Musevi, Hristiyani ve İslami feminizmin serencamı
Her şeyden önce kadınların haklarını savunması ya da yapılan haksızlıklara direnmesini "bunlar da feminist kesildi başımıza" diyerek karşılanmasının erkeklerin bazı haksızlıkları örtbas etmek için kullandıkları bir kolaycılık olduğunu düşünüyorum. Ya da bunun üzerine düşünmek, kafa yormak gereksiz geliyor olabilir. Bunu yazdığım için bana da "İslamcı feminist yazar" etiketi yapıştırılması çok olası bir durum. Bu etiketlemeyle yazıyı okumaya başlayanların diğer yazılara geçmesini tavsiye ederim. Zira feminizmin ve feminizm gibi cinsiyet, ırk, etnik köken, dünyevi, maddi, niceliksel olguları merkeze alan ideolojilerin insanın zavallılığının bir ürünü ve çaresizce oraya buraya savruluşunun bir yansıması olduğunu düşünen bir taraftayım.
Fakat maalesef bu tür ideolojilerden dini referans alarak hayatını biçimlendiren insanların da etkilenmesi, "sadece Müslüman olmanın yetmediği (!) kişilerin" "sosyalist Müslüman", "Müslüman feminist" gibi kavramlarla kendini tanımlaması modern dünyanın getirisi oldu. Belki de bazı şeylere dikkat çekmenin başka yolunu bulamadık. Kur'an-ı Kerim'i bütünlüklü bir okuma ile yaşamak yerine, bazı kısımlarına odaklanarak yapılan okumalara o kısımları birilerinin görmezden gelmesi neden olmuş olabilir. Yine de bu manipülasyon ve yönlendirmelerden bağımsız olarak sadece hakikati anlamaya çalışan insanların olduğuna inancımız tam.
Dini metinleri kim yorumlayacak?
Şimdi gelelim konumuza. Kadın hakları konusu da İslam dünyasında kimileri tarafından bu odaklanma yapılarak ya görmezden geliniyor ya da marjinalleştirilerek yine ciddiye alınmayacak bir noktaya çekiliyor. İslam dünyasında Müslüman feminist akımlar bu marjinalleşmenin odağında varlığını sürdürüyor.
İslami feminizm oldukça geniş, heterojen ve tartışmalı bir alan oluşturur ve tek bir ideoloji değildir. Farklı ülkelerde, farklı biçimlerde ortaya çıkan entelektüel, teolojik ve aktivist hareketlerin toplamıdır. İslami feminizm, kadın haklarını İslam'ın kendi metinleri ve geleneği içinden savunmaya çalışan düşünsel ve aktivist yaklaşım olarak karşımıza çıkar. Bu yaklaşımda feminist taleplerin kaynağı seküler ideolojiler değil, Kur'an-ı Kerim, hadis ve İslam ahlakıdır. Fakat yaklaşım biçimi çoğu zaman sekülerlik gösterir. Temel olarak Kuran'ın özü itibariyle eşitlikçi bir metin olduğunu, tarihsel süreçte yapılan erkek merkezli yorumların (tefsir, fıkıh) bu eşitliği gölgelediğini, bu nedenle yeniden yorumlanması gerektiğini savunurlar. Dolayısıyla bu İslam hukukunun da tarihsel olduğu, fıkhın değişken olabileceği çünkü yoruma dayandığı yaklaşımını beraberinde getirir.
İslami feminizmin kökleri modern dönemde ortaya çıkan İslam reform hareketlerine kadar gider. Öncü isimlerden biri olan Nazira Zain al-Din 1920'lerde yazdığı kitaplarda kadınların örtünme biçimini tartışmaya açtı, kadınların eğitim ve kamusal hayata katılımını savundu. Bu tür erken metinler, daha sonra gelişecek İslami feminizmin de entelektüel zeminini hazırladı. İslami feminizm asıl olarak 1980'lerden sonra akademide ve aktivizmde görünür hale geldi. Bu dönemde kadın akademisyenlerin İslam metinlerini yeniden yorumlaması, kadınların dini bilgi üretiminde yer alması, uluslararası feminist ağların kurulmasında özellikle İran, Mısır, Malezya ve ABD'deki akademiler etkili oldu. Bu yeni dönemin en belirgin özelliği, kadınların artık sadece "hak talep eden" değil, aynı zamanda metni yorumlayan özne haline gelmesiydi. Yani mesele yalnızca "daha fazla hak" değil, "metni kim yorumlayacak?" sorusuna dönüştü.
