Çocuksuzluk modası ve antinatalizm
Zygmunt Bauman, "akışkan modernite" demişti. Akışkan zamanlarda ve her şeyin akışkan hale dönüştüğü kimliklerdeyiz: "Erkeğim ama kadın hissediyorum, Transım ama kadınım, Panseksüelim her şeye arzu duyuyorum, Trans çocuklar vardır, 8 kedim var ve onların annesiyim, LGBT, hatta LGBTQIA ...VYZ cinsiyet kimleri vardır" vs. "Kartal gibi uçmak istiyorum, o halde ben kartalım" mantığında düşüncelerin hepsi… çünkü bu sürekli türeyen kimlik tanımlarının sonu yok. Bauman'ın "akışkan" dediği yere böyle böyle geldik işte. Queer teori de cinsiyet kimliklerinde tam da bunu istiyordu. Her şey bu kadar göreceli, sübjektif, akışkan değil öyle. Kavramlar bu kadar akışkan hale gelirse her şeyin içi boşalır, yozlaşır, asimile olur. Oluyor ve oldu. Her şey asimile olurken bundan aile de nasibini aldı, yeni yeni türedi aile biçimlerimiz var artık: Kedi köpek ebeveynliği, LGBT ebeveynliği, narsist ebeveynlik, çocuksuzluk (childfree) ve antinatalizm ideolojileri.
Çocuksuzluk propagandası ve kedi köpek ebeveynliği
Çocuksuzluk propagandasından bahsetmiştik. Türkiye'de doğurganlık hızı, 2014 yılından 11 yıldır aralıksız düşüyor ve 2030'a kadar, 25-44 yaş arası kadınların neredeyse yarısı sıfır çocuk sahibi ve bekâr olması öngörülüyor. Erkekler üzerine yapılan başka bir araştırmada ise sperm sayılarının yüzde 51,6, testosteron seviyelerininse yüzde 60 oranında düştüğünden bahsediliyor. Bu korkunç düşüş oranlarının ekonomik sebepler, çalışma ve mesai şartları zorluğu gibi sayısız nedeni varken ve bu düşüş üzerine çok şeyler yapılması gerekirken bir de çocuksuzluk propagandası var.
En popüler ve çarpıcı bir algı çalışması örneği anneler günü temalı bir reklamda köpek annesi temasını kullanan bir beyaz eşya markası reklamıydı. Hayvanseverlik güzel bir şey, evet ama hayvanlar için 4 Ekim gibi özel bir gün zaten varken neden anneler gününde bile ısrarla kedi-köpek anneliği vurgusu yapılıyor? Elbette insanlar hayvanlarıyla her tür sevgi bağını gönüllerince ve keyfince kurabilir. Ama çocuk artış hızını düşünün tarihin en korkunç seviyesine gerilediği böylesi zamanlarda, BBC gibi küresel haber sitelerinin bile kendi ülkesine çocuk teşvik eden, Türkiye'ye ise aksini güzelleyen propagandaları ortaya çıkmışken anneler gününde sayısız annelik teması yerine kedi-köpek anneliği vurgulu bir reklam asla bir reklamdan ibaret değildir.
LGBT ebeveynliği
Dijital medya ve popüler kültür aracılığıyla normalleştirilen yeni aile ve kimlik modelleri, toplumların geleneksel değer anlayışlarıyla ciddi bir gerilim yaşatıyor. Onlardan biri de LGBT ebeveynliği. Modern dünyada özgürlük söylemi altında ilerleyen birçok dönüşümün, çocukların ihtiyaçları ve psikolojik gelişimleri üzerindeki etkisi üzerine sayısız risk varken; erken yaşta LGBT kimlik yönlendirmeleri, dijital kültürün hızıyla giderek daha görünür hâle gelerek sayısız ciddi etik tartışmayı ve sorunu da beraberinde getiriyor.
En trajik örneklerinden biri Kanada'da çoklu ilişki(!) içinde üç erkeğin bir kız çocuğunu evlat edinme haberiydi. Üç adamla beraber annesiz büyütülecek bir kız çocuğu… Başka bir haberde ise anne diye ağlayan bir bebeği gülerek kayda alan iki evli erkeğin(!) videosu dolaşımdaydı. Bütün yaşam boyunca izi silinemez bir istismar, hayat istismarı bu. O bebeğin anne sütüne, anne göğsüne, anne kokusuna ihtiyacı var. Trans çocuklar, cinsiyetsizlik propagandası, eşcinsel evlilikler, LGBT çiftlerin çocuk edinme süreçleri ve beraberinde getirdiği sayısız cinsiyet kimliği krizi... Küresel LGBT lobisi ve propagandası asla eşcinsel bireylerin haklarına saygı bağlamında kalmıyor.
Narsist ebeveynlik ve egoizm şiddeti
Ve egoist kişisel gelişimcilik furyasıyla yükselen narsist ebeveynliği ve getirdiği kaçınılmaz egoist şiddet. Egoist kişisel gelişimci dil tehlike arz edecek boyuta geldi artık. "Aman canım daha çocuk o", "Aman canım özgüveni zedelenmesin" diyen o "aman canımcılık", can alacak hale geldi artık. Narsisizm çağındaki Z ve Alfa kuşağı kendi egoist şiddetini üretti. Basına bile sürekli yansıyan suça sürüklenen çocuk(!) cinayetleri de bu kuşakların marazlı karakteristiğinin sonucu. Önlem alınmazsa kendinden sonra gelen kuşakları da olumsuz etkileyecek.
Gündeme damgasını vuran okul katliamları Şanlıurfa ve Kahramanmaraş saldırılarının bir yüzü de buydu. Apaçık psikolojik müdahale ve resmi prosedür işletilmesi gereken çok ciddi bir vakanın; "Bizim çocuğumuz zeki ve özel, sorunlu değil" egoizmi ve ebeveynlerinin bürokrasi gücü ile sümen altı edilişi yüzünden 9 masum çocuğun katledilmesi… Bu olayın en trajik yanı buydu. Okul güvenliği önemleri, 16 yaş altına sosyal medya yasağı, ebeveyn denetimli kontrollü içerik, şiddet yanlısı her tür yapım denetimi ve en önemlisi çocuk/ergen nüfusa sağlıklı idoller sunmak... Yapılacak çok şey var. Okul, hayatımızın ilk ve en önemli müessesesi. Acilen bu konuda yeniden düzenlenmeler yapılması, okul müessesesine, kurallara, cezai yaptırımlara ve öğretmene iade-i itibar yapılması gerekiyor.
"Dünya zaten acı dolu, neden çocuk getireyim?"
Erkeklik, kadınlık, annelik, babalık… Bu zamanlarda en muteber şey; kavramların içini boşaltmak, sınırları silmek, her tanımı akışkanlaştırmak. Ama bir sorun var. Kavramlar bu kadar akışkan hale gelince her şeyin içi boşalıyor, yozlaşıyor, asimile oluyor. Ve bu akışkanlık içinde en çok eriyen kavramlardan biri aile oldu.
Akademik literatürü karıştırdığımızda Türkiye'de son dönemde bu konuda yapılan bir araştırma karşımıza çıkıyor. 2022'de Reddit platformu özelinde yürütülen araştırmada (2022, P. Önder Erol ve A. Zor) içeriklerin yüzde 24'ünün "Dünya zaten acı dolu, neden çocuk getireyim?" teması üzerine kurulduğunu, yüzde 27'sinin ise üremenin doğrudan gereksiz ya da bencilce bir eylem olduğunu öne sürdüğünü ortaya koyuyor. Yani sosyal medyada dolaşan bu içeriklerin yarısından fazlası ya çok fazla kötücül ya da kör bir vicdan-etik suçlaması üretmektedir. Ve bu söylem bireyi çocuksuzluk düşüncesine sürükleyebiliyor daha da önemlisi, ölme hakkı ve isteği bağlamında varoluşsal bir karamsarlığa sürüklüyor. Var oluş apaçık kötüleniyor.
Türkiye son yıllarda tarihinin en kritik demografik eşiğinde duruyor. Nüfus artış hızı 2021-24 yılları arasında büyük bir düşüş gösterdi. Batı bu eşiği yarım asır önce geçmişti. Biz şimdi oradayız. Nesil, yalnızca doğurganlık hızı değildir. Nesil, aktarımdır. Dil aktarımı, değer aktarımı, sevgi aktarımı, anlam aktarımı. Bir toplum nesil üretmekten öylece vazgeçemez. Nüfusun eksilmesine göz yumarsa bir toplum kendi gelecek tasavvurundan da vazgeçmiş olur. Cinsiyet kimliğindeki bu ideolojik bulanıklık, aileyi doğal zemininden koparıyor. Sosyolojik bir teori olan "demografik geçiş" kavramı bu konuda açıklayıcı bir kavramdır. Demografik geçişini tamamlamış toplumlarda çocuğun önemli olduğu geleneksel yapı ebeveynin önemli olduğu, yani çiftin kendi hazlarını ve özgürlüklerini önemsediği bir yapıya evriliyor. Özgecilikten bencilliğe geçiş... Çocuk, kişisel tatmini tehdit eden, hazları erteleyen ekonomik bir yük olarak konumlanıyor zihinlerde. Bu sosyolojik açıdan bir kırılmadır.
Antinatalizm-childfree tartışmaları
Antinatalist (doğum karşıtı) söylemlerin etik kartonlara sarılı derme çatma korkaklığı ve dünyaya gelmenin kötü bir şey olması çığırtkanlığı… Hepsinin ortak bir paydası var: Bireyi merkeze alan ve çocuğu bu merkezden silen bir dünya tasavvuru. Batı bu yoldan geçti ve şimdi bir demografik çöküş ile karşı karşıya. Akışkan zamanlarda, dijital çağda, şeffaflık ve risk toplumunda, post-truth çağında ya da yapay zekâ asrında, hakikat yalnızca bir çocuğun açlıktan ağlaması. Onu sahte hiçbir özgürlük söylemi, hiçbir haz, hiçbir bireysellik, hiçbir modernite, hiçbir teori doyuramaz.
Ne var ki antinatalizme yatkın olanlar toplumun üst sınıfı, eğitimli kesimi, kadınlar ve diğer insanlara güvenemeyen pesimist bireyler. Childfree (Çocuksuz) bireylerin eğitim ve gelir düzeyleriyle kayda değer bir fark yok. Dolayısıyla bu salt ekonomik bir tercihten öte ideolojik bir duruş. İnsanlar çocuk yapamadıkları için değil, yapmak istemedikleri için bu kararı alıyorlar. Ve bu istememekler kültürel bir hal alıyor. Bu da kültürün çevresini oluşturuyor. Bu kültürün en rafine silahı ise dili ele geçirmektir. "Özgürlük" deniyor, anneliğin yükü kastediliyor. "Bilinç" deniyor, çocuk yapmanın aptallık olduğu ima ediliyor. "Tercih" deniyor, toplumsal bir norm inşa ediliyor. Pronatalist yani çocuk sahibi olmayı destekleyen normlar sosyal medyada giderek daha fazla baskı altına alınıyor. Hatta daha da ötesi bu düşüncedekiler küçümseniyor, onlarla alay ediliyor.
Yaşasın yaşatmak!
Çocuk, tarihin ve geleceğin en büyük güvencesi. Geleceğe, hayata, anlama olan bir güven. Bir çocuğun gözündeki o ilk güven bakışına karşılık vermek, tarihin en kadim eylemidir. Filozof sıfatıyla kendine arama motorunda yer bulmuş David Benatar "hiç var olmamak daha iyidir" diyerek var olmanın etiğe aykırı olduğunu(!) ilan ediyor. Hiç var olmamak, çocuksuzluk, yaşamamak… Var olmanın, doğmuş olmanın sakıncası; ürememek güzellemecesi. Bütün bunların kibirli azınlık gruplarında kendine tek tük karşılık bulan entelektüel hezeyanlardan öte bir değeri yok. Bu yüzden "yaşamak umurumdadır" diyen şairden ilhamla taşan suların imkânına bir karşılık olarak ısrarla, ümitle çocuk demeliyiz. Gelenekten, gelecekten ve yaşatmanın ümidinden bir nefes dahi vazgeçmeden.