Bir kahramanlaştırma hikâyesi olarak “Millî Şef”
"Millî Şef"in ortaya çıkışı
II. Dünya Savaşı'nın yaklaştığı 1930'lu yıllar, dünyada otoriter / diktatör rejimlerin ve liderlerin de yükselişte olduğu bir dönemdi. Almanya'da Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NAZİ) ve Adolf Hitler, İtalya'da Faşist Parti ve Benito Mussolini, İspanya'da ise Falange ve Francisco Franco, bunların arasında en güçlü olanları ve dolayısıyla en çok bilinenleridir.
Faşist / otoriter ya da doğrudan diktatör olmalarının dışında bu liderlerin diğer ortak özelliği, toplumları üzerindeki nüfuzlarını pekiştirecek "unvan"larının olmasıydı. Örneğin Hitler en çok "Führer" unvanını kullanırken, Mussolini "Il Duce", Franco ise "El Caudillo" unvanlarını tercih ediyordu. Bu unvanlar, onlara, özellikle 1930'lar ve 1940'ların kısıtlı iletişim imkânları ve tümüyle kontrol edilebilir medyasında büyük bir otorite avantajı sağlıyordu.
Özellikle Atatürk'ün vefatından sonra, Türkiye'de de bu küresel trende ilgi hızla artmaya başladı. Atatürk'ten sonra ikinci cumhurbaşkanı olarak seçilen İsmet İnönü, "geçmişin gölgesinde kalmış" bir cumhurbaşkanı olmak istemiyordu. Daha açık bir ifadeyle "ikinci adam" olmak istemeyen İnönü için, otoritesini pekiştirecek bir unvan, çok stratejik bir araç olacaktı.
İnönü'nün kendisi için uygun gördüğü unvan ise "Millî Şef"ti. Bu unvan, "şef" sıfatının Türk geleneği ve tarihindeki otoriter anlamı dikkate alınırsa, İsmet Paşa'nın tüm "ihtiyaçlarını" karşılayabilecek güce sahip görünüyordu. Öyle ki, ulusal basında "Millî Şef" rüzgârının başlaması beklenenden bile erken oldu.
"Millî Şef" İsmet İnönü
Cumhuriyet tarihi çalışmalarında, genellikle bu unvanın, basında, CHP'nin 26 Aralık 1938 tarihli Birinci Olağanüstü Kurultayından sonra kullanılmaya başladığı kabul edilir. Ancak, daha ayrıntılı incelenirse, durum böyle değildir. İnönü, Atatürk'ün vefatından yalnızca üç gün sonra basında "Millî Şef" ilân edilmişti bile:
"Millet Meclisi, Atatürk'ten sonra onun eserini en iyi koruyacak, devam ettirecek halefini ittifakla seçti. Ve Atatürk'ün en yakın zafer ve inkılâp arkadaşı İsmet İnönü'yü, devletin en yüksek vazifesi başına getirerek, yeni Millî Şef'ini tayin etti."
13 Kasım 1938'de Bugün Gazetesi'nde yer alan bu ifadeler, İsmet İnönü ile birlikte Lozan Konferansı'na katılmış, ona yakın gazetecilerden biri olan Ali Naci Karacan imzasını taşıyordu. Tahmin edileceği gibi, Karacan'ın, İnönü'nün bilgisi olmadan böyle iddialı bir ifadeyi onun için kullanmış olması pek mümkün değildir.
Yukarıdaki örnekten de anlaşılabileceği gibi, yaklaşık bir buçuk ay önce basında kullanılmaya başlamasına karşın, İsmet İnönü'nün resmen "Milli Şef" olması, Cumhuriyet Halk Partisi'nin 26 Aralık 1938 tarihli Birinci Olağanüstü Kurultayında yapılan tüzük değişikliğiyle gerçekleşti. Kurultayda kabul edilen değişikliğe göre:
"Yeni madde 3) Partinin Değişmez Genel Başkanı İsmet İnönü'dür. Yeni madde 4) Partinin Değişmez Genel Başkanlığı aşağıdaki üç surette inhilâl edebilir: a) Vefat. b) Vazife yapamayacak bir hastalığı sabit olması halinde. c) İstifa"
Dolayısıyla, İsmet İnönü, Atatürk'ün vefatından yalnızca bir buçuk ay kadar sonra, CHP üzerinde Atatürk'e bile resmen verilmemiş ya da verilmesine gerek görülmemiş bir otoriteye sahip oldu. Onun genel başkanlığının sona ermesi ancak ölmesi, görev yapamayacak kadar hastalanması ya da kendi isteğiyle istifasıyla mümkün olabilecekti. Bunların dışında, İnönü'den başka birinin parti genel başkanlığına aday olabilmesi bile artık imkânsızdı.
Şef unvanının gerekçesi
İnönü'nün "Millî Şef" olması da aynı tüzük değişikliğiyle gerçekleşti. Güncel tarih araştırmaları içinde önemli yere sahip bir İsmet İnönü biyografisi olan "Türkiye'de Millî Şef Dönemi" adlı eserinin birinci cildinde Prof. Dr. Cemil Koçak Hoca'nın verdiği bilgiye göre, kurultayda ona bu unvanın verilmesinin resmî gerekçesi şuydu:
"Siyasî partiler, millî ve vatanî yüksek menfaatleri temin edici prensiplerde kanaatleri birleşmiş vatandaşların teşkil ettikleri siyasî cemiyetlerdir. Millet arasında politik kanaatleri birbirine uygun olanlar kendi halinde dağınıktır."
"Bunları ancak bir Şef birleştirir ve hepsini bir teşkilât altında toplar. Şef'in rolü, her memlekette ve bilhassa parti hayatına yeni girmiş memleketlerde çok mühimdir. Çünkü politik kanaatleri ekseriya prensipler halinde birleştirip olgunlaştıracak ve prensipleri zihinlere aşılayacak ve mütamadiyen besleyecek, memleket siyasetine istikamet verecek, millet efradını politik sahada yetiştirecek olan Şef'tir."
"Her cemiyette ve her parti içinde bu yüksek vasıflarda şahsiyetleri daima hazır bulmak kolay olmadığı gibi, bir siyasî partinin, idarei aliyesini eline teslim ve emanet ettiği makam ve şahsiyet üzerinde sık sık değişiklikler yapması da otoriteyi zayıflatmak bakımından mahzurdan ari addedilemez."
"CHP gibi milletin kurtuluş ve ilerleyiş mücadelesinde kendisine rehberlik etmiş, cumhuriyetçilik, inkılâpçılık, lâiklik gibi Türk Milletini mütamadiyen itibar ve refah mevkiine yükseltmekte olan prensipleri, değişmez bir akidei siyasiye olarak kabul ve ilân etmiş olan ve siyasî bir partinin dar çerçevesinden çıkarak, hemen bütün vatandaşları sinesinde toplamış olan bir partinin Şef'liğine intihap edilecek olan ali şahsiyetin (Milli Şef) vasfını da iktisab etmiş olması tabii olduğuna göre, parti Umum Reisi'nin yüksek şahsiyetini her dört senede bir ve her kurultay toplanışında müzakere ve münakaşaya mevzuu ittihaz etmeyip, parti Umum Reisliğinde (değişmez) vasfını esas olarak kabul etmek, bu yüksek makamın istikrarını temin ve otoriteyi takviye bakımından millî menfaate daha uygun görülmüştür."
Dönüşme süreci
Dönemin en önemli gazetecilerinden Nadir Nadi, Perde Aralığından adlı anı kitabında İnönü'nün "Millî Şefleşme" sürecini şu şekilde anlatmaktadır:
"İsmet Paşa'nın bundan memnun olacağını sanmıyordum. Fakat Ankara'da olağanüstü bir toplantıya çağırılan CHP Kurultayı, 26 Aralık'ta yaptığı bir tüzük değişikliği sonunda İsmet İnönü'yü oybirliğiyle 'Millî Şef' ve 'Değişmez Genel Başkan' ilân etti. İsmet İnönü'ye 'Değişmez Genel Başkanlık' payesini vermekle CHP, 'ileride bir gün içimizden bir başka değer çıksa bile, biz onun başkanlığa özenmesini peşinen önlüyoruz' diyor ve böylece Atatürk'ün kesin olarak reddettiği ömür boyu başkanlık müessesesini benimsiyordu."
Nadir Nadi, İsmet Paşa'nın "Millî Şef"e dönüşme sürecini, yukarıda bizim de vurguladığımız şu temel sebeplere dayandırmaktadır:
"O yıllarda totaliter rejim modası salgın halindeydi. Almanya, İtalya, Rusya ve Japonya gibi dev memleketlerin yanısıra İberik Yarımadası'nda ve Orta Avrupa'da irili ufaklı bir sürü para-faşist rejim kurulmuştu. Ufukta belirmeye başlayan savaş bulutları çoğu milletleri koyun sürüleri halinde birer çobanın etrafında toplanmaya zorluyordu. Demokrasiye ihtiyarlamış, devrini yaşamış, verimsiz bir yönetim sistemi diye bakan aydınlar günden güne artıyordu. Bu genel eğilimin yanısıra, bizde, Cumhuriyet devrinin nimetlerinden yararlanan siyasal kadro, oldukça rahat bir geçim düzenine kavuşmuştu. İsmet İnönü'ye karşı direnecek olanlar rahatlarının kaçacağından korkuyorlardı. Onun için daha birkaç ay önce 'nefes alsın yeter, ölmesin' diye Atatürk'ün ömrüne dua edenler şimdi İnönü'yü 'Değişmez Başkanlığa' seçmekte birbirleriyle yarış ediyorlardı. Tüzük değişikliğine itiraz eden bir kişi çıkmadı. İtiraz etmek şöyle dursun, dünya şartları değişip de İsmet İnönü 'Millî Şeflik' ve 'Değişmez Başkanlık' payelerini kendisi üzerinden silkip attığı güne değin biz onu avuçlarımız patlayasıya alkışladık."
"İkinci Adam"
Kıymetli okurlarımız, Lacivert Dergi'nin 109.sayısında "Kemalist Bir Hareket: Kadro ve Kadrocular" başlıklı çalışmada, Kemalizm'i ideolojileştirme amacıyla ortaya çıkan Kadro hareketini incelediğimizi hatırlayacaktır. Atatürk'ten beklediği desteği göremediği için iki yıl içinde sona eren bu hareketin en önemli isimlerinden olan Şevket Süreyya Aydemir, tarih külliyatımızın en önemli biyografik çalışmalarından sayılan İkinci Adam adlı eserinde, İnönü'nün "Millî Şefliğini" şu şekilde tanımlamaktadır:
"Normal bir demokraside devlet başkanının vazife ve hizmet sınırlarını kanunlar ve şekiller tayin eder. Bu sınırlar ve şekiller içinde bir devlet başkanı, ne bir millî kahraman, ne de bir millî şeftir. O sadece, kanunların ve şekillerin emrinde bir reisicumhurdur. Fakat bir ülke, eğer bir devrim geçirmiş ve bu devrim eğer henüz son sözünü söylememişse, o ülkede 'kahramanlar devri' sona ermemiş demektir. O zaman ve bu şartlar içinde, o devrimin tarlasını hazırlayan, tohumlarını saçan ve bu tohumların ilk mahsullerini devşiren bir millî şef, sadece bir reisicumhur değil, bir önderdir. Ya da bizim Millî Mücadelemizde olduğu gibi, bir 'Tek Adam'dır. Böyle bir 'Tek Adam'ın yerini alan 'İkinci Adam'a ise tarihin yüklediği büyük bir vazife ve sorumluluk vardır. Başlanılan devrimleri devam ettirmek ve onları ikmal etmek.
İnönü, devlet başkanlığında Atatürk'ün yerini aldığı zaman, bu vazifeye normal bir demokrasi nizamı içinde bir 'şekil adamı' olarak gelmediğini gösteren bir davranışla başladı. Parti Kurultayında, kendisi, 'Millî Şef ve CHP'nin Değişmez Genel Başkanı' olarak ilân edildi. Bunun olağanüstü bir manası olması lâzımdı. Çünkü 'Millî Şef' normal bir demokrasi nizamının taşıyabileceği bir otorite değildi. Millî Şeflik, ancak şeflik sisteminin bir üstün iradesi olabilirdi. Şeflik sistemi ise, ancak otoriter bir rejim biçimidir. Böyle bir rejim, şekiller ne olursa olsun, çoğunluğun iradesini azınlığın iradesine bağlayan bir kahraman idaresi demektir."
Özetle, "İnkılâp ve Kadro" adlı eserinde, demokrasiye "milletlerin güncel ihtiyaçlarını karşılamayan eskimiş bir ideoloji" olarak değerlendirecek kadar mesafeli olan Şevket Süreyya bile İnönü'nün "Millî Şefliğini" anti-demokratik buluyordu.
Gerek Nadir Nadi'nin gerekse Şevket Süreyya Aydemir'in "Millî Şef" süreciyle ilgili eleştirileri isabetlidir. Çünkü her iki yazar da hem örneğin banknotlara Atatürk'ün fotoğrafı yerine İnönü'nün fotoğrafının basılması gibi radikal gelişmeleri görmüş hem de eserlerini İnönü'nün siyasî gücünün iyice zayıfladığı 1960'ların ortasında yayımlamıştır. Yani artık ondan eskisi gibi "çekinmelerine" ya da onu "avuçları patlayana kadar alkışlamalarına" gerek yoktur.
Millî Şef'in sonu
İnönü'nün "Millî Şef"liği, II. Dünya Savaşı yıllarında, örneğin bir savaş ekonomisi uygulamasından çok daha fazlası olan Millî Korunma Kanunu gibi düzenlemelerle daha da pekişti. Türkiye'nin savaşa katılmayarak bu büyük yıkımın dışında kalmayı başarması, Almanya ile Sovyetler Birliği Türkiye sınırlarında savaşırken ulusal birliğin sağlanması gibi öncelikler, bu gerçeği savaş bitene kadar başarıyla gizledi.
Ancak savaş bittiğinde, dünya artık bambaşka bir yerdi. Tek partili otoriter rejimlerin yenilmesi, çok partili demokrasilerin hâkim olduğu yeni bir küresel trend başlatmıştı. Ayrıca Sovyetler Birliği'nin toprak talepleri, İnönü'yü, bu çok partili demokrasi trendinin lideri konumundaki ABD ile yakınlaşmaya zorluyordu.
7 Ocak 1946'da Demokrat Parti kurulduktan sonra, "Millî Şef"lik artık tartışılabilir bir konu oldu. Bu unvanın yeni konjonktürde kendisi için artık yalnızca yük olduğunu bilen İnönü'nün onayıyla, 10 Mayıs 1946'da toplanan CHP İkinci Olağanüstü Kurultayında Millî Şef ve Değişmez Genel Başkanlık kaldırıldı.
İnönü, sonuçları "açık oy-gizli sayım" ile belirlenen 21 Temmuz 1946 Seçimlerini saymazsak, normal demokratik kriterlere en yakın olan ilk seçimleri 14 Mayıs 1950'de kaybetti. CHP Genel Başkanlığından istifa etmek zorunda kaldığı 1972'ye kadar bir daha hiç tek başına iktidar olamadı. Hatta 27 Mayıs 1960 darbesinin gölgesindeki 1961 Seçimleri sayılmazsa seçim de kazanamadı. Millî iradenin az ya da çok iktidarın seçimine yansıdığı çok partili sistem, tartışmasız şekilde "Millî Şef" ve döneminin sonu oldu.