Bir Amerikan fenomeni olarak şiddet

Amerikan toplumunda şiddet ve suç oranlarının en yüksek gösterildiği topluluklar arasında siyahi Amerikalılar öne çıkıyor. Amerikan toplumunun suç/şiddet algısı adeta ırkçılıkla bütünleşmiş durumda. Peki, neden siyahiler arasında suç oranları daha yüksek? Nasıl oluyor da bir ırk toptan ‘şiddete meyyal’ olarak algılanabiliyor? ‘Olağan şüpheli’ neden daha çok siyah Amerikalılar?

Esra Albayrak SAYI:09 / Ocak 2015
Bir Amerikan fenomeni olarak şiddet

Amerika Birleşik Devletleri denince aklınıza gelen ilk birkaç kelimeyi sıralayın desek, eminim pek çok kişinin aklına hemen 'özgürlük, eşitlik, çoğulculuk' gibi kavramlar gelecektir. Peki ya şiddet? Muhtemelen çoğumuzun zihninde 'Amerika ve şiddet' kelimeleri yan yana gelmeyecektir. Zira şiddet, ülkenin uluslararası algısında yer etmiş bir kavram değil. Hâlbuki bu kavram HollywoodHollywood:"Amerika Birleşik Devletlerinde bir şehir. " filmlerinden başlayarak ülkenin popüler kültüründe yoğun işlenen ve 'Amerikan gerçekliğinde' de önemli yer tutan bir tema.

Sanki az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelere has bir sorunmuş gibi görülen şiddet, gelişmiş ülkelerde, özellikle de Amerika'da hem bireyler arasında hem de devlet ve birey ilişkisinde tehdit oluşturan en sahici olgulardan bir tanesi. Gün geçmesin ki haber bültenlerinde silahlı bir saldırı haberi duymayalım. Cinayet haberleri, okul-sinema gibi yerlerin cinnet geçirdiği ileri sürülen genç insanlar tarafından taranması, sayısız intihar vakası… Aslında şiddet, Amerikan toplumsal hayatında 'özgürlük, eşitlik, çoğulculuk' gibi meşhur 'Amerikan Rüyası'nı besleyen kavramlar kadar yaygın bir başka Amerikan fenomeni…

Son 40 yıldaki düşüş seyrine rağmen ülkede bireysel silahlanma halen oldukça yüksek. Bu durum devletin tesis etmesi gereken güvenliğin bireyler eliyle sağlanması haline dönüşünce ortaya ciddi bilançolar çıkıyor. Buna bir de devlet ve vatandaşlar arasında adaletin sağlanması noktasındaki zaaflar, yapısal problemler ve ırkçı argümanları eklerseniz şiddet meselesi daha da karmaşık bir hal alıyor. Hatırlayalım, yakın zamanda Trayvon Martin, Eric Garner, Tamir Rice ve Michael Brown'ın trajik ölümleri bu tartışmaları alevlendirdi. Yaşanan trajedilerin ardından ülkenin dört bir yanında kitlelerin 'adalet aradığı' protestolar gerçekleşiyor. Son dönemde yaşananlar 'basit birer şiddet meselesi olmaktan öte' siyahi Amerikalıların unutmaya çalıştıkları korkunç bir hafızayı da canlandırdığı için çok önemli. Irkçılığın bu kadar sık gündeme gelmesi, bizleri şiddet konusunun 'eylemden' ziyade 'yapısal' nedenleri üzerinde düşünmeye sevk ediyor.

Silahların gölgesinde

Amerikan toplumunda devlet-birey ilişkisinin yanında bireyler arasında da yüksek oranda seyreden şiddetin sebeplerinden birisi kişisel silahlanma. Amerikan halk sağlığı kurumu CDC verilerine göre 2000-2010 seneleri arasında toplam 335,609 kişi silahla hayatını kaybetmiş. Her gün ortalama 289 kişi silahla vurulurken, bunların 87'si hayatını kaybetmekte. Amerikan Kongre üyesi Robin Kelly'nin 2014 yılında yayınladığı rapora göre dünya nüfusunun yüzde 4.5'ini temsil eden Amerika dünyadaki kişisel silahların yüzde 40'ına sahip.