İslami feminizmin en etkili isimlerinden biri deyince akla ilk gelen isim Amina Wadud'tur şüphesiz. Özellikle Kur'an ve Kadın kitabı İslam dünyasında ses getiren bir eser oldu. Wadud, Kur'an'ı bütüncül bir yaklaşımla ele alarak, metnin temel etik mesajının adalet ve eşitlik olduğunu savunur. Erkek üstünlüğünü meşrulaştıran yorumların metnin bağlamından koparılmasıyla ortaya çıktığını söyleyen Wadud, 2005'te kadın-erkek karışık cemaatte imamlık yapması ile büyük tartışma yarattı.
Benzer şekilde Asma Lamrabet de Kur'an'ın patriyarkal değil, aksine özgürleştirici bir metin olduğunu ileri sürdü. Bu yaklaşımda sıkça vurgulanan bir diğer nokta ise, kadınların yalnızca bu metinlerin konusu değil, aynı zamanda yorumcusu olması gerektiğidir. Fatima Mernissi özellikle hadis çalışmaları, İslam tarihinde kadın ve harem-güç ilişkileri üzerinde yoğunlaştı, Ziba Mir-Hosseini, Fatima Seedat, Leila Ahmed gibi pek çok isim İslami feminizm akımının entelektüel öncülüklerini yaptı. Ancak Türkiye'de bu tür hareketler daha parçalı ve akademik kaldı. Türkiye'deki tartışmalarda ise genellikle daha temkinli bir dil kullanılır. "Feminizm" kavramı her zaman benimsenmez; bunun yerine "İslam'da kadın hakları" gibi ifadeler tercih edilir. Bu da hareketin yerel kültürel ve politik bağlamdan nasıl etkilendiğini gösteren bir işarettir aslında.
Arada kalmışlık
İslamcı feminizm, geleneksel yaklaşım tarafından "metni zorlamak" ya da "modern değerleri dine dayatmak" şeklinde eleştirilir genellikle. Özellikle miras, şahitlik ve aile hukuku gibi konularda yapılan alternatif yorumlar, dinin sabit hükümlerinin esnetilmesi olarak görülür. Bu noktada tartışma sadece kadın haklarıyla sınırlı kalmıyor; aynı zamanda dinî otoritenin kimde olduğu sorusunu da gündeme getiriyor. Gelenekçi eleştirilerin bir diğer önemli ayağı ise "fıtrat" vurgusu etrafında şekilleniyor.
Bu yaklaşıma göre kadın ve erkek arasındaki farklılıklar, toplumsal değil ontolojik, yani yaratılıştan gelen farklardır. İslami feminizmin eşitlik söylemi bu noktada eleştirilir çünkü bu söylemin, kadın ve erkeğin farklı rollerini göz ardı ettiği düşünülür. Bu çerçevede, özellikle aile kurumuna dair tartışmalar öne çıkar. Kadının kamusal alanda daha görünür olması, ekonomik bağımsızlık kazanması ya da geleneksel rollerin sorgulanması, aile yapısının zayıflamasıyla ilişkilendirilir. Böylece İslami feminizm, yalnızca bir düşünce değil, aynı zamanda toplumsal düzeni tehdit eden bir unsur olarak da resmedilir.
