Yapay zekâ çağında egemenlik ve ötesi

Erman Akıllı 16 Eylül 2026, Çarşamba
Uluslararası sistemde yeni bir algoritmik tahakküm biçiminin ortaya çıktığını söylemek abartılı olmayacaktır. Teknokutup dünya düzeninin gerçekliğinde güç artık veri merkezlerinde, algoritmik mimarilerde, model eğitim setlerinde ve platform görünürlüğünde de yoğunlaşıyor.

1950'lerin ortasında John McCarthy ve arkadaşları "yapay zekâ" kavramını ilk kez telaffuz ettiklerinde, muhtemelen insan zekâsını taklit edebilen makineleri tahayyül etmişlerdi. Fakat bugün geldiğimiz noktada yapay zekâ, yalnızca teknik bir kavram olmanın çok ötesine geçmiş; uluslararası sistemin güç dağılımını, bağımlılık ilişkilerini ve egemenlik tartışmalarını yeniden şekillendiren stratejik bir kapasiteye dönüşmüş durumda. Bu nedenle McCarthy ve arkadaşlarının, 1950'lerin penceresinden bakarak, yapay zekânın teknokutup dünya düzeninde bir rekabet, denetim ve hatta tahakküm aracına evrileceğini öngörmeleri herhalde mümkün değildi.

30 Kasım 2022'de kamuoyunun kullanımına açılan ChatGPT, henüz iki ay gibi kısa bir süre içinde 100 milyon aylık aktif kullanıcıya ulaşarak yalnızca teknoloji dünyasında değil, küresel kamuoyunda da büyük bir kırılma anına işaret etti. Bu yoğun ilgi, daha sonra benzer büyük dil modellerinin ve üretken yapay zekâ uygulamalarının kamuoyuna açılmasıyla çarpan etkisi oluşturdu, yapay zekâyı dar bir teknik tartışmanın ötesine taşıyarak toplumsal, ekonomik ve jeopolitik bir mesele haline getirdi.

Bu bağlamda bugün dünya genelinde birçok insana "Yapay zekâ nedir?" sorusu yöneltildiğinde, büyük ihtimalle zihinlerde ilk belirecek imge, girilen sorulara ya da promptlara cevap veren sohbet robotları olacaktır. İlk bakışta bu tablo oldukça masum, gündelik ve risklerden arındırılmış gibi görülebilir. Oysa 21. yüzyılın gerçekliği bize bunun çok daha ötesinde bir manzara sunuyor. Yapay zekâ artık yalnızca insanlara metin üreten, sorulara cevap veren ya da belirli iş süreçlerini kolaylaştıran bir dijital araç değil. Aksine, yazılım mimarilerinden donanım altyapılarına, veri merkezlerinden yarı iletken tedarik zincirlerine, algoritmik karar alma süreçlerinden askeri ve diplomatik kapasitelere kadar uzanan geniş bir alanda uluslararası sistem üzerinde doğrudan etki üreten stratejik bir güç unsurudur.

Egemenlik nedir?

Devletler açısından bakıldığında, yapay zekânın yükselişi en temelde "egemenlik" kavramını yeniden düşünmeyi zorunlu kılar. Daha doğru bir ifadeyle, 21. yüzyılın beraberinde getirdiği yeni meydan okumalar karşısında egemenlik artık yalnızca fiziksel sınırların korunmasıyla açıklanabilecek bir kavram olmaktan çıktı. Yapay zekâ bu yeni zeminde devletler için önemli fırsatlar sunduğu kadar, derin ve yapısal riskleri de beraberinde getiriyor.

Yüzyıllar boyunca egemenlik, büyük ölçüde fiziksel sınırlar, toprak bütünlüğü ve bu sınırlar içerisinde nihai karar alma gücüyle birlikte düşünüldü. Ancak yapay zekâ çağında şu temel soruyu sormak artık kaçınılmazdır: Egemenlik hâlâ yalnızca fiziksel sınırlarla mı ilgilidir? Günümüz teknokutup sisteminde kendi verisine hükmedemeyen/kontrol edemeyen, kendi algoritmasını ve modelini geliştiremeyen, kritik dijital altyapılarını dışa bağımlı biçimde sürdüren ve en önemlisi kendi yarı iletken kapasitesini inşa edemeyen devletler ne ölçüde tam egemen sayılabilir?

Başka bir ifadeyle, veri akışlarının, bulut altyapılarının, yapay zekâ modellerinin ve çip tedarik zincirlerinin birkaç küresel teknoloji gücünün kontrolünde yoğunlaştığı bir dünyada, egemenlik artık yalnızca sınır güvenliği meselesi değildir. Egemenlik aynı zamanda veri üzerinde tasarruf edebilme, algoritmik karar süreçlerini denetleyebilme, kritik dijital altyapıları koruyabilme ve teknolojik bağımlılık ilişkilerini yönetebilme kapasitesidir.

Bu nedenle yapay zekâ çağında egemenlik tartışması, klasik uluslararası ilişkiler literatürünün alışık olduğu toprak, sınır ve askeri kapasite eksenini aşmakta; dijital özerklik, algoritmik egemenlik, veri güvenliği ve teknolojik bağımlılık gibi yeni kavramlarla birlikte yeniden tanımlanmaktadır. Teknokutup dünya düzeninde devletlerin karşı karşıya olduğu temel mesele, yalnızca yapay zekâyı kullanıp kullanmamak değildir. Zira artık asıl mesele, yapay zekâyı kimin geliştirdiği, hangi verilerle eğittiği, hangi altyapılar üzerinde çalıştırdığı, hangi normatif çerçeveyle yönettiği ve bu teknolojinin devletlerin stratejik karar alma süreçleri üzerinde nasıl bir bağımlılık ilişkisi ürettiğidir.

İkinci bir gerçeklik katmanı

Yapay zekâ çağında en kritik meselelerden biri, bu teknolojilerin ne yaptığı değil, hangi veri havuzlarından beslendiği, hangi bilgi evreni içinde eğitildiği ve hangi hakikat tasavvurunu yeniden ürettiğidir. Son yıllarda internet ve sosyal medya kullanımına ilişkin yayımlanan istatistikler, meselenin ölçeğini anlamak açısından oldukça çarpıcıdır. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu artık dijital ekosistemin doğrudan bir parçası haline gelmiş durumda. 2025 itibarıyla dünya genelinde internet kullanıcılarının sayısı 5.5 milyarın üzerine çıkarken, sosyal medya kullanıcı kimliklerinin sayısı da 5.2 milyarı aştı. Bu tablo bize şunu gösteriyor: İnsanlığın önemli bir kısmı artık yalnızca fiziksel dünyada değil, aynı zamanda dijital platformların, algoritmik akışların ve veri temelli etkileşimlerin şekillendirdiği ikinci bir gerçeklik katmanında yaşıyor.

Bir diğer dikkat çekici husus ise dijital içerik üretiminin baş döndürücü hızıdır. İnternette dolaşıma giren veri, görüntü, metin, ses ve video miktarı her geçen gün katlanarak artıyor. Bu durum, yalnızca bilgiye erişim imkânlarını genişletmekle kalmıyor; aynı zamanda doğru ile yanlışın, gerçek ile kurgu olanın, hakikat ile manipülasyonun birbirine karıştığı çok daha kırılgan bir enformasyon ekosistemi üretiyor. Dolayısıyla internet kullanıcılarının ve dijital içerik hacminin bu denli artması, yukarıdaki satırlarda değinilen yapay zekânın gündelik kullanımı gerçeğiyle birleştiğinde, çok daha büyük ve yapısal riskleri beraberinde getiriyor.

Büyük dil modellerinin en önemli vaadi, kendilerine yöneltilen sorulara ya da girilen promptlara, önceden eğitildikleri veri kümeleri temelinde, doğal dil işleme yöntemlerinin gelişmiş kapasitesi sayesinde anlamlı cevaplar üretebilmeleridir. Buraya kadar mesele ilk bakışta teknik ve hatta masum görünebilir. Zira ideal bir dünyada bu modellerin doğru, güvenilir ve gerçek verilerle eğitilmesi beklenir. Ancak asıl soru tam da burada ortaya çıkıyor: Eğer bu modeller yanlış, sahte, manipüle edilmiş ya da maksatlı biçimde üretilmiş verilerle eğitilirse ne olur?

Bu soru, yapay zekâ çağının en kritik egemenlik ve güvenlik sorularından biridir. Çünkü büyük dil modelleri yalnızca mevcut bilgiyi işleyen araçlar değildir; aynı zamanda bilgiyi yeniden üreten, çoğaltan, farklı dillere aktaran ve toplumsal dolaşıma sokan sistemlerdir. Özellikle internette dolaşımda olan içeriklerin çok büyük bir hızla üretildiği ve bu içeriklerin önemli bir kısmının denetimsiz biçimde yayılabildiği düşünüldüğünde, bu modeller üzerinden gerçekleştirilecek içerik üretiminin denetimi hayati önem taşımaktadır.

Buradaki temel vurgu, basit bir bilginin yanlış aktarılması ya da gündelik bir haberin çarpıtılması değildir. Mesele bundan çok daha derindir. Devletler açısından bakıldığında tarihsel gerçeklerin çarpıtılması, milli hafızanın hedef alınması, toplumsal kutuplaşmanın derinleştirilmesi, bilinçli yalan ve iftiralarla hakikatin üzerinin örtülmesi pekâlâ bu modeller aracılığıyla sistematik biçimde gerçekleştirilebilir. Üstelik bu içerikler herhangi bir dil engeline takılmadan saniyeler içerisinde farklı dillere çevrilebilir, yine yapay zekâ teknolojileri aracılığıyla görselleştirilebilir, seslendirilebilir, videolaştırılabilir ve sosyal medya platformlarına servis edilebilir.

Epistemik bağımlılık

Bu noktada risk yalnızca yanlış bilginin üretilmesi değildir. Asıl risk, yanlış bilginin algoritmik olarak görünür kılınması, hakikatin ise sistematik biçimde görünmezleştirilmesidir. Bir başka ifadeyle, kötücül aktörler tarafından üretilen manipülatif içerikler dijital platformlara yerleştirildiğinde, sosyal medya algoritmaları bu içerikleri etkileşim, trafik ve görünürlük mantığı üzerinden küresel çapta dolaşıma sokabilir. Böylece hakikat, kendi doğruluğundan dolayı değil, algoritmik görünürlük yarışını kaybettiği için geri plana itilebilir.

Bu tehlike, yapay zekâ çağında veri zehirlenmesi meselesini yalnızca teknik bir siber güvenlik problemi olmaktan çıkarıyor; onu doğrudan uluslararası ilişkiler, kamu diplomasisi, stratejik iletişim ve egemenlik meselesine dönüştürüyor. Çünkü büyük dil modellerinin hangi verilerle eğitildiği, devletlerin kendilerini, tarihlerini, toplumlarını ve dış politika pozisyonlarını küresel bilgi ekosisteminde nasıl temsil ettikleriyle doğrudan ilişkilidir. Eğer bir devletin tarihsel tezleri, diplomatik pozisyonları, milli meseleleri ya da toplumsal hassasiyetleri küresel dijital veri havuzlarında yanlış, eksik veya çarpıtılmış biçimde yer alıyorsa, bu durum zamanla yapay zekâ sistemlerinin ürettiği cevaplara da yansıyacaktır.

Bu nedenle yapay zekâ çağında uluslararası sistemde yeni bir algoritmik tahakküm biçiminin ortaya çıktığını söylemek abartılı olmayacaktır. Zira yapay zekâ teknolojilerini geliştiren aktörlerin sayısı sınırlıdır; bu teknolojilere yön veren veri altyapıları, bulut sistemleri, çip tedarik zincirleri ve model mimarileri ise daha da dar bir küresel güç merkezinin kontrolündedir. Teknokutup dünya düzeninin gerçekliği tam da burada görünür hale geliyor. Güç artık yalnızca askeri üslerde, enerji hatlarında ya da finansal merkezlerde değil; veri merkezlerinde, algoritmik mimarilerde, model eğitim setlerinde ve platform görünürlüğünde de yoğunlaşıyor.

Her geçen gün uluslararası sistemde dijital asimetri daha belirgin hale geliyor. Bazı aktörler yapay zekâ modellerini geliştiren, eğiten ve küresel ölçekte dolaşıma sokan konumdayken; diğerleri bu sistemlerin ürettiği bilgi evrenine bağımlı hale geliyor. Bu bağımlılık yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda epistemik bir bağımlılıktır. Yani mesele yalnızca başkasının teknolojisini kullanmak değildir; başkasının tanımladığı bilgi düzeni içinde kendini anlatmaya çalışmaktır.

