Optik sömürgecilik: Perde, beden ve zihin
Geçtiğimiz günlerde Enstitü Sosyal'in ev sahipliğinde İstanbul'da gerçekleştirilen World Decolonization Forum (Dünya Sömürgecilikten Kurtulma Forumu) ve bu entelektüel zemini estetik bir dille taçlandıran Dekolonize Film Günleri, son yirmi yılda sömürgeci sisteme karşı geliştirilen en dinamik eleştiri yöntemlerinden biri olarak gündeme taşındı.
Bu entelektüel uyanışı anlamak, Edward Said ile kurumsallaşan "Oryantalizm" eleştirisinden, bu eleştiriyi küresel kültür ve kimlik politikalarına yayan "Post-Kolonyalizm"e ve nihayetinde tüm bu mirası zihinsel bir bağımsızlık savaşına dönüştüren "Dekolonyalizm"e uzanan tarihsel izleği takip etmeyi mecbur kılıyor.
Edward Said'in açtığı yoldan, postkolonyalizm söylemini geliştiren Homi K. Bhabha ve Gayatri Chakravorty Spivak gibi isimler; 1980'lerin ve 90'ların entelektüel iklimine büyük katkı sağladılar. Günümüzde tartışmaların odağında yer alan Walter Mignolo ve Catherine Walsh gibi düşünürler ise bu teorik mirası bir adım öteye taşıyarak dekolonyalite (sömürgecilikten arınma) kavramının epistemik bir mücadeleyle küreselleşmesini sağladılar.
Bu ufuk bize, sömürgeciliğin yalnızca okyanus aşırı eski imparatorlukların bir tarih muhasebesi olmadığını, aksine görsel kültürde, zihinsel şemalarda ve gündelik bedensel pratiklerde yaşayan bir hayalet olduğunu bir kez daha hatırlatmış oldu. Sinema perdesi ise bu bağlamda, sömürgeci söylemin hem taşıyıcısı hem de panzehri olarak bu zihinsel yapının inşa edildiği ve söküme uğratıldığı en radikal cephelerden biri haline geldi.
Sömürgeci iktidarın narsisizmi
Peki, dekolonyal okulun işaret ettiği bu "zihinsel işgali" ve onun en mahrem alanı olan "bedeni", sinematografik düzlemde nasıl deşifre edebiliriz? Bu makro hedefin, yani zihni ve bedeni sömürgecilikten arındırma eyleminin mikroskobik işleyişini görebilmek için, post-kolonyal teorinin en sarsıcı söküm araçlarından birini sunan Homi K. Bhabha'nın analizine dönmek kaçınılmaz. Çünkü dekolonyal okul sömürgecilikten "nasıl çıkılacağının" stratejisini kurarken, Bhabha sömürgeci aklın zihinde ve bedende "nasıl yerleştiğinin" ve nerede açık verdiğinin kodlarını açığa çıkarır. Ona göre sömürgecilik ile modernite arasındaki ilişki, kendi içinde derin çatlaklar ve aşılması imkânsız felsefi çelişkiler barındırır.
Bu çelişkinin ve yapısal kaygının felsefi kökeni Aydınlanma düşüncesinde saklıdır. Modernite; rasyonalizm, insan hakları ve özgürlük gibi evrensel iddialar üzerine kurulmuşken, Avrupa bu "özgürlükçü" dünyayı kendi kıtasında var kılabilmek için eş zamanlı olarak dünyanın geri kalanını sömürmek zorundadır. Dolayısıyla sömürgecilik, sanılanın aksine modernitenin tarihsel bir sapması veya geçici bir kazası değildir. Aksine onun bizzat kurucu ortağı ve görünmez finansörüdür. Sömürgeci söylem, tüm retorik ve entelektüel gücünü bu yapısal ve ahlaki çatlağı gizlemek için harcarken aslında kendi içinde çelişkilerle doludur.
Bu çelişkilerin temelinde, sömürgeci iktidarın narsisizmi yatar. Normal şartlar altında sömürgeci güç (örneğin İngiltere veya Fransa), kendisini zaten "medeniyetin merkezi" ve "üstün olan" olarak konumlandırmıştır. Ancak bu egemenlik, sömürgeci için kendi kendine yeten bir mutlaklık taşımaz. Sömürgeci, bu üstünlüğünün ve "otantik" medeni kimliğinin sömürgeleştirdiği halklar tarafından kabul edilmesini, onaylanmasını, hatta onlar tarafından yazılıp tekrarlanmasını arzular.
İşte bu ötekinin onayına duyulan yapısal ihtiyacın somutlaştığı en net alan, Bhabha'nın literatüre kazandırdığı mimicry (taklitçilik) kavramıdır. Sömürgeci güç, kendi büyüklüğünü seyredeceği o sadık aynayı oluşturmak, yani sözde medenileştirme misyonunun bir parçası olarak yerliyi eğitmek, ehlileştirmek ve kendine benzetmek ister. Tıpkı İngiliz imparatorluk aklının Hindistan'da oluşturmaya çalıştığı "kültür olarak İngiliz, ten rengi ve beden olarak Hintli" olan yerel elit sınıf örneğinde olduğu gibi.
Fakat bu arzu, sömürgeci mekanizmayı felce uğratan devasa bir paradoksla karşılaşır. Eğer sömürge halkı tamamen rasyonel bir seviyeye ulaşırsa, sömürgecinin oradaki varlık meşruiyeti çökecektir. Bu sebeple sömürgeci, yerlinin kendisini taklit etmesini isterken, onun asla kendisiyle tam olarak eşitlenmesine izin vermemektedir. Yerli beden, sömürgeci hiyerarşinin devamı için her zaman bir eksiklikle malul bırakılmalıdır. Bhabha bu çözümsüz gerilimi şu formülle özetler: "Neredeyse aynı ama tam olarak değil" (Almost the same but not quite).
Elitlerin bakışı karşısında taşralı beden
Bhabha'nın kavramsallaştırdığı bu gerilim, Türk sinemasının modernleşme tecrübesini, beden politikalarını ve kültürel yarılmalarını okumak için de son derece verimli bir anahtar sunar. Türkiye doğrudan sömürgeleştirilmiş bir coğrafya olmasa da Batı merkezli modernleşme dalgasına kendi iradesiyle eklemlenmeye çalışan, dolayısıyla "kendi kendini uygarlaştırma" (self-colonization) refleksine sahip nevzuhur bir kültürel yapıda olmuştur. Türk sinemasında bu kırılma, kendini en belirgin şekilde beden üzerinden gösterir. Erken dönem Yeşilçam anlatılarından itibaren perdede arz-ı endam eden Alafranga/Batılılaşmış karakterler, tam olarak o akışkan ve tedirgin taklitçiliğin taşıyıcılarıdır.
Şerif Gören, Ömer Lütfi Akad veya Metin Erksan gibi sinemacıların kamerası, Batılı hayat tarzını ve dilini kuşanan ama o kimliğin içine hiçbir zaman tam olarak yerleşemeyen Türk insanının bedensel trajedisini kaydeder. Perdedeki bu modernleşmiş bedenler, Batılı normlara göre "neredeyse onun aynısıdır" ama tarihsel kodları gereği "asla tam olarak kendisi değildir." Özellikle 1970'lerin göç sinemasında ve toplumsal gerçekçi yapıtlarda beden, bu dekolonyal gerilimin doğrudan cephesi haline gelir. Köyden kente ya da Doğu'dan Batı'ya göç eden yerli beden, egemen modern bakışın altında, tıpkı Frantz Fanon'un tasvir ettiği gibi, bir nesneleşme süreci yaşar. Kentli elitlerin bakışı karşısında taşralı veya Doğulu beden; kaba, hantal ve disipline edilmesi gereken bir kütle olarak çerçevelenir. Daha yakın döneme, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz veya Emin Alper sinemasına geldiğimizde ise bu taklitçilik ve sıkışmışlık hali çok daha varoluşsal bir boyuta taşınır.
Batılı sinema formlarını en üst düzeyde kullanan bu yönetmenler, aslında tam da o formların sınırlarını ihlal ederek yerli bedenin melankolisini, suçluluk duygusunu ve o "tam olamamışlık" sancısını anlatırlar. Mesela Nuri Bilge Ceylan sinemasında karakterler artık "köyden kente geçemeyen" insanlar değildir. Çoğu da kültürel sermayesi yüksek, eğitimli, seküler, hatta küresel dile aşina insanlardır. Ama yine de bedenleri bu dünyaya tam yerleşmemiştir. Sürekli bir sıkışma, kendinden utanma, kendini performe etme hâli vardır. Yani eski Yeşilçam'daki "kravatı eğreti duran kaba adam" bugün "kendi cümlesi bile üzerine tam oturmayan entelektüel erkek"e dönüşmüş gibidir.
Sinema dili nasıl sömürgecilikten arınır?
Batılı sinema formlarının sınırlarını ihlal eden bu varoluşsal çizginin hemen yanı başında, doğrudan geleneksel ontolojiden ve yerli epistemolojiden beslenerek dekolonyal bir estetik inşa etmeye çalışan Semih Kaplanoğlu ve Derviş Zaim sineması da yer alır. Bu iki yönetmen, Batı merkezli rasyonalizmin ve onun sinematografik anlatı kalıplarının dışına çıkarak, bedeni ve mekânı sömürgeci/modern bakışın tahakkümünden kurtarmanın yapısal yollarını ararlar. Onların sineması, Batı'yı taklit etmekte ya da onunla reaksiyoner bir çatışmaya girmekte değil, yüzünü bütünüyle coğrafyanın kendi manevi ve görsel köklerine dönmekte bulur.