Fakat burada sorulması gereken soru şu: İslami sabiteler olarak sunulan pek çok şeyin aslında bir bakış açısının, yorumun ürünü olmadığından nasıl bu kadar emin olabiliriz? Neticede her nas yorumcunun anlayışıyla, ilmiyle şekilleniyorsa, kadınlarla, aileyle, toplumsal yapıyla ilgili konularda kadınların hiçbir aşamasında bulunmadığı bir içtihadın sonucu sağlıklı olabilir mi? Bu soru yıllardır soruluyor ama genellikle buharlaşıp uçuyor. İslami feminizm, mücadeleyi başından beri çift yönlü olarak yürütüyor. Hem geleneğe karşı hem de seküler eleştiriye karşı kendini savunmak zorunda kalıyor. Gelenekçiler için fazla yenilikçi, sekülerler için ise yeterince dönüştürücü olmadığı yönünde eleştiriliyor. Fakat bu "arada kalmışlık", yalnızca bir zayıflık değil; aynı zamanda yeni düşünme biçimlerinin ortaya çıkabileceği bir imkân alanı da sunuyor.
Baba, oğul, kutsal eril...
Din ile kadın meselesi yan yana geldiğinde, tartışmanın tonu çoğu zaman sertleşir. Çünkü mesele yalnızca haklar ya da roller değildir; aynı zamanda kutsal olanla kurulan ilişkinin nasıl kurulacağıyla ilgilidir. Bu yüzden feminist yaklaşımlar, özellikle dindar çevrelerde çoğu zaman "dışarıdan müdahale" gibi algılanır. Oysa biraz yakından bakıldığında, Hristiyanlıkta da Yahudilikte de İslam'da da kadınların uzun zamandır dinin içinden konuşarak kendi yerlerini yeniden düşünmeye çalıştıkları görülür. Aslında bu süreç büyük ölçüde bir "yeniden okuma" hikâyesidir. Feminist teologlar ya da dindar feministler, kutsal metinlere sırtlarını dönmek yerine, tam tersine onlara daha yakından bakmayı seçerler. Ama bunu yaparken alışıldık gözlüğü çıkarırlar.
Hristiyan dünyaya da bir göz atalım. Bugün geriye dönüp bakıldığında, Hristiyan feminist düşüncenin oldukça erken bir tarihte, 19. yüzyılda filizlendiğini görüyoruz. Kadınların oy hakkı için mücadele ettiği, kamusal alanda görünür olmaya başladığı bir dönemde bazı kadınlar İncil'i de kendi bakış açılarıyla okumaya başlıyor. O zamana kadar kutsal metni yorumlama yetkisi neredeyse tamamen erkeklerin elinde.
Asıl kırılma ise 1960'lardan sonra geliyor. Feminist hareketin yükseldiği bu dönemde, kilise de doğal olarak sorgulanmaya başlanıyor. Kadınlar sadece "neden eşit değiliz?" diye sormuyor; "Tanrı'yı neden hep erkek diliyle konuşuyoruz?" diye de soruyor. Çünkü Tanrı'nın "baba" olarak tasvir edilmesi, sadece bir dil meselesi değil; aynı zamanda bir iktidar meselesi olarak görülüyor. Eğer Tanrı erkek olarak düşünülüyorsa, erkeklerin yeryüzündeki üstün konumu da daha kolay meşrulaşıyor. Hatta bu konuyla ilgili Hristiyan Feminizmin öncülerinden Mary Daly "Eğer Tanrı erkekse, erkek Tanrı'dır" sözüyle bilinir.
Bu noktada feminist teologlar, Tanrı'nın cinsiyetle sınırlanamayacağını, kullanılan dilin daha kapsayıcı olması gerektiğini savunuyor. Bu, dışarıdan bakıldığında küçük bir düzeltme gibi görünebilir ama aslında teolojinin merkezine dokunan bir müdahale. Bir başka tartışma da kilisenin yapısıyla ilgili. Kadınlar neden rahip olamıyor? Bu soru bugün bile tam anlamıyla çözülmüş değil. Katolik Kilisesi bu konuda oldukça katı; kadınların ruhban olması hâlâ mümkün değil.