Algoritmik tahakküm nasıl kırılır?

Bu çerçevede, algoritmalara hükmedenlerin hakikati karartmaya yönelik adımlar atmasına engel olacak alternatiflerin geliştirilmesi artık stratejik bir zorunluluktur. İşte tam da bu noktada, T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından hayata geçirilen Türkiye Yapay Zekâ Kalkanı girişimi son derece kritik bir anlam kazanıyor. Zira bu girişim, yapay zekâ çağında hakikatin korunmasını yalnızca iletişim politikası ya da dezenformasyonla mücadele başlığı altında ele almıyor; aynı zamanda dijital egemenlik, veri güvenliği ve algoritmik bağımsızlık çerçevesinde konumlandırıyor.

Başkanlık bünyesindeki Dezenformasyonla Mücadele Merkezi tarafından yayımlanan Dezenformasyonla Mücadele Bültenleri'nin büyük dil modelleri için referans veri setlerine dönüştürülmesi, bu açıdan oldukça stratejik bir adımdır. Çünkü büyük dil modellerinin doğru, güvenilir ve teyit edilmiş veriyle beslenmesi, yalnızca teknik bir iyileştirme meselesi değildir. Bu, aynı zamanda Türkiye'nin hakikatini, tarihsel tezlerini, diplomatik pozisyonlarını ve toplumsal gerçekliğini küresel dijital bilgi ekosisteminde koruma iradesidir.

Bir başka ifadeyle, nasıl ki veri zehirlenmesi yapay zekâ sistemlerinin yanlış, sahte ya da manipüle edilmiş içeriklerle kirletilmesi anlamına geliyorsa; Türkiye Yapay Zekâ Kalkanı da bu zehirlenmeye karşı bir tür veri bağışıklığı üretme girişimi olarak okunmalıdır. Bu bağlamda Türkiye, yalnızca dezenformasyona tepki veren bir aktör konumunda değildir. Aksine, yapay zekâ sistemlerinin beslendiği bilgi evrenine doğru, doğrulanmış ve kurumsal olarak güvenilir veri sağlayan normatif bir aktör olarak öne çıkmaktadır.

Bu yönüyle Türkiye Yapay Zekâ Kalkanı, uluslararası sistemde giderek derinleşen algoritmik tahakkümün kırılması açısından da önemli bir potansiyel taşımaktadır. Çünkü teknokutup dünya düzeninde asıl mesele, yalnızca yapay zekâ teknolojilerine erişmek değil; bu teknolojilerin hangi verilerle eğitildiği, hangi hakikat rejimini yeniden ürettiği ve hangi aktörlerin sesini görünür kıldığıdır. Eğer modeller yalnızca belirli güç merkezlerinin ürettiği veri evreniyle beslenirse, küresel bilgi düzeni de aynı merkezlerin bakış açısını çoğaltmaya devam edecektir. Türkiye'nin bu alandaki girişimi ise bu tek yönlü bilgi akışına karşı alternatif, güvenilir ve egemen bir veri zemini oluşturma arayışıdır.

Bu yönüyle Türkiye'nin ortaya koyduğu vizyon, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın "Daha adil bir dünya mümkün" söyleminin dijital çağdaki en somut karşılıklarından biri olarak okunmalıdır. Çünkü yapay zekâ çağında adalet, yalnızca devletlerarası güç dengesinin daha hakkaniyetli kurulmasıyla değil, aynı zamanda hakikatin algoritmik tahakküm karşısında korunmasıyla da mümkündür. Eğer küresel yapay zekâ düzeni yalnızca belirli aktörlerin verileri, modelleri ve platformları üzerinden şekillenecekse, bu durum kaçınılmaz olarak yeni bir dijital eşitsizlik ve epistemik bağımlılık üretecektir. Türkiye Yapay Zekâ Kalkanı ise tam da bu noktada, hakikatin savunmasız bırakılmadığı, doğru bilginin görünür kılındığı ve dijital egemenliğin küresel adalet arayışıyla birlikte düşünüldüğü yeni bir yaklaşımın habercisidir. Bu nedenle Türkiye'nin yapay zekâ vizyonu, yalnızca ulusal bir güvenlik refleksi değil; daha adil, daha dengeli ve daha insani bir dijital dünya düzeni arayışının da stratejik ifadesidir.

*Prof. Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü

X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.