OECD ülkeleri arasında yapılan pek çok karşılaştırmaya göre Amerika açık ara ile en yüksek silahlanma oranına ve bununla doğru orantılı olarak da en yüksek silah sebepli ölüm oranına sahip. Silaha erişimin olduğu şartlarda aile içi şiddet olaylarının ölümle sonuçlanma ihtimali oldukça yüksek iken, kadınların mağduriyeti özellikle dikkat çekici. Örneğin, 2011'de yayınlanan Hemenway ve Richardson'ın çalışmasına göre, ABD'de kadınların aile içi şiddet olaylarında silah ile öldürülme oranı diğer gelişmiş ülkeler ile karşılaştırıldığında 11 kat daha fazla.

Veriler oldukça yüksek ve şaşırtıcı… Ama daha şaşırtıcı olan, kişisel silahlanmanın Amerika'da anayasal bir hak olması ve bu hakkın meşru müdafaayı içermesi… 1791 yılında Haklar Bildirgesi'nin -yani Amerikan Anayasası'nın bireysel hak ve özgürlükleri korumaya alan ilk 10 maddesinin- içinde kabul edilmiş olan 2'nci madde 'bireylerin silah bulundurma ve taşıma haklarını' korur. Her ne kadar silahlanma özgürlüğü sınırsız değilse ve sınırlama yetkisi eyalet yönetimlerine verilmişse de silahlanmayı sınırlandıran yasalar eyalet mahkemelerinde 2'nci madde ile ters düştükleri gerekçesiyle sıkça geri dönmüştür. 2008 yılında Yüksek Mahkeme'nin verdiği tarihi Heller kararı bunlara örnek olarak verilebilir. Bu davalar sürecinde silah sanayinin çok ilginç raporlar ürettiği ve algının yönetilmesi konusunda son derece aktif olduğu da yadsınamaz bir gerçek. Bu raporlarda temel tez, kişisel silahlanmanın suç ile ilişkisinin zayıf olduğu, aksine artan kişisel silahlanmanın suç olaylarını azalttığı yönünde. Yine bu raporlara göre silahlı ölümlerde sorun silah değil, zanlıların psikolojik hastalıkları… Güçlü silah lobisi gerçeği yanında, mevcut siyasi ve hukuki yapı içinde kişisel silahlanma hakkına karşı sınırlandırıcı tedbirlerin alınması oldukça güç görünmekte.

Bu nokta bizi temel bir ironiye götürüyor: bir yanda vatandaşlarının silahlanma özgürlüğünü koruyan devlet diğer yanda emniyeti konusunda güvenlik güçlerine güvenen vatandaşlarının hayatlarını tehlikeye atıyor. Bu yönüyle aslında silahlanma meselesi adeta devlet için bir tür zafiyete dönüşmekte. Bu boşluk zamanla toplumsal algıyı da etkilemekte. Temmuz 2014'te yayınlanan bir Pew raporuna göre, ABD'de silahlanmanın her vatandaşın hakkı olduğunu savunanların oranı (yüzde 52), silahlanmaya sınırlama getirilmesini isteyenlerin oranını (yüzde 46) son 20 yılda ilk defa geçmiştir. Aynı araştırma Amerikalıların silahlanma ile ilgili algılarının da değiştiğini ve katılımcıların yüzde 57'sinin silah sahibi olmayı bir tehlike olmaktan çok, kişileri suçun mağduru olmaktan koruyan bir araç olarak gördüklerini ortaya koymuştur.

Oysa feodal devletlerden farklı olarak modern kapitalist devlet, bireylerin kendi şiddet/güç kullanma haklarını toplumsal refahın sağlanması için devlete teslim ettikleri rasyonel bürokratik yapı değil miydi? Bireyi doğası gereği menfaatperest ve çatışmacı olarak tanımlayan ve meşruiyetini onların mutabakatından alan bir devletten söz eden toplumsal sözleşme teorileri düşünüldüğünde, Amerikan kamuoyunda kişisel silahlanmanın güvenli yaşamanın bir unsuru olarak görülüyor olması devletin Amerikan toplumunda konumu ve işlevi hakkında önemli sorular sormayı gerekli kılıyor. Bugün dünyanın en yüksek donanıma sahip polis teşkilatı olarak anılan, adeta 'çelik ordular' halinde teçhiz edilmiş Amerikan polis teşkilatının varlığı göz önünde bulundurulduğunda, kişisel silahlanmaya halen bu denli önem atfediliyor olması oldukça düşündürücü…

Asıl suçlu kim?

Amerikan toplumunda bireyler arasında işlenen şiddet vakaları hat safhada ve bunun yukarıda anlattığım gibi silahlanma ile birebir ilgisi var. Şiddet ve suç oranlarının en yüksek gösterildiği topluluklar arasında ise siyahi Amerikalılar bulunuyor. Maalesef Amerikan toplumunun suç/şiddet algısı adeta ırkçılıkla bütünleşmiş durumda. Peki, neden siyahiler arasında suç oranları yüksek? Nasıl oluyor da bir ırk toptan 'şiddete meyyal' olarak algılanabiliyor? 'Olağan şüpheli' neden daha çok siyah Amerikalılar?

Amerika tarihinde ilk defa Obama döneminde, devlet başkanının, İçişleri ve Adalet Bakanlarının siyahi olduğu bu siyasi dönemin 'Irkçılık sonrası dönem' (post-racial period) olarak anılacağı düşünülüyordu. Hal böyle iken son yıllarda devlete karşı en yüksek güven kaybının yine siyahi vatandaşlar arasında yaşanması da oldukça ironik. Geçen günlerde 43 yaşında, altı çocuk sahibi Eric Garner'ın direnç göstermemesine rağmen boğularak ve 18 yaşındaki Michael Brown'ın teslim olmasına rağmen vurularak polis tarafından öldürülmelerinin ardından jüri heyeti (Grand Jury), polislerin yargılanmalarına gerek olmadığına karar verdi. Elbette bu kararın toplumsal vicdanı tatmin etmediği, sürmekte olan eylemlerin dinamizminden anlaşılıyor.

Amerika'da sivil hak mücadelesi tarihsel olarak genelde bu tür olaylarla ivme kazanmıştır. Buna 1991 yılında Rodney King'in polis tarafından dövülmesi sonrasında Los Angeles polis teşkilatında yapılan ırkçılığı önleyici tedbir ve reformlar örnek olarak gösterilebilir. Ancak son yaşanan trajik ölümler ile birlikte sadece polisin değil, Amerikan hukuk sisteminin de örtük bir ırkçılığın sürdürülmesine hizmet ettiği ortaya çıkıyor. Örneğin adalet sisteminin daha demokratik ve tarafsız biçimde işleyebilmesi için kullanılan jüri sisteminin özellikle dezavantajlı gruplar için vahim sonuçları olabileceğini net bir şekilde gözlemliyoruz. Rastgele sivillerden oluşan ve birkaç hafta boyunca karşı görüşleri dinlemek suretiyle davanın seyri ile ilgili karar verebilen bir mekanizmadan söz ediyoruz. Pek çok çalışmaya göre; sadece beyazlardan oluşan bir jürinin, içinde hiç değilse bir siyahi olan jüriye göre siyahi bir zanlıya suç isnat etmesi ihtimali çok daha yüksek bir oran, özellikle de dava bir beyaz polise karşı açılmışsa… Hatırlayalım, Trayvon Martin davasında jüride hiç siyahi Amerikalı olmayışı ve tamamının kadın olması yoğun bir şekilde eleştirilmişti. Garner ve Brown davaları da en son örnekler olarak önümüzde… Anlaşılan şu ki; Amerika'nın farklı eyaletlerinde devam eden eylemler sadece yaşanan son olaylara bir tepkiyi değil, belki de daha çok ırklar arası adaletsizliğin azaltılması için atılmasını bekledikleri cesur adımlar konusunda mevcut merkezi yönetime karşı bir hayal kırıklığını ifade ediyor. Meşhur siyahi aktivist ve akademisyen Cornell West bu konuda yaşadıkları toplumsal travmayı ve hayal kırıklığını şöyle dile getiriyor: "Çok üzücü bir son… Çok büyük umutlarla başladığımız bir süreç, büyük bir ümitsizlikle sona eriyor, çünkü siyahi ve esmer insanlara özellikle de fakir olanlarına adil davranmayan, Jim Crow ruhu ile işleyen bir adalet sistemiz var…"

West gibi daha pek çok aktivist için en üst düzey yöneticilerin ve karar vericilerin siyahi olduğu böyle tarihi bir dönemde siyahi vatandaşların yaşam güvenceleri ile ilgili köklü sorgulamaların yapılamayışı, köklü tedbirlerin alınamayışı bir ümidin tükenişini ifade etmekte. Bu süreçte sıkça Jim Crow yasalarına atıfta bulunuluyor olması da oldukça anlamlı. Zira bu yasalar, Amerikan İç Savaşı'nı müteakip, Güney eyaletlerinde köleliğin kaldırılmasını esas alan ve fakat sadece kısmi başarı elde edilen 'yeniden yapılanma dönemi'nin akabinde kurulan düzenin ayrımcı yasalarıdır. 1965'e kadar etkinliklerini korumuş olan ve 'ayrı ama eşit' bir özgürlük anlayışını yansıtan bu yasalara bugün atıfta bulunuluyor olması, o günlere ruh veren kölelik geçmişinin, Amerikan kültürünün bir parçası olarak bugüne kadar sürdürüldüğünün de bir resmidir.

Amerika'da şiddetin ırkla ilişkilendirilmesine ve bu yönde kararlar alınmasına elbette Amerikan medyası da pek çok açıdan katkıda bulunuyor. Genellikle medyada olaylar suçu işleyene göre farklı bir haber dili ile ele alınıyor. Mesela bir beyaz suç işlemişse olay çoğu zaman bir psikolojik cinnet durumuna bağlanıyor ve bu yolla kişiselleştirilerek hafifletiliyor fakat hiçbir zaman bütün beyazları yaftalayacak bir genellemeye dönüşmüyor. Öte yandan suçu işleyen bir siyahi ya da bir Ortadoğu kökenli vatandaş ise durum yine kişiselleştiriliyor ve suçun değil ama suçlunun hızlı bir arka plan taraması yapılıyor, ancak bu sefer suçlu adeta şeytanlaştırılıyor. Bu şeytanlaştırma bazen ırkçı bazen de İslamafobik bir hal alabiliyor. Her iki durumda da etkili bir şekilde bireyselleşen suç hikâyeleri, kamuoyunun ilgisini suça ve nedenlerine değil, suçluya ve hikâyesine çekiyor. Hızlıca yapıştırılan sosyal konum, ırk ve kültür kodları ile konunun derin bir şekilde sorgulanmasının önüne geçiliyor. Zira medyanın diline sinmiş olan örtük ayrımcı kültür, suçun hızla ırkla ilişkilendirilmesine sebep olmakta ve temeldeki sorunlarla yüzleşmeye engel olmaktadır.

Bu ilişkilendirme çerçevesinde Zizek'in sözünü ettiği 'biyosiyaset' ortamını hatırlamakta fayda var. Zizek'e göre sistem kendine bir öteki oluşturmakta, sonra öteki ile arasına mesafe koyarak o mesafenin tehdit edildiği ya da tehdit edilebileceği durumlarda şiddete başvurmayı kendine meşru bir hak olarak tanımaktadır. Özellikle siyahilerin mağdur edildiği suç vakalarının akabinde yaygın şekilde dolaşıma sokulan ve siyahilerin suç işleme oranlarını yüksek olarak lanse eden araştırmalar, sosyoekonomik arka plan bilgileri ile desteklenmediğinde, zihinlerde bir ırkın bütün mensuplarını önce ötekileştirmekte sonra da bu ırka mensup bireylere yapılan şiddeti meşru hale getirmektedir. Mike Brown'un öldürülmesinin hemen akabinde yayınlanan hırsızlık görüntüleri bu çabanın aslında acınası bir örneğidir. Esasında bu şekilde, dikkatleri suç oranlarının altında yatan sistemik faktörlerden uzaklaştırarak, hâkim düzenin de sürekliliği temin edilir. Sözgelimi, siyahi vatandaşların eğitim başta olmak üzere, çalışma hayatına katılım ve yaşam/yerleşim yeri seçme gibi süreçlerde yaşadıkları ayrımcılığın suç oranları ile ilişkisi kapsamlı bir şekilde çalışılmamakta ve göz ardı edilmektedir.