Ama birçok Protestan kilise kadınların rahipliğini kabul etmiş durumda. Yani aynı din içinde bile farklı yollar açılabiliyor. Bu da bize şunu gösteriyor: Dini metin tek başına belirleyici değil, onu yorumlayan gelenek ve kurumlar da en az onun kadar belirleyici. Önemli olan diğer konu da şu; İncil'de Hz. Adem'i yoldan çıkaranın Kuran'daki gibi şeytan değil de Hz. Havva olması kadını daha yaratılıştan erkekten aşağıda konumlandıran bir teoloji ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
Gelenek olmadan olmaz
Yahudiliğe geçtiğimizde ise biraz farklı bir manzarayla karşılaşıyoruz. Burada tartışmaların ağırlık merkezi teolojiden çok pratik ve hukuki alanda. İşte bu nedenle Yahudi feministler için mesele çoğu zaman "Neye inanıyoruz?" sorusundan çok "nasıl yaşıyoruz?" sorusuna bağlanıyor. Örneğin kadınların sinagogdaki yeri uzun süre oldukça sınırlı olmuş. Kadınlar ibadete katılıyor ama çoğu zaman aktif bir rol almıyor. Feminist hareketle birlikte bu durum sorgulanmaya başlanıyor. Kadınlar neden Tevrat okuyamasın? Neden dini liderlik pozisyonlarında yer alamasın?
Bu sorular zamanla bazı mezheplerde karşılık buluyor ve bugün Reform ya da Conservative Yahudilikte kadın hahamlar görmek mümkün hale geliyor. Ama iş Ortodoks Yahudiliğe geldiğinde tablo daha karmaşık. Burada değişim çok daha yavaş ve sınırlı. Yine de tamamen kapalı bir alan değil. İçeriden gelen bazı sesler, geleneği bütünüyle reddetmeden, onun içinde kalarak değişim imkânı arıyor. Bu da aslında dini feminizmin en ilginç yönlerinden biri: Tamamen kopmak yerine içeride kalıp dönüştürmeye çalışmak.
Yahudi feminizminde en dikkat çekici tartışmalardan biri de hukuk meselesi. Halaha denilen dini hukuk sistemi, yüzyıllar boyunca erkek alimler tarafından yorumlanmış. Feminist yaklaşım burada devreye girerek şunu söylüyor: Bu hukuk ilahi olabilir ama onu anlama ve uygulama biçimimiz insanidir. Dolayısıyla değiştirilebilir. Bu argüman, İslam dünyasında fıkıh tartışmalarıyla neredeyse birebir örtüşüyor. Zaten bu üç din arasındaki en ilginç noktalar bu paralellikler. Farklı coğrafyalarda, farklı dillerde ama benzer sorular soruluyor. Kadınlar neden dini otoritenin dışında bırakıldı? Bu durum gerçekten metinden mi kaynaklanıyor, yoksa yorumlardan mı? Ve eğer yorumlardan kaynaklanıyorsa, onları değiştirmek mümkün mü?
Hristiyanlıkta reform daha çok kilise içinde kalırken, İslam'da mesele doğrudan toplumsal düzenle temas ediyor. Bu yüzden de tepki daha sert olabiliyor. Birçok kişi İslami feminizmi "dışarıdan gelen bir fikir" olarak görüyor. Oysa benzer tartışmaların Hristiyanlıkta ve Yahudilikte de yaşandığını görmek, bu meselenin aslında çok daha geniş bir çerçeveye ait olduğunu gösteriyor. Sonuçta ister Hristiyanlıkta, Yahudilikte, ister İslam'da olsun, feminist yaklaşımlar bize şunu söylüyor: Kutsal metinler tek başına konuşmaz. Onları kimlerin, hangi sorularla, hangi ihtiyaçlarla okuduğu belirleyicidir. Fakat geleneğin asırların süzgecinden geçerek, çürük olanları eleyerek bugüne geldiğini ve geleneğin yolumuza tuttuğu ışık olmadan yeni yolların aydınlanmayacağını unutmamak gerekir.