Londra’da bir hidayet hikâyesi: Soğuk Cennet

Nagihan Haliloğlu 04 Mayıs 2015, Pazartesi
Soğuk Cennet, bir yandan İslam dininin özellikle şiddet ve uyuşturucu geçmişinden gelen Avrupalı gençlere cazip geldiği söylemini desteklerken, bir yandan da camiye geldiklerinde buldukları şeyin medyaya yansıtıldığı gibi uzak diyarlarda cihada gidilmesi gerektiğine dair hutbeler olmadığını gösteriyor. Bunun çok iyimser bir bakış açısı olduğunu düşünenlere de şunu söyleyelim: Film, Martin Askew adlı, hâlâ kendi nefsine karşı cihada devam etmeye çalışan İngiliz bir mühtedinin hayat hikâyesinden uyarlama.
İngiliz yönetmen Andrew Hulme'ün Soğuk Cennet adlı filmi iki Londralı 'bitirim' arkadaşın kentsel dönüşüme uğramadan karakterini kaybetmeye başlamış -ben diyeyim Karaköy, siz deyin Balat- mahalleleri Hoxton'da açılan şık bir kafeden içeri bakmalarıyla başlıyor. Bitirim arkadaşların ikisi de insanın kafasında tehlike çanları çaldıran spor kıyafetler giymekte ve beyaz olan genç -evet, bir tanesi Pakistan asıllı gibi duruyor- laptopları ve telefonlarıyla meşgul olan kafedeki 'üst tabaka' insanların hiçbirinin mutlu olmadığını iddia ediyor. Adının Tarık olduğunu öğreneceğimiz diğer genç ise bu iddiaya şüpheyle yaklaşıyor. Mutluluk üzerine muhabbet ederek arabalarına biniyorlar ve uzunca bir plan boyunca Londra'nın sürekli tekrar eden sokaklarında ilerliyorlar. Tarık nereye gittiklerini sorunca, Dave sadece bir 'iş üzerinde' olduklarını söyleyip ketum davranmaya çalışıyor ama Tarık arka koltuktaki eroini görüyor. Evet, şimdiye kadar İngilizlerin son 10 sene içinde uzmanlaşmış oldukları Kuzey/Doğu Londra, gangster, yitik gençlik, sosyal devletin çöküşü, tehlikeli apartman blokları filmindeyiz. Fakat Tarık'ın arka koltuktaki eroine verdiği tepki, filmi tali yola sokuyor. Dehşete düşen Tarık arkadaşına şöyle diyor: "Ben bu işlere bulaşmam adamım, Allah belamızı verir." Allah kelimesi filmi damgalar damgalamaz filmin adı ekranda görünüyor ve arkadan hafif bir oryantal müzik yükseliyor.
Soğuk Cennet, film editörü Andre Hulme'ün ilk yönetmenlik denemesi. 'Sink estate' diye tanımlanan ve özellikle 50'li yıllarda işçi sınıfı ailelere ucuz ve yaşanabilir daireler sağlanması için inşa edilen beton apartman blokları, 80'lerden itibaren tüm itibarlarını yitirmiş ve aklınıza gelebilecek her türlü suç ve sosyal felaketin yaşandığı mekânlar olarak ün salmışlardır. Hulme da bu 'çöküş' estetiğini yıllardır içinde bulunduğu İngiliz sinema sektörünün kurmuş olduğu dille gayet güçlü bir şekilde ekrana yansıtıyor. Çirkin beton binaların geniş açıyla uzun uzun gösterilmesi, bloklar arası boşluklarda kapüşonlarını gözlerine kadar indirmiş gençlerin pusuda beklemesi, ağızlarında çiklet, büyük küpeli sarışın İngiliz genç bayanların birbirlerine ve komşularına ağza alınmayacak küfürler sallamaları... Bu estetik bir yerde, görsel kültür alanında İngiltere denince akla Sherlock Holmes'un veya Downton Abbey'nin gelmesine bir tepki.
Baş/anti-kahramanımız Dave'in, Sherlock Holmes ve Love Actually setlerinden kaçıp mahallesine gelmiş gibi duran 'yeni Londralılar'la dolu olan Hoxton'ın 'eski ailelerinden' olduğunu öğreniyoruz. Yani Dave, aileden Kasımpaşalı ve mahallesini 'sınıf turizmi' için kullanan insanlara sinir oluyor. Ama elbette orta sınıf Londralılar aslında Dave'in içindeki öfkenin dışa vurumunu kolaylaştıran hedefler. Asıl mesele, Dave'in 'organize işler'den dolayı babasını küçük yaşta kaybetmiş olması ve bir baba figürü olarak farklı, hatta rakip 'organize işler' yürüten amcası ve babasının en iyi arkadaşı arasında kalmış olması. Bu iki baba figürüyle, özellikle amcayla olan sahnelerdeki gerginliği seyirciye çok ustaca aktaran Hulme, Dave'in amcasının kirli işlerini yaparken, neden Tarık'ı bir muska gibi yanında taşıdığının da ipuçlarını vermiş oluyor. Filmin başındaki uyuşturucu teslimatı için karanlık adamların paravan olarak kullandıkları et fabrikasına beraber gittiklerinde, iri kıyım beyaz İngilizler Tarık'ı 'kaç çeker' gibi sorarcasına süzdükten sonra, bu geleneksel İngiliz 'iş yerine' bir Paki'yi getirmiş olduğu için Dave'i azarlıyorlar. Yönetmen, Dave ve kasaplar arasındaki ağız dalaşı devam ederken kamerayı Tarık'ın yüzüne odaklıyor. 'Ben bu sahneyi daha önce yaşamıştım' , 'hayatım şu anda tehlikede olabilir' ve 'uf bitse de gitsek' arası her türlü duygu ve düşünceyi bir arada yüzünde okuyabileceğiniz bir oyunculuk sergiliyor Aymen Hamdouchi. Günlük ırkçılığı kanıksamış, yalnız kaldıklarında bile bundan dolayı arkadaşına şikayet etmeyen Tarık'ın sinirlerinin demirden yapılmış olduğu kanısına kapılıyor seyirci. Eli satırlı ırkçılığın yüzüne bakıp gözünü bile kırpmamak... Sahnenin sonunda Dave, Tarık'ı mahallelerindeki camiye bırakıyor. Bu cesaret, bu tevekkül, camiden mi geliyor demek istiyor yönetmen Hulme?
Fakat cami temasına dönmeden önce Dave'in Kuzey Londra'daki diğer maceralarını izliyoruz. 'İş peşinde' sokaklarda yürürken turist görünümlü bir kızın duvara dayadığı bir ayakkabının fotoğrafını çektiğini görünce mahallesinin 'eski işçi sınıfı' mahallesi olarak iyice egzotikleştirildiği, müzeleştirildiği hissine kapılan Dave kıza bağırmaya başlıyor. İşçi sınıfının yok edildiği, endüstrinin bittiği ve özelleştirildiği yeni Britanya'ya hoş geldiniz! Bir çift ayakkabının bazı insanlar için lüks olduğu bir sosyal yapıda, bir turistin fonksiyonel olması gereken bu nesneyi fetişleştirmesi, Dave'i kızdırıyor. Kafası bin türlü şeyden dolayı bozuk olan kahramanımız, daha çok mahallelinin gittiği pub'da kavga çıkardıktan sonra paralı Londralıların kolonize ettiği sokaktaki bir bara giriyor. Garip bir ışık altında, garip bir 'caz yapan' 'hipster' Londralıları yararak barmene ulaşan Dave'in bira isteyince aldığı cevap şu: "Sadece organik var, ona göre." Zaten sevgi ve takdir yoksunu, kendisini hiçbir yere ait hissetmeyen Dave sınıfsal içeceğinden de böylece mahrum edilince iyice sinirlenip, bizi de kıs kıs güldürerek bu 'hispter' barını toza dumana katıp kendini yine sokaklara atıyor. Ve Hulme'un harika estetik ve uyak anlayışıyla, ayakkabılarını çıkarıp bir evsize veriyor.
Amcası ve babasının arkadaşı Mickey tarafından bir suç düğümünden diğerine savrulan Dave bir gün boyunca Tarık'tan haber alamayınca onu aramaya camiye gidiyor. Türk seyircinin hemen dikkatini çekecek bir şekilde ayakkabılarıyla içeriye giriyor. Ses ve ışık değişiyor, metal ve camlardan yansıyan rahatsız edici ışıkları ve gürültüsüyle Londra dışarıda kalıyor. Bir grup Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Hint görünümlü erkek bir çember etrafında toplanmış muhabbet etmekte. Malum birçok İngiliz dizisi ve filminde (sinirleriniz elveriyorsa bkz. Spooks) bu sahne az sonra bir terör eyleminin gerçekleşeceğinin habercisidir. Fakat Hulme, aksiyonu burada oldukça yavaşlatır. Dave bir müddet caminin mimarisini algılamaya çalıştıktan sonra arkadaşını sorar. Cemaat bilmemektedir. Sohbet tekliflerini geri çeviren Dave (Cemaat: "Huzur/Barış bulmak istiyorsan sen de sohbetimize katıl." Dave: "Barış mı? Ben pek öyle duymadım.") kapıdan çıkarken Dave'e 'ağabeylik' yapacağını anladığımız Müslüman genç, Türk seyircinin 'oh be' sesleri arasında Dave'in hâlâ ayağında olan ayakkabılarına ve girişteki çizgiye dikkat çekerek; "Bir dahaki sefere" der. Ağabeyimiz Dave'in telaşlı halinden bir arayış içinde olduğunu anlamıştır. İngiliz huzur bulmak için tıpış tıpış camiye geri gelecektir.
Ertesi günlerde sürekli Tarık'ı arayan Dave bir gün arkadaşının telefonunun sesinin en gelmemesi gereken yerden geldiğini fark eder. Ekranda şimdiye kadar gördüğüm (kansız!) en dehşetli, Aristo'nun da trajedinin olmazsa olmazlarından saydığı 'farkına varma' sahnesinden sonra camiye sığınmaya karar verir. Dışarıda yaşadıklarından dolayı insan ırkından nefret eden Dave geceleri camide kalmaktadır. Camiye sığınmasının ilk sahnelerinden biri, sufi geleneğe uygun olarak, tuvaletleri temizleme sahnesidir. Daha yarım saat önce içki, uyuşturucu, dans âlemlerinde olan Dave, yaşadığı sarsıntıdan sonra 'temizlik'le terbiye edilmektedir. Sonra onu ağabeyinden abdesti öğrenirken görürüz. Birkaç plan boyunca Dave cemaati namaz kılarken seyreder, sonra kendisi de saflara karışır. Amcası sayesinde her türlü işkence ve cinayete tanık olmuş olan Dave, 'ağabeyi'nin İslam geleneğindeki şeytan tanımını da can kulağıyla dinler. Şeytan sürekli kulağımıza bir şeyler fısıldar ve hayatımıza girmek için her yolu dener. Sol elle yemek yemek de şeytanın yöntemlerinden biridir ve hemen terk edilmelidir. Dave'in Kuran ve Hadis'ten delillerle bu anlayışı çürütmeye çalışacağı günlere belki daha çok vardır ama şu anda dünyası gerçekten şeytanlarla doludur ve bu gibi sembolik yöntemlerle şeytanları yenebilme ihtimalini sever. Nitekim camide geçirdiği bir gece Tarık ona görünür ve dışarıdaki hayattan kaçmayı bırakmasını söyler. Dave de ertesi gün gider, amcasına artık bu işleri bıraktığını söyler ve şiddet uygulamasına rağmen amcasının verdiği birayı içmeyi reddeder. Hulme gerçekçi bir şekilde, camide geçirilen bir haftanın Dave'i hemen reforme etmediğini de gösterir seyirciye sonraki sahnelerde. Kahramanımız bir müddet daha şeytanlarıyla uğraşır. Filmin sonunda kazandığı başka bir cepheden sonra tekrar camiye gelir. Bu sefer cemaat zikir yapmaktadır ve Dave de ortalarında dönmeye başlar.
Soğuk Cennet, Londra'nın birçok gerçeğini birden yansıtan bir film. İslam'ın artık bu şehrin bir gerçeği olduğunu da, sadece camiye odaklanarak değil, camiyi sosyal yapının bir parçası olarak resmederek anlatmayı başarıyor. Şehir, insanların birbirlerine sembolik ya da fiziksel sürekli şiddet uyguladıkları bir yer. Amca yeğene, sevgililer birbirlerine, beyazlar beyaz olmayanlara, üst tabaka işçi sınıfına… İşte bu şiddet yumağı içinde, en azından bu kahramanın sığınağı cami oluyor. Film bir yandan İslam dininin özellikle bu gibi şiddet ve uyuşturucu geçmişinden gelen Avrupalı gençlere cazip geldiği söylemini desteklerken, bir yandan da camiye geldiklerinde buldukları şeyin medyaya yansıtıldığı gibi uzak diyarlarda cihada gidilmesi gerektiğine dair hutbeler olmadığını gösteriyor. Bunun çok iyimser bir bakış açısı olduğunu düşünenlere de şunu söyleyelim: Film, Martin Askew adlı, hâlâ kendi nefsine karşı cihada devam etmeye çalışan İngiliz bir mühtedinin hayat hikâyesinden uyarlama.

Benzer Haberler

X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.