Şiddet tercih sebebi olabilir mi?

Amerikan toplumunda yükselen şiddetin ırkla ilişkilendirilmesi, ülkemizde terör sorununun yıllarca 'askerî' bir konu olarak ele alınıp silahlı tedbirlerle halledilmeye çalışılmasına benzetilebilir. Siyahi Amerikalılar adeta sistemin zihnindeki şiddetin doğal bir parçası olarak görülüyor ve onların suç ile ilişkisinin altında yatan sistemik sebepler sorgulanmıyor. Suç, kültürel kodlarla ön yargılar üzerinden tekrar üretiliyor. Bu noktada adalet sistemi daha yapısal çözümlere bakmadığı gibi medya da bilinçli olarak 'siyahi bir suçlu'dan bahsetmeye devam ediyor.

Toplum önünde siyahilere adeta 'doğaları gereği' suçu tercih ediyorlarmış gibi bir görüntü veriliyor. Sosyoekonomik hareketlilik içinde yaşadıkları zorluklar, eğitim hayatında karşılaştıkları açık ve örtük eşitsizlikler, yükselen eğitim ortalamalarına karşılık meslek edinmedeki sıkıntıları, kendilerine hayat kuracakları mahalleleri seçerken önlerine çıkan engeller suç ve şiddete iten sebepler arasında kapsamlı şekilde konu edilmiyor. Şiddetin sosyoekonomik bağlam dışında, sadece ırk ile ilişkili olarak ele alınması onları direkt belli bir 'yaftalama' nesnesi yapıyor. Sonuçta bu insanlar zaten sistem tarafından bir şekilde 'elenmiş' oluyor. Oysa şiddeti bir ırka mal etmeden evvel zencilerin oturduğu mahallelerden, yaşadıkları şehirle kurdukları/kurabildikleri ilişkiye ve okullaşma/gettolaşma sürecine kadar pek çok süreci içinde barındıran daha çok katmanlı ve derinlemesine analizler yapılmasına ihtiyaç var.

Silahlanma oranıyla sosyoekonomik adaletsizlikler birlikte düşünüldüğünde, şiddet konusuna bireyselci ya da ırkçı yaklaşımların meselenin ciddiyetini kavramaktan çok uzak olduğu anlaşılır. Son olarak dikkat çekmek istediğim hayret verici bir husus da şudur: Genelde Batı, özelde ABD; Batı dışı toplumlardaki, özellikle Müslüman ülkelerdeki şiddet gibi meseleleri, demokrasi, özgürlükler, insan hakları konusunda geri kalmışlıkla, sistemsel bozukluklarla ve çoğu zaman dinle ilişkilendirerek ele alır. Aynı sorunlar kendi ülkelerinde yaşandığında ise konuyu sistemsel analiz etmek yerine, bireylere ve olaylara indirgeyerek önemsizleştirir. Üstelik bu bireyler ve olaylar arasında da toplum vicdanında derin yaralar açan ırkçı bir tutum takınarak… Bu yönüyle kendi ülkelerinde artan suç/şiddet ve radikalleşme gibi olgular uluslararası planda inandırıcılığını, güvenilirliğini her geçen gün kaybeden Batı için dürüst bir muhasebenin gerekliliğine işaret ediyor.

ESRA ALBAYRAK KİMDİR? California Üniversitesi, Berkeley'de doktora eğitimini tamamladı.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN