. Ütopyadan ziyade distopyaya göz kırpan yapım, kesinlikle izlenmeli.

Black Mirror (2011) TV DIZISI

Bu dizinin her bölümü distopya alanında ayrı bir film olabilecek kapasitede. Yanılmıyorsam birinci sezonun üçüncü bölümü film olarak çekilecek. Öyle ki her bölümde farklı bir konuya dikkat çekiliyor. Bölümler bitince "ne yapıyoruz biz burada, bu halimiz ne" diye düşünüp karamsarlığa düşüyor insan. İlk izlediğimde bütün sosyal medya hesaplarımı kapatmıştım. Tabi etkisi kısa sürdü ve dizi haklı çıktı: Hepimiz teknolojinin kölesi olma yolunda ilerliyoruz.

Başbakansınız ve prenses kaçırılıyor, onu serbest bırakmak içinse sizden korkunç bir şey talep ediliyor, ne yaparsınız? Tele ekranlarla dolu bir yerdesiniz ve onların dediklerini yaptıkça puan kazanacaksınız. Yemek yemek için bile puana ihtiyacınız var, baktığınız ayna bile ekran görevi görüyor. Sahip olduğunuz her şey sanal. Gerçeklik namına etrafınızda tek bir şey dahi yok. Bütün anılarınızı kaydeden bir cihaza sahipsiniz, istediğiniz zaman izleyebiliyorsunuz. Bir şeyden şüphelendiyseniz zaman tünelinizdeki anı sayesinde tekrar tekrar izleyip emin olabiliyorsunuz. Etrafta gerçekleşen felaketleri sadece izliyorsunuz, adalet bile artık teknoloji aracılığı ile görkemli bir şova dönüşüyor. Peki, bunlar bizlere çok mu uzak? Maalesef ki hayır!

Reklam sektöründen, televizyon yarışmalarına, teknolojiye, iktidara, vicdana, adalete, şüphe hissine, beğenilme kaygısına varasıya her konuda çok etkileyici bölümler yapmışlar. Dizi tavsiyesi istendiği zaman önerdiğim ilk dizi. Zaten bir izlemeye başladığınız zaman bölümleri arka arkaya seyretmeniz işten bile değil.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN