Kadim dünyada Ütopya yok, ideal var

İnsan doğru ile gerçek arasındaki gelirimi hep hisseder.

Raşit Ulaş SAYI:29 / Kasım 2016
Kadim dünyada Ütopya yok, ideal var

Bu zamana kadar medeniyet ve modernizm üzerine söyledikleriyle dikkat çeken Prof. Dr. Bedri Gencer ile ütopya ve medeniyet kavramları üzerine konuştuk. "Ütopyacılığın sonucu, Müslüman aydınlar arasında yaygınlaşan romantik medeniyet söyleminin ana tahribatı, sünnet idealini gölgelemesi olmuştur" şeklinde konuşan Bedri Gencer ütopyanın aslında ne demek olduğunu açıklıyor.

Hocam, ütopya nedir? İnsanoğlunun ütopya merakı nereden geliyor?

Ütopya kelimesi, 'olmayan yer, yok-ülke' manası taşıyan Yunanca 'utopos'dan gelir. Bahçe, ada ve yabanıl doğa imgelerinde ifadesini bulan ütopya, aslında yeryüzü cenneti demektir. İngilizce 'heaven' ile 'paradise' kelimeleri arasında 'semavi/arzi cennet' ayırımını görmek mümkündür. Heaven, insanlığın babası Hz. Âdem'in sürüldüğü gökyüzü cennetini, Türkçede firdevs denen paradise ise insanın bu dünyada kavuşmayı umduğu, ahir zamanda gelecek yeryüzü cennetini ifade eder. Yahudi-Hıristiyan inancına göre beklenen Mesih'in kuracağı ilahi ülke, yani yeryüzü cenneti, kıyametten önce yeryüzünde bin yıl hüküm sürecektir. Bu inançlara millennium (bin yıl) kelimesinden türeyen 'binyılcı denmesi bu yüzdendir. Şu halde ütopyacılık, beklenen yeryüzü cennetinin mekân boyutunu, binyılcılık ise zaman boyutunu ifade eder. Bu beklenti, sadece tek semavi din olarak İslâm'a bağlı Yahudi, Hıristiyan, Müslüman topluluklarda değil, semavi-pagan bütün dini topluluklarda görülür. Mesela Eflatun'un Cumhuriyet'i, Francis Bacon'ın Yeni Atlantis'i, Thomas More'un Ütopya'sı, Campanella'nın Güneş Ülkesi, hep bu ütopya vizyonunu ifade eden eserlerdir.

O halde bunlar sanıldığı gibi tamamen seküler karakterde değiller.

Geniş manada alındığında hem kadim, hem modern dünyada dinin dışında kalan bir şey yoktur aslında. Geniş manada din, insanın iki temel tecrübe boyutunu oluşturan ilim ve amele karşılık olarak 'itikad ve âdet' şeklinde iki boyuttan oluşur. İnsan, bir şeye inanmadan ve alışmadan yaşayamaz. Mesela çağımızda 'inançsızlık paradoksu' denen, Allah'a ve dine inanmamak da aslında bir inançtır. O halde sekülerleşme, özünde dinden uzaklaşma değil dindarlığın dönüşüm tarzıdır. Bu süreç, 'şakk ve kalp' olarak iki safhada gerçekleşir. Birincisi, total bir düstur olarak dinin özel alana indirgenip anlamının daraltılması, ikincisi; dini ile gayr-i dini arasındaki münasebetin tersine çevrilmesidir. Mesela eskiden geçerli olan 'ekonomi olarak din' anlayışı, sekülerleşmeyle 'din olarak ekonomi' anlayışına dönüşmüştür. Dolayısıyla ekonomi veya ütopya, modernlikle ortaya çıkmış şeyler değildir. Modernlik, sadece ekonomi veya ütopya telakkisinin dönüşümüne yol açmıştır. Eğer sekülerleşme dindarlığın dönüşüm süreciyse bunun temelinde Mesihçiliğin sekülerleşerek ütopyacılığa dönüşmesi yatıyor diyebiliriz.

Müslümanın ütopyası olabilir mi?

Burada mesele, dikey-ideolojik bir ayırımla müslim/gayr-i müslim değil de, yatay-hikemi bir ayırımla kadim/modern olarak ele alınırsa sorunuzun cevabı daha net görünür. Yani sorunuzun cevabı, kadim ile modern ütopya anlayışları arasındaki temel ince ayırımda yatar. Ütopya ile kastedilen, ideal bir beşeri düzendir; yeryüzü cenneti, sadece temsili bir imajdır. Geleneksel insan için idealden kasıt, optimaldir. Bu dünyada 'ilk tabiat' denen fıtrat bakımından eşit olmakla birlikte, 'ikinci tabiat' denen âdet bakımından eşit olmadıkları için insanların mutlak adaleti başarmaları imkânsızdır. O halde optimal, ideal kavramının belirttiği üzere 'mutlak iyi değil', 'mümkünün en iyisi' demektir.

Ahsen-i takvim üzere Allah'ın yeryüzündeki halifesi olarak yaratılmış insan, ilk ile ikinci tabiatının gereği, doğru ile gerçek arasındaki gerilimi hep hisseder. Onun fıtratında daima bulunduğu halden hoşnutsuzluk hissi ve daha iyiye gitme, tekâmül arzusu vardır. Mesela binlerce yıl önceki tarihin en eski metinlerine bile bakıldığında; "çok kötü zamanlara kaldık, ahlak iyice bozuldu, gelecek nesillerin hali ne olacak" mealinde karamsar tespitler görmek mümkündür. Bu tespitlerin tarihin her devrinde görülmesi, insanın kemale yönelik evrensel özlemini yansıtır. Şu halde kadim insan için ütopya, daha iyiye ulaşmaya yönelik, geçmişte şekillenen ideal bir modeldir.

Bu perspektiften bakıldığında 'Asr-ı Saadet, Müslüman için ütopyadan ziyade ideal devri mi temsil ediyor?

Evet. İdeal kelimesinin Arapçadaki karşılığı, 'misali'dir. Bunun geldiği misal kelimesi, örnek; imtisal ise örnek almak demektir. Müslüman için dünya ve ahiret hayatında ideal örnek, Peygamber Efendimiz ile en hayırlı üç neslin temsilcileridir. En hayırlı üç nesil sayılan sahâbe, tabiin ve tebe-i tabiin neslinden, mesela Abdullah İbni Ömer, Üveys Karâni, Süfyan Sevri, bize mutlak modele en iyi uyma tarzını gösteren, sünnete bağlılığın ideal örnekleridir. Sahabe neslinin ideali, Peygamber Efendimize, tabiin ve tebe-i tabiin neslinin ideali de İbni Ömer ve Üveys Karâni vasıtasıyla O'na, sonraki nesillerin ideali de bunlara en iyi uyabilmek, bir adım daha yaklaşabilmek, nâkıstan mükemmele, mükemmelden kâmil örneğe gitmektir.

Bu bakımdan Medine, Müslümanlar için ideal örnek değil mi?

Farabi, Eflatun'un Cumhuriyet'inden ilhamla ideal şehre Medine-i Fâzıla derken sahabe-i kiram, Medine- i Münevvere ve Dâru'l-Hicre ve's-Sünne demiştir. Burada sahâbe neslinin Yesrib şehrini 'hicret ile sünnet yurdu' olarak adlandırmaları anlamlıdır. Hicret, maddi manada göçün ötesinde, "Muhakkak ki ameller niyetlere göredir" hadis-i şerifinde geçtiği şekilde 'Allah'a ve Rasûlü'ne yönelme' manasına gelir. Demek ki sünnete uymak suretiyle sürekli kötülükten iyiliğe, reelden ideale yönelmektir, Müslümanların ütopyası.

Farabi'nin Medine-i Fâzıla'sını Campanella'nın Güneş Ülkesi'nden ayıran şey nedir?

Bu konuda Eflatun'un Medine-i Fâzıla'sı ile Aristo'nun Medine-i Âdile'sini karşılaştırmak daha önemli. Burada Medine-i Fâzıla ile Medine-i Âdile tabirlerini, ifade ve karşılaştırma kolaylığı sağlayacak ideal tipleştirmeler, analitik araçlar olarak kullanıyorum. Eflatun ile Aristo'nun siyaset anlayışları, idealistik ile realistik olarak karşılaştırılabilir. Eflatun kozmik, semavi düzenin beşeri, arzi alana yansıtılmasının öngörüldüğü idealistik, Aristo ise daha ayakları yere basan, insanın çifte tabiatına daha uygun, realistik, tecrübi bir siyaset anlayışını benimser. Eflatun'un Cumhuriyet'i, adeta bir yeryüzü cenneti, ilahi şehirdir. Hâlbuki Aristo, insanın tabiatı icabınca adaletin fazilete öncelik taşıdığını görür. Adalet olmadan fazilet olmaz. Farabi, Medine-i Fâzıla ile ilk bakışta Eflatun'un Cumhuriyet'inden mülhem görünse de aslında Aristo'nun siyaset görüşünü izler. İtidali esas alan hikemi-İslami dünya görüşüne uygun olarak Farabi, hikmet-i nazariyenin bayraktarı Eflatun ile hikmet-i ameliyenin bayraktarı Aristo arasında genel, doğrudan olduğu gibi siyaset alanında da dolaylı bir terkibe yönelir. Bu bakımdan görüşüne modernistik (devrimci) yerine muhafazakâr denebilir.

Peki, Batı, nasıl ütopyacılığa kaymıştır?

Batı, teodise probleminin etkisiyle şeriat ile birlikte hikmeti de kaybettiği için, Aristo yerine Eflatun ve Augustine çizgisini izleyerek Mesihçilikten ütopyacılığa kaymıştır. Batı için böyle somut bir ideal örnek, çağ ve figür, Peygamber ile vârislerinin temsil ettiği bir 'Asr-ı Saadet yoktur. O yüzden Batı dünyası, kaçınılmaz olarak geçmiş semavi ile gelecek arzi cennet arasına sıkışarak uçlara savrulmuştur. İnsanın çifte tabiatını veri alan kadim dünyanın fıtrat ile âdet arasındaki optimal dengeyi kurmaya çalıştığını, onun için 'ideal'in 'optimal' manasına geldiğini söylemiştik. Müslümanlar için Medine-i Münevvere, 'yok-ülke' değil, ebedi model olarak işleyen 'var-ülke'dir. Batı için Atina ve Roma, çoktanrıcılık ve zulümle malûl şehirlerdir. Batı dünyasının böyle bir model ülkesi olmadığı içindir ki zamansızlıkla birleşen mekânsızlık, Batı insanını 'burada ve şimdi' yerine 'orada ve gelecekte' yaşamaya sevk etmiş, idealsizlik mesihçiliğe yol açmıştır. İktidar politikasından kaynaklanan şer probleminin etkisiyle Batılı insan, mevcut çağı tam kötü, gelecek çağı ise tam iyi görmüştür. Böylece o, 'ya hep, ya hiç' hissiyle, ahir zamanda gelecek bir kurtarıcı beklentisiyle hayatı ertelemeye, tarihi askıya almaya yönelmiş, bugünü yarına kurban etmiştir. Hâlbuki kadimler için insan, "dem bu demdir" anlayışıyla her an sorumludur, imtihanı başarmak için yaşadığı anın hakkını vermek zorundadır.

Faşizmi Batı için ütopyacılığın varacağı yer olarak görebilir miyiz?

Batı'da sayısız sahte Mesih'in zuhuruyla mesihçilik hep hüsranla sonuçlandığı gibi, benzer şekilde ütopyacılık da hüsranla sonuçlanmıştır. İnsanın çifte tabiatına aykırı 'ya hep, ya hiç' mantığının uçlara savrulması sonucunda ütopyanın distopyaya dönüşmesi kaçınılmazdır. Distopya, tam eşitlik ve özgürlük idealinin tasvir edildiği ütopyanın zıddını, eşitlik adına özgürlüğün yok edildiği totaliter ve baskıcı toplum tasarılarını ifade eder.

Aslında eşitlik/özgürlük ikilemi, sekülerizmle birlikte ortaya çıkmıştır. Kadim dünyada adalete bağlı, 'eşitlik içinde özgürlük' anlayışı geçerlidir. Özgürlük, kula kul olmamak demektir; bu da nitel bir eşitlikle sağlanır. Eşitlik/özgürlük ikilemine yol açan, eşitlik kavramına yüklenen modern yanlış manadır. Özgürlük, 'adalet/hakkaniyet' ayırımıyla ifade edilen mutlak nicel değil, nisbi nitel bir eşitlikle sağlanır. Ancak ütopyalarda dile getirildiği üzere, insanın çifte tabiatını hiçe sayan mutlak eşitlik idealinin distopyaların konu aldığı totaliter toplumlara vücut vermesi kaçınılmazdır. Hatta çağımızda Karl Popper, Eflatun'u Cumhuriyet eseriyle çağdaş totalitarizmin klasik felsefi temellerini atmakla itham etmiştir.

Ütopyacılık, modern İslâm dünyasına nasıl sirayet etmiştir?

İslam dâhil kadim dünyada ütopya yerine idealin olduğunu söyledik. Ancak Batılı modernizmin etkisiyle ütopyacılık, modern İslam dünyasına da sirayet etmiştir. Müslümanlar için ideal dindarlık anlayışı olarak hakiki selefilik, en hayırlı üç nesil sayılan sahabe, tabiin ve tebe-i tabiin neslinden kendisine kadar gelen kesintisiz bir selef zincirinin gösterdiği sünnete bağlılık tarzını izleyerek her çağın şartları içinde 'Asr-ı Saadet'i hayata geçirebilmektir. Ancak modernizmden etkilenen bir Müslüman, bu zinciri atlayarak doğrudan ilk üç neslin, hatta sahabenin dindarlığını esas aldığı takdirde 'Asr-ı Saadet'i yeniden yaşanması imkânsız bir ütopyaya ve 'hakiki selefiliği' sahte 'selefiliğe' çevirmiş olur. Bu bakımdan modern selefilik, aslında 'selefsiz selefilik'tir. Bu zihniyet için Batı'da olduğu gibi, Medine, 'burada ve şimdi' değil, hep 'orada ve geçmiş ve gelecekte'dir.

Bu 'geçmiş ve gelecek'teki ütopya türlerinin medeniyet kavramıyla nasıl bir ilgisi var?

Modern Müslümanlar için medeniyet, ütopyanın özel adıdır. İbni Haldun gibi klasik kaynaklara bakıldığında medeniyetten ziyade temeddün kavramının kullanıldığı görülür. Modern civilization kavramının lafzi karşılığı temeddün; medenileşme, şehirlileşme olarak sosyolojik bir süreci ifade eder. Bedeviyetin zıddı olarak medeniyet, 'hadariyet, devlet, medeniyet ve insaniyet' kavramlarıyla anlatılan, içtimai, siyasi, hukuki ve ahlaki dört boyuta sahiptir. Din/ dindarlık ayırımına tekabül eden normatif/deskriptif ayırımı, medeniyet meselesinin özünü oluşturur. Deskriptif/normatif ayırımını, norm/olgu, olan/olmalı, İslam/İslamiyet ayırımlarına karşılık olarak alabiliriz.

'Din=İslâm' mutlak, 'diyanet=İslâmiyet', belli bir zaman ve mekânla mukayyettir. Dindarlığın deskriptif boyutundan kasıt, belli zaman ve mekânda, mesela 16'ncı asır İstanbul'unda dinin uygulanması tarzıdır. Bu, geçmişe yönelik olarak "İstanbul diyaneti" manasında "İstanbul medeniyeti" tabiri kullanılabilir. Ancak zaman ve mekân kayıtlarından bağımsız olarak "İslam medeniyeti" dediğiniz zaman deskriptifi normatifleştirmiş, diyaneti dinleştirmiş olursunuz. Bu, İslam ümmetinin Batı tarzı sekülerleşmenin tuzağına düşmesi demektir.

Sekülerleşmenin özü, meşrulaştırma/ makulleştirme ayırımında yatar. Meşrulaştırma, insanın şeriat denen aşkın, ilahi bir düstura uydurarak amellerini anlamlandırması demektir. Zamanla şeriat ile amel arasında bir açığın ortaya çıkması meşruiyet krizine yol açar. Tabiatı gereği insanın şuuru, inandığı ile yaptığı arasındaki çelişkiden kaynaklanan meşruiyet krizine ilanihaye dayanamaz. "İnandıkları gibi yaşamayanlar yaşadıkları gibi inanırlar" kaidesince insan, yaptığını inandığına uyduramazsa bir noktadan sonra inandığını yaptığına, amellerini şeriat yerine aklına uydurmaya başlar, meşrulaştırma krizini makulleştirme ile aşar. İşte makulleştirmenin meşrulaştırmanın yerini alması, deskriptifin normatifleştirilmesi demektir.

Medeniyet, deskriptif bir beşeri pratik olduğu halde Batı'nın düştüğü meşruiyet krizi sonucu zamanla normatif hale getirilmiş ve 'olan' 'olmalı'ya dönüştürülmüştür. Medeniyet meselesinin özünü oluşturduğu için deskriptif/normatif ayırımını biraz daha açmakta fayda var. Mesela Kur'an-ı Kerim'de din kavramı, hem deskriptif, hem normatif manada kullanılır. Kâfirûn suresindeki "Sizin dininiz size, benimki bana" ayetinde din, deskriptif manada hak veya bâtıl bir dindir. Ancak Âl-i İmrân suresinin "Allah nezdinde mutlak din İslâm'dır" ayetinde din, normatif manada hak dindir. İşte "16'ncı asır Osmanlı medeniyeti" tabirinde deskriptif manada kullanılan medeniyet, "İslam medeniyetinin ihyası" dendiğinde normatif hale getirilmiş olur.

Bu, farkında olmadan medeniyeti dinin yerine geçirmek olmuyor mu?

Dediğimiz gibi, deskriptifi normatifleştirmek, diyaneti dinleştirmek demektir. Din/medeniyet münasebetinde kilit kavram sünnettir. Sünnetten uzaklaşmayla medeniyet dinin yerine geçmiştir. Köy ve şehir olarak ayrılan coğrafî birimlere göre iki dindarlık tarzı ayırt edilebilir. Din köyde âdet, şehirde sünnet olarak yaşanır. Buna göre köy dindarlığına itiyat, şehir dindarlığına sünniyet denebilir. Bu bağlamda medeniyetin dar ve geniş olarak iki manası ayırt edilebilir. Medeniyet, dar manada 'medenilik, şehirlilik adabı', geniş manada 'sünnilik, şehir dindarlığı' demektir ki bu geniş manada medeniyet, sünniyetin özel adı olur.

Sünnet, Hz. Peygamber'in dinde tuttuğu yol, vahyî-nebevî diyanet olarak normatif ideal din demektir. İlk üç en hayırlı nesilde sünnet ile sünniyet neredeyse örtüşür. Çünkü onlar, Allah Rasûlü'nün sünnetini en iyi bilen ve uygulayanlardır. Âlimler, bir Müslümanın hayatında uygulayabileceği sünnetleri 4 bin olarak saymışlardır. Allah bilir, Abdullah İbni Ömer bu 4 bin sünnetin hepsine uymuştu. "Hiç bir hadis-i şerif yazmadım ki onunla amel etmeyeyim" buyuran, 30 bin civarında hadisin olduğu el-Müsned'in müellifi Hanbeli mezhebinin imamı Ahmed İbni Hanbel de sünnete bağlılığın timsali olarak anılabilir. Bu yüzden Nakşibendilik gibi tarikatlar, sünnette Peygambere, sünniyette sahabeye uyarlar; Bahaeddin Nakşibend hazretlerinin "Yolumuz sahabe efendilerimizin yolundan ne bir adım eksik, ne bir adım fazladır" dediği gibi... İlk üç nesilden sonra gelen Müslüman nesillerde ise sünnet ile sünniyet arasındaki açı giderek açılır. Mesela 4 bin sünnetin yüzde 100'ünü uygulayan sahabe nesline karşılık çağımız Müslümanları belki yüzde 5'ini ancak uygulayabiliyor. Sünnetten giderek uzaklaşmanın ve Batılılaşmanın etkisiyle medeniyet, sünniyetin yerini aldı.

Günümüzde sıkça duyulan 'kâğıt medeniyeti, kitap medeniyeti, sofra medeniyeti, su medeniyeti, vakıf medeniyeti, sevgi, barış medeniyeti, Boğaziçi medeniyeti…' gibi deyimlerde görüldüğü üzere, medeniyet kelimesinin suyunun çıkarılması, bu gelişmenin sonucu mudur?

Batı'nın etkisiyle medeniyetin sünniyetin yerini almasının, birincisi geçmişe yönelik-deskriptif, ikincisi geleceğe yönelik-normatif bakımdan olmak üzere Müslüman zihinler üzerinde iki yıkıcı etkisinden söz edebiliriz. "Medeniyet kelimesinin suyunun çıkarılması" dediğiniz şey, modern medeniyet anlayışının geçmişe yönelik-deskriptif bakımdan Müslüman zihinler üzerinde yıkıcı etkisini ifade eder. Sünnet/sünniyet ayırımı, din/ diyanet ayırımının özel adıdır. Müslümanlığın esası, sünniyetin sünnete uygunluğudur. Sünnet, sünniyet için ebedi kriterdir. Ancak medeniyetin şehir dindarlığı olarak sünniyetin özel adı olduğu unutulduğunda deskriptif normatifin yerine geçirilmiş olur ve bu durumda sünnet kriteri, medeniyet=diyanetin sünnete uygunluk derecesini belirleme imkânı kalmaz.

Bunun da iki sonucunu ayırt edebiliriz. Birincisi, sevgi, barış, temizlik, çevre, kişisel gelişim medeniyeti gibi deyimlerde görüldüğü üzere, Müslümanların geçmiş tecrübesinde norm (sünnet) ile olgunun (sünniyet=medeniyet) birbirine karıştırılmasıdır. Eskiden 'İslam'da temizlik' ile 'İslamiyet'te temizlik' tabirlerinde bu iki boyutu birbirinden net olarak ayırmak mümkündü. Ancak normalde 'İslamiyet'te temizlik'i çağrıştırmakla birlikte 'temizlik medeniyeti' tabirinde bu iki boyutu birbirinden ayırmak zordur. İkincisi, bunun sonucu olarak medeniyetin içine ne atılırsa alacak bir çuvala dönüşmesidir. Ortak sonuç, Müslümanlarda kavramlar ve çağların karıştırıldığı anakronizmin yaygınlaşması, kafa karışıklığının artmasıdır. Müslümanlar arasında yaygınlaşan anakronizmin, kafa karışıklığının bir örneği, Yusuf Kardavi gibi aklı başında âlimlerde bile gördüğümüz 'el-fıkhü'l-hadâri' (medeniyet fıkhı) tabiridir.

Modern medeniyet anlayışının normatif bakımdan geleceğe yönelik Müslüman zihinler üzerinde yıkıcı etkisi nedir?

Batı'ya benzer şekilde İslam dünyasında da medenileşme süreci, normatifleştirme ve özselleştirme olarak iki safhadan geçmiştir. Birinci normatifleştirme safhasında medeniyet sünnetin, deskriptif normatifin; 'olan ise olmalı'nın yerini almıştır. Batı ve İslâm dünyasındaki medenileşme sürecinin ikinci özselleştirme safhasında mesela Hıristiyan medeniyetine karşı İslam medeniyeti kurgulanmıştır. Böylece Müslümanlar, geçmişe yönelik 'sofra medeniyeti, su medeniyeti' gibi tabirlerle medeniyet kelimesinin suyunu çıkarırlarken geleceğe yönelik medeniyeti 'İslam medeniyeti' denen bir ütopyaya dönüştürmüşlerdir. Fundamentalist Müslüman zihniyet için ütopya geçmişteki Medine- i Münevvere iken, modernist Müslüman zihniyet için gelecekteki Medeniyet-i İslamiye'dir.

Böylece din, sanki hiç yaşanmamış gibi bir intiba doğuyor.

Medeniyet, geçmiş, deskriptif bir şey, belli bir zaman ve mekânla kayıtlı bir tecrübe demektir ve 'aynı nehirde iki kere yıkanılmaz' sözünün de belirttiği üzere, bu tecrübenin aynen ihya ve tekrarı tabiaten imkânsızdır. Ancak din gibi normatif bir şeyin ihyasından söz edilebilir. Müslümanların 'sünnetin ihyası' denen ideali, normatif sünnet-i nebeviyeye tam uyabilmektir. 'Medeniyetin ihyası' dendiğinde deskriptif medeniyet, normatif sünnetin, olan, 'olmalı'nın yerine geçirilmiş olur.

Son zamanlarda Osmanlı medeniyeti, Selçuklu medeniyeti gibi romantik tabirler sıkça duyuluyor. Bu medeniyet romantizminin zihni etkileri nelerdir?

Ütopyacılığın sonucu, Müslüman aydınlar arasında yaygın romantik medeniyet söyleminin ana tahribatı, sünnet idealini gölgelemesi olmuştur. Sahabe-i kiram Dâru's-Sünne diyerek Medine-i Münevvere'yi sünnet ile karakterize etmişlerdir. Bunun manası, Medine'nin ancak sünnetle nurlandırılabileceğidir. İslam ümmetinin Ömer İbni Abdülaziz'den Sultan Vahidettin'e kadar gelen sabit ideali, ilâ-yı kelimetullâh ve ihyâ-yı sünnet-i Rasûlullâh; yani, Allah'ın kelimesini yüceltmek ve Rasûlü'nün sünnetini ihya etmek olmuştur. Burada dinin temeli, kelimetullâh (kelime-i tevhid), gövdesi sünnettir. Bazı Müslüman aydınlar, aynı anda hem 'Medeniyet- i İslamiye'nin, hem 'sünnet-i seniyye'nin ihyasını savunuyorlar! Bu aydınlar, şu kritik hakikati fark edemiyorlar: İslam âlimleri, sünnet/ bidat ilişkisini bileşik kaplar ilişkisine benzetirler; biri gelince diğeri gider. Modern normatif manada medeniyet, bidatin özel adı, tecessümüdür. Dolayısıyla sünnet ile bidat bir arada olmaz, modern Müslüman aydınların yaptığı gibi, aynı anda sünnet ile medeniyet savunulamaz.

Sekülerleşme bakımından hikmet ile medeniyet arasında nasıl bağ kuruyorsunuz?

Modernliğin Hikmetinden Sual adlı kitabımızda bu konuyu genişçe ele aldım. Hikmet ve sünnet, bir elmanın iki yüzü gibidir, ikisi de ilk tabiat olarak fıtratın kalıbıdır. İki kavram, yatay ve dikey bakımdan çeşitli ayırımlara tâbi tutulabilir. Hikmet ile sünnet, dar manada dinin ilmi boyutunu, geniş manada dinin ilmi ve ameli boyutlarını birlikte ifade eder. Aralarındaki fark, hikmetin umumi-isimsiz (hâlidi), sünnetin hususi-isimli (nebevi) olmasıdır. Medeniyet, bu geniş manada hikmetten uzaklaşmaktır. Bugün kullandığımız manada medeniyet, Batı'da 18 ve 19'uncu asırlarda vücuda gelen kapitalizmin ürünü, kapitalistik inanış ve yaşayış tarzıdır. Bu gerçek, civilization sürecinin son merhalesi globalization ile daha net görülür. Çağımızda kültür de medeniyet gibi, ancak 'bir topluluğa has' kaydıyla, inanış ve yaşayış tarzı olarak tanımlanır. Şu halde Alman düşüncesinde olduğu gibi medeniyet ile kültür, üst/ast kimliklerin kaynağı evrensel/yerel normlar olarak birbirinden ayrılır. Medeniyet ile kültürün tarifindeki inanış ve yaşayış, dinde ilim ve amel ayırımına tekabül eder. Sünnet, Hz. Peygamber'in ilim ve amel olarak dinde tuttuğu yol, 'nebevi inanış ve yaşayış tarzı'dır. Bu bakımdan medeniyet/ kültür ayırımının, hikmet/ sünnet ayırımlarının seküler, kapitalistik karşılığı olduğu anlaşılır.

Günümüzde neredeyse bütün Müslüman aydınların medeniyet söylemini benimsemesinin sebebi nedir?

Bunun ana sebebi, Müslüman âlimin sahneden çekilmesidir. Peygamber Efendimiz, bir Kütüb-i Sitte hadisinde, "Muhakkak Allah Teâla, size verdikten sonra ilmi bir seferde çekmez, ancak ulemayı alır ve geriye cahiller kalır. Bunun üzerine onlara soru sorulur, hüküm verirler, sapıtırlar ve saptırırlar" (Müttakî 2004: X/63) buyurur. Çağımız Müslüman aydınları arasında yayılan medeniyetçilik, eksi ile artının buluşmasından kaynaklanır. Eksiden kastım, hadis-sünnet şuurundan mahrumiyet, artıdan kastım ise Batılı kaynaklarla, Batılı üniversitelerde yetişmektir. Bu iki durumun birleştiği bir Müslüman aydının seküler romantik bir medeniyetçilik rüzgârına kapılması, İslam medeniyeti söylemine kayması kaçınılmazdır.

Bunlara üçüncü bir sebep olarak kültürel rağbeti ekleyebiliriz. Bir şeyin revacı tabiatıyla ona rağbeti getirir. 'İslam medeniyeti' söylemi, özellikle sert 'İslam devleti' ütopyasının sönüşünden sonra hızla revaç kazanan 'yumuşak ütopya' olarak yüksek kültürel prim yapmakta, bu rağbet ise taraftar sayısını daha da arttırmaktadır. Kimi aydınlar, İslam devletinden sonra İslam medeniyeti müdafaasını da İslamcılık olarak sunmakla entelektüel tutarlılık iddiasında bulunmaktadırlar. Evet, bu, aslında sünnetten uzaklaşmada tutarlılık olarak görülebilir. Asıl trajikomik olan ise, 'betonperest belediyelerin' medeniyet okulları açmaları! Medeniyet ve kültürün seküler karşılıkları olduklarını tespit ederek hikmet ve sünneti savunan bu âciz gibiler ise bu ortamda tabiatıyla tek başına kalmaktadır. Bu durumda bize de "Hak talebi garipliktir" hadis-i şerifince "Peygamber ile varisleri bize yoldaş olarak yeter" diye teselli bulmak düşüyor vesselâm.

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

BEDRİ GENCER KİMDİR?

1968 yılında Konya'da doğdu. 1991 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji bölümünde lisansını, 1993'te Marmara Üniversitesi'nde İktisat Tarihi yüksek lisansını tamamlarken 1998'de İstanbul Üniversitesi'nden Uluslararası İlişkiler doktora derecesi 2004'te Siyaset Bilimi alanında doçent unvanını aldı. 2009 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü'ne profesör olarak atandı. Sosyal ve siyasal teori alanında akademik çalışmalarına devam ediyor. 2009 yılında çıkan İslam'da Modernleşme (1839- 1939) adlı kitabı büyük yankı uyandırdı.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN