Bir unutma tarzı olarak beklemek: İstikbal üzerinden anı yönetmek ve mead teorisi
Umudu ilahi rahmetin insan aklındaki tecellisi sayan bir düşünce için 'beklemek', hali hazırdaki durumdan daha iyi bir hayat, daha iyi bir ahlak, daha iyi bir insanlık durumu olabileceğini ummak, yadırganacak bir hal değildir. İnsan umut eder, gelecek hakkında iyimser olur, bu sayede halihazırdaki durumunu değiştirmenin, günlük hayatın sıkıntılarının yol açtığı baskılardan kurtulmanın imkanlarını arar. Günümüzde bilhassa dine yönelik dile getirilen eleştirilerin bir kısmı beklentiye güçlü bir şekilde yer vererek, müminlerin geleceği bir kaçış alanı olarak görmelerine yol açmış olduğu iddiasıdır. Vakıa insan istikbali bir kaçış olarak telakki edebilir, daha doğrusu umudu bu kaçışın aracı kılabilir. Bu eleştiriler, sadece dindarlar için değil, beklenti ve umudun tahayyüle döndüğü bütün durumları yaşayanlar için geçerli olabilir. Öyle ki insan için istikbali beklemek, yaşadığı zamanı tedbir ve idare ettiği bir vasıta haline gelir, 'beklemek' -neyi beklediğinden bağımsız olarak-andaki hayattan bir şikayet aracı haline gelir.
Beklemenin insan üzerinde derin etkileri olan bir hususiyeti vardır, bunda kuşku yoktur. Beklemek, halihazırdaki durumun baskısından kurtulmanın bir yolu olduğu kadar toplumları idare edenler 'beklenti' üzerindeki vurgularıyla mevcut durumu yönetebilir, insanlara umudu göstererek anın baskısını yönetmek isterler. Hayat umutla kolaylaşır, umutla hayatın baskısı azalır, insan geçmiş ile gelecek arasında daha büyük bir yaşamın yolunu beklenti sayesinde fark eder.
Bununla birlikte istikbale dair hayaller kurmak ile istikbale umutla bakmak arasında bariz bir fark olmalıdır. Umudun hayalin bir tarzı olmasıyla zihnin ve ahlakın parçası olması arasındaki fark insanın yaşama sorumluluğunu idrakine bağlıdır. Tasavvuf bu iki durumu dikkatli bir şekilde ayırt edebilmiş, dikkatlerini umuda vererek tahayyülün bir kaçış olduğunu anlamışlardır.
Umudu hayale, beklentiyi araca dönüştürmek
İstikbaldeki varlığı tahayyül etmek, umudu bir hayal şeklinde yaşamak, vehim ve kuruntuyla anı tüketmek demektir. Böyle bir tahayyülde gidip gelmek, var olma bilincini zayıflatan bir zaaf halidir. Vehimde yaşamak, vehimlerle savrulmak, tıpkı yaşamayı mazide düşlemek gibi sorumluluktan uzaklaşmanın bir izdüşümüdür. İnsanın istikballe ilgili umudu hayale döndürerek gerçek olmayan bir şeyin peşinde koşması tul-ı emel yani kuruntuların uzatılması iken geçmişe sığınmak ise sufilerin 'bir ahlaki sorun' olarak kabul ettikleri nostaljidir. Her ikisi de aynı idraksizlikten ve ciddiyetsizlikten beslenir, her ikisi de aynı saik ile ortaya çıkar: anı bilememek, anda yaşamamak, anı ıskalayarak ve sorumluluğu üstlenmeyerek boşlukta kalmak.
O zaman beklenti hakkında bir durum tespiti yapmak gerekir: İnsan 'beklerken' vehimden mi hareket eder, bir düşünceden mi söz eder? Bunu anlayabileceğimiz ölçülerden birisi hali hazırdaki hayata dair yaklaşım, bu eksende dünyanın yorumu, insanın yaşama hakkındaki bilincidir.
