Kimlik ispatı olarak kahramanlar
Fransızların Fransız olmayan "milli" kahramanı Napolyon Bonapart'a atfedilen bir anekdot vardır: Bir savaşta Napolyon'a esir düşen İngiliz (bazı anlatılarda İspanyol) general, aklı sıra küçümsemek için ona "Biz onur ve şeref için savaşırız, siz ise para ve altın için" diye böbürlenir. Napolyon'un cevabı tarihe geçer: "Haklısınız. Herkes kendinde olmayan şey için savaşır."
(Not: Napolyon aslen Fransız değildir. İtalyan asıllı bir ailenin Korsika doğumlu oğludur. Adanın yönetimi Cenevizlilerden Fransızlara geçtikten bir yıl sonra doğduğu için Fransız uyruklu oluvermiştir. Soyadını da 20'li yaşların sonunda Fransızlaştırmıştır.)
Bu tarihi anekdotu dergimizin bu ayki dosya başlığı olan "Kahraman" üzerinden bizim müzmin muhalefete uyarlayalım. Bizim ısrarkeş muhalefetimiz yıllardan beri kendisine önderlik edecek bir kahraman arayışı içindedir çünkü ortada dişe dokunur hikâyesi olan bir kahramanları yoktur.
Şeyh uçmaz, mürit uçurur
1970'lerde bir defalığına ortaya çıkan tek "kahramanları" Ecevit olmuştur. Ortada hangi eseri olduğuna baktığımızda hiçbir şey sayamayacağımız (Kıbrıs'ı hiç boşuna saymayın, orada Erbakan faktörü var) bu figür 70'lerde "Toprak işleyenin, su kullananın" gibi güzel bir sloganla ve dönemin radikalleşen sol hareketlerinin de etkisiyle muhalefet için lider haline geldi.
Ancak 80 darbesi sonrasında CHP'den fersah fersah kaçarak kendi partisini kurdu. Hatta CHP'den öyle sıtkı sıyrılmıştı ki DSP'yi kurarken üye alımlarında doldurulacak formda "1980 öncesi üye olduğunuz herhangi bir parti, dernek, vakıf vb. var mıdır?" sorusu bulunuyordu. Böyle bir soru başka partilerin üyelik formlarında yoktu. Amacı CHP'yle en ufak bağı olan hiç kimseyi partisinin kapısından sokmamaktı.
1960'ların sonu ve 70'lerde sarıldıkları "kahramanlar" ise dünyayla birlikte gelişen sol hareketler içinden çıkan Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi 20'li yaşlarında devletle silahlı çatışmaya giren ve öldürülen romantik gençler olmuştu. 60 yıldır hikâyelerini anlatıp duruyorlar. Ama onların en azından "tam bağımsız Türkiye" sloganı vardı. Kahramanlaştıranlar ise bugün "bizi kurtarın" diye İngiliz, Fransız, Alman kapılarını aşındırıyor.
Ecevit ve Deniz Gezmiş gibi figürler hiç değilse "bir şey yaptıkları" için sahipleniliyor diyelim. Kronik muhalefetimizin son 6-7 senedir kahraman diye masaya sürdükleri figürler ise herhangi bir şey yapmaya bile ihtiyaç duymuyor. Şeyh uçmaz mürit uçurur misali, kişilere olmayan özellikler yüklüyor, kendileri cilalayıp sonra da parıltıdan kendi gözleri kamaşıyor.
Bunun en bariz örneği 2019 yerel seçimlerinde İstanbul'un başına musallat ettikleri görgüsüz kasaba müteahhidi oldu. Yamanmak için aşındırmadığı kapı kalmayan bu yetersiz şahsiyet sonunda CHP'nin bir ilçesine paraşütle ilçe başkanı olarak indirilmişti. Hemen ardından da ilçenin belediye başkanı oluverdi. 2019 seçim kampanyasını yürütenlerin kendi ifadeleriyle "o sırada kimsenin tanımadığı" bu kişi reklam kampanyalarıyla hızla parlatıldı ve İstanbul'a aday yapıldı ve şaibeli seçimler sonucunda belediye başkanı oldu.
Fakat daha aynı günün akşamı sanal medyada kendisinin bir sonraki cumhurbaşkanı olacağı ilan edildi. Önceden hazırlandığı belli olan Kahramanın Yolculuğu isimli bir pazarlama kitabıyla da asıl hedefe doğru yürüyüşü başlatıldı. Şahıs artık zabıtaları, itfaiye erlerini belediye önünde diziyor, devlet başkanıymış gibi kırmızı halı serdirip sözde teftişler yapıyordu.
Her ne olduysa ABD büyükelçisi, Batılı diplomatlar ziyaretlerine gelmeye başladı. İngiliz büyükelçisiyle balıkçı lokantalarında gizli görüşmeler, Batı basınında her gün çıkan reklam kokan yazılar, STK'ların ve diğer muhalefet liderlerinin anlamsız parlatmaları sonunda bu şahıs da kendisinde gerçekten bir keramet olduğuna inanmış olmalı. Çünkü boyundan çok büyük laflarla konuşmaya başladı. Dere kenarındaki öküzün azametine özenen kurbağa gibi kendi kendini şişirdi, şişirdi, sonunda patladı.
Oysa şehir dışından taşınan seçmenler, tutanakların dijitale geçirilmesi sırasında kaydırılan oylar, köpek kulübelerine bile yaptırılan seçmen kayıtları, itirazlar sonucu foyaları ortaya çıkınca yeniden oy sayımını gece yarısı durdurmalar gibi kurnaz ayak oyunlarıyla ve tüm muhalefetin desteğiyle bir belediye seçimi kazanmıştı hâlbuki. Artık niteliklerinin bir önemi yoktu. Karşı mahallenin gerçek kahramanı Erdoğan'ı yenmişti. Yarıştığı kişinin Erdoğan değil Binali Yıldırım olması da problem değildi, o Erdoğan'ı yenen adamdı artık.
Aradan geçen zamanda İstanbul'un rantını alıp yükünü sırtlanmamak düsturuyla hareket ettiği gün gibi ortaya çıkmasına rağmen muhalefet ona sımsıkı sarılmayı bırakmadı. Rüşvet, yolsuzluk, diploma sahteciliği, iş adamlarını haraca bağlama, cumhurbaşkanlığı için fon oluşturup siyasetin finansmanını karanlık yollardan sağlama, FETÖ'cülerin ve PKK'lıların övgüleri filan, hiçbiri muhalefetin umurunda olmadı. Çünkü yıllardır açlığını çektikleri "kahramanı" bulmuşlardı bir kere. Dünya tersine dönse vazgeçmezlerdi.
Ölü doğmuş kahramanlar
Daha küçük çaplı bir abartma örneğini Etimesgut Belediyesi seçimlerinde gördük. Özgür Özel adaylık sunumunu bir otobüsün üzerinde yaparken oyuncu Erdal Beşikçoğlu'nu halka şöyle tanıtıyordu: "Ona bakınca ben elbette bir Ankara sevdalısı görüyorum. Suçlulara göz açtırmayan, geceleyin hepimiz rahat uyusun diye canını ortaya koyan, bir iradenin temsilcisini, kahraman Türk polisini görüyorum."
Bir dizide polis rolünü canlandıran bir tiyatrocunun gerçekten dizideki o karaktermiş gibi tanıtılmasına gülüp geçebilirdik ama adam seçimi kazandı. Seçmenlerindeki kahraman açlığı o derece büyük ki gerçek olup olmaması değil sadece kazanıp kazanamayacağı önemli hale geldi artık. Bu oyuncunun da rüşvet ve irtikâp suçlarına bulaştığı, uyuşturucu kullandığı açığa çıktı ve tutuklandı. Ama onu sadece "Belediyelere bu kadar operasyon yapılırken insan hareketlerine biraz dikkat eder" diye eleştirebildiler. Yani "yap ama belli etme" dediler.
Bir ara da Bilecik belediye başkanı bir hanımı sırf saçları platin rengine boyalı diye cumhurbaşkanı adayı ilan etmeye kalkmışlardı. Şimdi ortaya çıktı ki hanımefendi kendi yönettiği şehirde bile oturmuyor, Eskişehir'de eşinin ve çocuğunun yanında zaman geçiriyormuş. Ama ne gam! Önemli olan saçların platin rengi, giyim tarzının da "çağdaş" olması. Eşinin catering şirketine belediye kasasından ihaleler verilmesi filan zaten sıkıntı değildi. Öyle ufak tefek şeyler olurdu.
Son bomba ise şarkıcı Haluk Levent skandalında patladı. 6 Şubat 2023 depremlerinde ortaya çıkan felaket tablosunda, daha depremin ilk haberleri çıkmaya başladığı andan itibaren, muhalif kesimin aklına ilk gelen şey devletin ortada olmadığı kara propagandasını yaymak oldu. Devletin koca koca kurumları; ordusu, polisi, AFAD, Kızılay gibi yardım kuruluşları, belediyesi, itfaiyesi, havaalanları ve hava kuvvetleri ortada yoktu ama bir şarkıcının kurduğu Ahbap isimli dernek tek başına yıkılan 11 şehre yetişiyordu.
"Devletin gidemediği yerlere siz nasıl, hangi araçlarla, hangi yollardan ulaşıyorsunuz?" diye sormak akıllarına bile gelmedi. Ne kadar "ünlü mamul" varsa ekranlara dökülüp "Devlet yok, Ahbap var" diye kendini paraladı. Haluk Levent'in kendisi bile "Yahu arkadaşlar, olur mu öyle şey? Biz nasıl devletten büyük olalım?" diye şikâyet etse de kimse dönüp bakmadı.
Önce Türkiye'nin en güvenilir kişisi, sonra Hatay belediye başkan adayı, sonra da cumhurbaşkanı adayı ilan etmeye çabaladılar. Hırsızlık, yardım paralarını kumarda yeme gibi rezaletler ortaya çıkınca, daha önce Levent'i göklere çıkaranların çoğunun derneğe şahsi yardım etmediği fakat halka çağrı yaptığı anlaşıldı. Kimisi pişmanlık belirtti, kiminin bir kulağından girip diğerinden çıktı. Ama bu vaka da müzmin muhaliflerin iflah olmaz kahraman arayışına dramatik bir örnek olarak kaydedildi. Tıpkı Gandi Kemal, Fizikçi Muharrem gibi o da muhalefetin ölü doğmuş kahramanlar listesinde yerini aldı.
Kahramanlar cilalamayla doğmaz
Her yeni keşfedilen kahramanın fos çıkmasının ardından tekerrür eden bir alışkanlık daha var ki belki de çaresizliklerinin en büyüğü orada yatıyor. CHP ve seçmen kitlesi her yenilgiden sonra tekrar "orijinal kahramana", Atatürk'e koşar. Ne zaman çaresiz hissetseler Anıtkabir'de toplanıp "Ata'ya şikâyet" mektubu sunarlar.
Büyük çoğunluğu Atatürk'ün bir gün Samsun'dan yeniden bir güneş gibi doğacağına iman etmiştir. O kadar ki bir TV canlı yayınında, iki tanınmış gazetecinin polemiği sırasında, biri "rahmetli Atatürk" diye söze başladığında, CHP'li olan diğeri onu "Bir dakika! Atatürk'e rahmetli diyemezsin!" şeklinde durdurmuştu. "Niye, rahmetsiz mi Atatürk?" diye şaşıran gazeteciye "Atatürk ölmedi, kalbimizde sapasağlam yaşıyor" hezeyanıyla cevap vermişti.
Bu kitlenin Atatürk'le kurduğu illiyet bağı oldukça hastalıklıdır. Örneğin Atatürk'e az çok fiziksel benzerliği olan bazı adamlar bu kitle üzerinden resmen para kazanıyor. Ege kıyılarında düğünlere davet edilip subay kıyafetleri veya Atatürk'ün giydiklerine benzer frak ve silindir şapkayla arzı endam edip parsayı topluyorlar. O sırada İzmir Marşı gibi şarkılar dinleyen misafirler de huşu içinde kendilerinden geçip, gözyaşlarıyla çılgınca alkış tutuyor.
Yahut bu "Atatürk benzerleri" milli bayramlar gibi belli günlerde mutlaka peydah oluyor ve sokakta para karşılığı vatandaşlarla fotoğraf çektiriyor. Kimisi gözyaşlarını tutamayıp "Ne zaman çıkıp geleceksin Atam?" diye ağlaşıyor. Tartışmalarda da Atatürk kalkanının arkasına saklanmak bu kitlenin kanaat önderlerinin en belirgin özelliklerinden. Herhangi bir argüman üretemedikleri anda "Atatürk, cumhuriyet kazanımları, Atatürk'ün laiklik ilkesi" gibi söylemlerle konunun odağını dağıtmaya çalışmaları aslında biçareliklerini gösteriyor.
Oysa kahramanlar sonradan cilalamayla doğmaz. Organik kahramanlar yaptıklarını kahramanlık olsun diye değil, tabiatları öyle olduğu için yapar. Örneğin 15 Temmuz gecesi darbenin gidişatını ve dolayısıyla ülkenin kaderini bir anda değiştiren Ömer Halis Demir, canını ortaya kahraman olmak için koymadı. Şehitlik onun gözünde en yüksek mertebe olduğu için, ruhundaki vatan aşkına sarılarak darbeci subayı alnının ortasından vurdu ve şehit oldu. Şimdi milyonların gözünde gerçek bir kahramandır o.
Yahut ömrünü ülkesinin sorunlarını çözmeye adayan, demokrasi mücadelesinde büyük bedeller ödeyen, hapislerden, suikast girişimlerinden sıyrılarak dünya çapında haklı bir üne ulaşan Cumhurbaşkanı Erdoğan da üzerine sonradan giydirilmiş kisvelerle kahraman olmadı. Bizzat yaşadıkları ve ortaya koyduğu sağlam duruş ve eserleriyle koca bir milletin gönlünde taht kurdu. Böyle organik kahramanların kendisini anlatmaya ihtiyacı yoktur, hayatları bunu kanıtlamaya yeter.
Sürekli var olmayan kahramanların peşinden koşan çaresiz kalabalıklar, "Senin şu konudaki fikrin ne?" sorusuna, kimlik kartını gösterir gibi kendi kahramanının adını öne sürenler ise onlarda mevcut olmayan meziyetleri anlatmaya çalışıyor. Horoz öttüğü için güneş doğdu sananlar maalesef arabayı atın önüne koştuklarını anlayacakmış gibi belirtiler de göstermiyor.