Semih Kaplanoğlu sineması, özellikle "Yusuf Üçlemesi" ve sonraki yapıtlarında, modernitenin parçaladığı, hızlandırdığı ve nesneleştirdiği insan bedenini yeniden yavaşlatarak dekolonyal bir müdahalede bulunur. Aksiyona, çatışmaya ve doğrusal zaman algısına yaslanan egemen Batı sinemasının aksine, Kaplanoğlu sineması kameranın sabitlendiği, zamanın ise dikey bir derinlik kazandığı tefekküre dayalı bir alan açar. Onun perdedeki karakterleri, rasyonel kararlar alan modern özneler olmaktan ziyade, rüyalarla, tabiatla, manevi işaretlerle ve sezgilerle hareket eden aşkın bedenlerdir.
Kaplanoğlu, Batı merkezli sinemanın "psikanalitik" beden okumaları yerine, bedeni tasavvufi bir varlık katmanına yerleştirmeyi dener. Buradaki beden artık modernitenin ürettiği o "tam olamamışlık" sancısıyla kıvranan bir kurban değildir. Tam tersine kendi fıtratına, toprağına ve ruhsal köklerine dönerek şifalanmaya çalışan bir varlıktır. Bu ise, sinema dilinin bizzat kendisinin sömürgecilikten arındırılma çabasıdır.
Derviş Zaim ise bu dekolonyal estetiği, doğrudan Osmanlı-Türk geleneksel sanatlarının görsel ve felsefi yapısını sinemaya tahvil ederek kurar. Cenneti Beklerken'de minyatür, Nokta'da hat, Gölgeler ve Suretler'de gölge oyunu (Karagöz) gibi geleneksel formları sinematografik birer anlatım aracına dönüştürür. Batı resmi ve sineması, Rönesans'tan bu yana "merkezi perspektif" üzerine kuruludur. Bu bakış açısı, dünyayı tek bir rasyonel gözün (izleyicinin/sömürgecinin) kontrolüne ve seyrine sunar. Zaim, minyatür sanatının merkezsiz ve çoklu perspektif anlayışını sinemaya taşıyarak Batı merkezli rasyonel optik hiyerarşini sorunsallaştırır. Onun sinemasında beden, minyatürdeki gibi kozmik bir nizamın, tabiatın ve geleneğin içindeki mütevazı bir parçadır.
Ekranda devam eden sömürgecilik
Bu noktada "Görseli nasıl dekolonize edebiliriz?" sorusu önemli bir soru olarak karşımıza çıkar. Aslında bu, görüntünün sadece bir seyir nesnesi değil, aynı zamanda sömürgeci epistemolojiye karşı epistemik bir cephe olduğunu kabul etmekle başlayacaktır. Filmleri dekolonyal hale getirmek, Batı sinemasının yüz yılı aşkın süredir bize "evrensel" diye dayattığı görsel grameri, anlatı yapısını ve zaman algısını birer mutlak hakikat olmaktan çıkarıp yerelleştirmekle mümkündür. Bir filmi sömürgeci bakıştan arındırmanın en temel yolu, senaryoyu kuran zihni ve perdedeki bedeni radikal bir dönüşüme uğratmaktan geçer.
Bu dönüşümün ilk adımı, çatışma, doruk noktası ve katharsis üzerine kurulu klasik Batı sinemasının anlatı mimarisini değiştirmeye çalışmakla başlayabilir. İkinci olarak, optik hiyerarşiyi yani "merkezi perspektifi" değiştirmek gerekir. İnsanı doğanın hâkimi değil, kozmik nizamın mütevazı bir parçası olarak çeken bir kamera, bakışı bizzat kendi teknik yapısı içinden sömürgecilikten arındırabilir. Son olarak, bedeni bir klişe ya da egzotik nesne olmaktan kurtarmak gerekir. Beden, Batılı psikanaliz teorisinin sınırlarına sıkıştırılmak yerine, bu toprağın irfanı, hafızası ve ruhsal deneyimleriyle hareket eden bir özne olarak yeniden inşa edilmelidir.
İstanbul'daki World Decolonization Forum'un ve Dekolonize Film Günleri'nin entelektüel yankısı, bize sömürgeciliğin sadece sınırlarda biten bir tarih olmadığını, sinemada ve ekran hiyerarşilerinde yaşamaya devam ettiğini göstermesi bakımından önemliydi. Dolayısıyla optik sömürgeciliği aşmak, sinemayı Batı'nın kurgu odalarında üretilmiş evrensel bir mutlaklık olarak görmeyi reddetmekten ve kendi kavramlarımızla düşünme, kendi estetiğimizle inşa etme cesaretini göstermekten geçecektir.