İkinci mesele ise beklentinin günü yönetmek için bir araç olarak kullanılmasıdır. Gelecekten güç devşirmek, öteden beri bir kehanet aracı olarak kullanılmıştır. Bilhassa kahinler, onların destek verdikleri siyaset adamları ve yöneticiler, meşruiyet ve güçlerini gelecek hakkındaki bilgilerinden ve bu meyanda insanlara verdikleri umutlardan iktisap ede gelmişlerdir. Kehanet gelecekten güç devşirme sanatı olduğu kadar yöneticilerin onunla ilgisi de hâlihazırdaki durumu yönetmek, insanlara umut vererek yaşama güçlüğünü aşmak, iktidarlarını meşru kılmak amacına matuftur. İnsanlığın öteden beri başvurduğu bu yöntem, yani geleceği bir iktidar aracı olarak görmek alışkanlığı günümüzdeki toplumlar için de geçerlidir.
Bir çok toplumda ortaya çıkan 'megalo idea' arayışı bu yaklaşımın somut bir göstergesidir. Burada belirlenmiş bir tarih yoktur, varılabilecek bir takvim yoktur, sadece söylem vardır ve söylemin gerçekleşme ihtimali tartışma konusu edilmez. Hal böyleyken toplum böyle bir umut ekseninde birleşir, istikbalde 'daha büyük' hatta çok güçlü olacaklarına dair bir inançla günü yaşanabilir kılar. Öte yandan istikbaldeki herhangi bir tasavvur, geçmiş hakkındaki yorumdan -ki genellikle yanlış olduğu tespit edilebilecek bir tasavvurdur bu- beslenerek bir kader ve toplum tarihi olarak ortaya konulur. İstikbal gücünü köklerinden yani mazisinden alarak insanlar üzerinde etkide bulunur, bu sayede 'ideal' uzak geçmiş ile tarihi belirsiz bir istikbal de kurgulanır. Geçmiş ile gelecek, genellikle yapılan hataların bir cezası gibi yaşanan 'şimdiki zamanı' çevreler, daha iyi bir yaşam, daha bir hayatın yeri gösterilir.
Kıyamet teorisini düşünmek: Karamsarlık ve mead anlayışı
Dinlerin mebde ve mead teorileri özünde ayrımlar içerse bile benzeşen unsurlara dayanır. Bu durum kaynaktaki birlikten neşet edebileceği kadar dini düşüncelerin geliştiği belirli evrelerde önce Hristiyanlığın ardından da İslam'ın öteki dinlere etkisiyle ortaya çıkan müşterek tartışmalarla ilgilidir. İnsan cennette yaratılmış, itaatsizlik etmiş, cezalandırılmış, dünyaya gönderilmiş, dünyadaki yaşantısına göre ise tekrar cennette veya cehenneme gidecektir. Buradaki anlayışlar daha sonra dinlerde bir mebde ve mead teorisi şeklinde ortaya çıkmış, dünyanın fiziksel hayatının ötesinde insanın kaderini ve tarihini dikkate alan yorumlar ile var oluş açıklanmak istenmiştir.
Hristiyanlık ve Yahudilikte güçlü bir kıyamet ve son (mebde ve mead) teorisi yer alırken İslam'ın Sünni kanadında sistematik bir 'son' teorisi yoktur, en azından itikadın parçası olabilecek teoriden söz edilemez. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte makul nedenlerden biri, Sünni anlayışın özünde 'bireysel' dindarlık üzere kurulu olmasıdır. 'İnsan ölünce onun kıyameti kopar' sünni yorumda dindarlığın ana kısmını karşıladığına göre, insanın kendi dışındaki dünya hakkındaki bilgisinin az veya çok olması onun durumunu değiştirmeyecektir. Bu itibarla Sünni yorumda da kıyametten söz edilir, insanlığın istikbalde kötüye gidebileceği, en nihayetinde kıyametin 'makbul olmayan' zümreler üzerine kopacağı anlayışı vardır fakat baştan sona bütün dünyayı kapsayan bir tarih ve toplum teorisi söz konusu değildir.
O kadar ki kıyamet alametleri hatta Hz. Peygamber'in gelecek hakkındaki hadis-i şerifleri bile Müslüman âlimlerce farklı bir zeminde değerlendirilir, bunlar 'teori' oluşturacak şekilde yorumlanmaz. Buna mukabil İslam'ın Şia yorumunda öteki dinlere benzeyen güçlü bir mead teorisi vardır, üstelik dinin ve itikadın kurucu unsuru olmak üzere mezhebin ana omurgasını mead teorisi belirler. Sünnilik ile Şia arasındaki en ciddi fark, mebde-mead teorisinin dini anlayıştaki yeriyle ilgilidir. Sünnilikte dindarlığın zemininde bireysel bir dindarlık yer alırken Şia'da dindarlık bu mebde ve mead anlayışı ekseninde inşa edilir.
Üç dinden Yahudilikte istikbali beklemek
O zaman üç dinin durumunu tavsif etmek üzere şöyle demek gerekir: Hristiyanlık, Yahudilik ve İslam'da Şia'nın gelecekle ilgili güçlü tasavvurları varken onlara göre tarih belirli bir noktadan bir gayeye doğru akan nehirdir: tarih dünyanın da gidişatını belirlemek üzere insan davranışlarıyla belirlenir, dünyanın geleceği belirlenmiş kaderce şekillenir, halihazırda yaşayan insanlar da bizzat bu kaderin işçileri olmalıdır.
Yahudilikte mebde ve mead anlayışı daha doğrusu dünyanın kaderi seçilmiş halkın kaderinin parçası, hatta ihmal edilebilecek bir unsuru olarak görüldüğü için evrensel bir anlayış olarak telakki edilemez. Bu anlayış bir güvenlik şemsiyesi gibi 'halkı' koruma altına alır, dünyanın ahvaline mukabil seçilmiş halkın takip etmesi gereken bir güzergâh olarak ortaya konulur. Herkes neyin nasıl başladığını ve nereye doğru gidebileceğini biliyordur: çekilen sıkıntılar kadar yaşanan başarılar ezeldeki kaderin parçasıdır, bazen daha büyük hayrın gelebilmesi için halkın bir bölümü büyük sıkıntılar çekmelidir. Halkın değişmez ve geri döndürülemez bir kaderi vardır ve bu kader en azından işin ehli tarafından biliniyordur.
Bu itibarla beklemek tam anlamıyla bir Yahudi alışkanlığı olagelmiştir. Belki de Yahudilikte sorun tam olarak da burada tebellür eder: Mesih beklerler fakat Allah peygamber gönderdiğinde onu kabul etmezler, onunla savaşırlar veya ilahi kelamda denildiği üzere 'Sen ve rabbin gidin savaşın' diye ayak sürürler. Çünkü beklemek en nihayetinde neyi beklediğini unutturacak hale getirir insanları, bekleyerek insan gerçeklikten kopar, tahayyülde yaşamayı dünyada yaşamaya tercih eder. Günümüz için de bunu düşünmek mümkündür: Beklediklerini iddia ettikleri kurtarıcı gelse onu da tanımayacaklardır. Çünkü istikbali beklemek direnmek, güç devşirmek, bugünü yönetmek, daha çok da günü geçiştirme yöntemidir.
Hristiyanlık, Şia'nın bakışı
Hristiyanlıkta mebde ve mead bahsi başlı basına bir sorun olarak ortaya çıkar. 'Sorun' derken öteki dinleri dolaylı veya doğrudan etkileyen birtakım yanlışlar, zaaflar silsilesi olarak ortaya çıkan bir anlayışa işaret ediyoruz. Hristiyanlık kendi mead anlayışını İslam'ın üzerine bir yük olarak yüklemiştir, dinlere yönelik eleştirinin bir kısmı Hristiyanlığın iddialarından kaynaklanır. Hristiyanlıkta istikbali yorumlamak konusundaki vurgular o kadar beşeri, o kadar zaaflarla ve kaçışlarla doludur ki, modern insan bu yaklaşımın gerçeklikten kopmak olduğunu düşünmüş, inandırıcı görmemiştir.
İslam geleneğinde Şia'nın yaklaşımı da ciddi bir mebde ve mead teorisi olarak ortaya çıkmış, ilahi kitapta ve hadis-i şeriflerde yer alan bazı ifadeleri bu teori ekseninde yorumlamış, insanlığın istikbalde varabileceği "ikinci asr-ı saadet" mezhebin ideolojik kimliğini şekillendirmiştir. Mehdi anlayışı ekseninde şekillenen bu istikbal anlayışı halihazırdaki birçok şeyi anlamsız ve değersiz kılarken her insan şu veya bu şekilde Mehdi'nin asrına karşı sorumlu tutulmuştur.
Dedik ki İslam'ın Sünni kanadında güçlü bir mebde ve mead yorumu yoktur. Sünnilikte dindarlık, istikballe ilgili bir yükümlülük taşımaz, içinde yaşadığımız zaman yarına borçlu ve mahkûm sayılmaz, her insan yaşadığı zaman ve mekânda sorumlu sayılır. Neden bu böyledir, çünkü İslam'ın -Sünni yorumunda- Hristiyanlıktaki gibi asli günah ile bedenlenme anlayışı yani insanlığın büyük suçlardan kurtarılmasını gerektiren bir düşünce yoktur. Öte yandan Yahudilikteki gibi 'cemaat dindarlığı' da yoktur. Hepsinden önemlisi ise Sünni yorumda insan veya hayatın kendisi mutlak bir butlan, karanlık ve hüsran olarak kabul edilmez.
Hal böyle olunca burada insanın var oluşu, hayatın anlamı iyimser bir gözle idrak edilir. Mebde ve mead teorisini itikadın ve dindarlığın zemini haline getiren dinlerde insanlar günahkardır, dünya kötüdür, şeytan tarafından istila edilmiştir vs. Bu idealizm haddi zatında insan ve hayat hakkındaki karamsarlığı büyüttüğü ölçüde ikna edici hale geleceğini düşünmüştür. Şia'da ise durum daha farklıdır. Onlar için mead anlayışı Hz. Peygamber ile başlayan parantezin kapanması demek olduğu için her bir mümini ilgilendirir, her müminin sorumlu olduğu bir iştir.
Sünni mazi ve istikbal anlayışı
İslam'ın ana yorumundaki mebde ve mead anlayışının farklılığının güçlü bir şekilde izah edilmesi gerekiyor. Burada Sünnilikte öteki dinlerle ve Şia ile arasında gözüken benzerliklerin -kavram değil- kelime düzeyinde olduğunu anlamak gerekir. Bu yorumun merkezinde hayatın iyiliği, Tanrı'nın lütufkarlığı ve insanın bireysel sorumluluğu bulunur. Bu üç ilke birleşerek İslam'ı kendisinden önceki dini geleneklerden ayrıştırırken Şia da daha sistematik daha teorisyen fakat gerçeklikten uzaklaşan bir hareket olarak kalır.
Sünni anlayışta Tanrı mutlak fail ve iradeli varlık olarak kabul edilir. Bundan daha önemlisi ise şeytan telakkisidir. İslam'ın Sünni yorumunda şeytan güçlü bir varlık olarak yer almaz. Hristiyanlığın şeytan hakkındaki konuşmaları bir Müslüman için tuhaftır: dünyayı istila etmek, insanı kandırmak vb. söylemler Allah'ı aciz bırakmak anlamına geleceği için gerçek bir dindarca sınırlı bir anlamda kabul edilebilir.
Sünni anlayışta mazi yaşanmış ve bitmiştir. İstikbal ise yaşanabilir fakat bireysel olarak bulunmayacağımız bir zaman olabilir. İnsanın dikkati içinde yaşadığı zaman ve mekâna odaklanmıştır. Biz an içinde mebde ve meadı yaşarız, an içinde yaşamanın bütün gereklerini idrak etmiş oluruz, an içinde insan olmanın sorumluluğunu bireysel olarak fark ederiz. Başka bir anlatımla insan mebde ve meadı 'an' içinde idrak ettiği ölçüde yaşamış olacak, bu ölçüde emaneti idrak etmiş sayılacaktır.
Sünni anlayışın geçmiş ve gelecek hakkındaki düşüncesi şu olabilir: "Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler!"