Modern yaşamda dindar kadın
Modernleşme ve sekülerleşme süreçlerinden bağımsız düşünülemeyecek bir gelişme olarak son yüzyılda öne çıkan toplumsal cinsiyet tartışmaları, ortaya çıkış yeri itibarıyla Batı kaynaklı olsa da modernleşmeyle muhatap olan Türkiye gibi Müslüman nüfusa sahip ülkelerde de önemli bir karşılık buldu. Türkiye gibi geleneksellikten modernliğe doğru yönelmiş, ancak dönüşümünü henüz bütünüyle tamamlayamamış geçiş toplumlarında aile ve toplumsal yapıdaki bu değişim, en çok kadını etkiliyor. Çünkü kadının eğitim görmesi, sosyal yaşama katılımı, erkeklerle iletişimi ve etkileşimi sonucu, geleneksel toplumlardakinden oldukça farklı bir kadın profili ortaya çıkıyor.
Yeni roller,karışık zihinler
Sanayi öncesi dönemde meşruiyetini dini öğretiler, gelenek ve kültürden alan toplumsal cinsiyet rollerine dair yerleşik kabuller, toplumlarda sorun olmadan büyük oranda benimsenmişti. Köyden kente göç, zaman içinde geniş aileyi çekirdek aile yapısına dönüştürmüş, bu değişim kadının evdeki rol ve konumunu da doğrudan etkilemişti. Zira daha önce çok çocuk doğurma ve aileye erkek evlat verme kadına değer kazandıran vasıflarken, ailenin dönüşümüyle çocukların sayısından ziyade eğitimi ve sosyal hayata hazırlanmasına değer ve anlam yükleniyordu. Bunu gerçekleştirme görevi de çoğunlukla anneden bekleniyordu. Modernliğin getirdiği yeni ihtiyaçlar, roller ve bireyleşme kadını artık ev dışında da aktif olan bir aktöre dönüştürmüştü.
Modern dönemin çıktısı yeni roller ve görevlere kadınlar ve erkeklerin yaklaşımının farklılaştığı görülüyor. Kadınlar, eski ile yeni, geleneksel ile modern arasında kaldıkları mecburi bir dönüşüm yaşasalar da muhafazakâr toplum yapısındaki kimlikleriyle bireyselleşme eğilimleri arasında bir orta yol bulmaya çalışıyorlar. Çünkü kentteki cemiyet tipi yapılanma, kadınları denetleyen kırsal kesimdeki cemaat yapılanmasına nispetle kadınlara göreceli bir özgürlük tanır. Dolayısıyla kent, kadınlar tarafından; daha rahat bir yaşam vaadi içeren bir olgu olarak algılanır. Kadınlar da modernliğin getirisi hak ve özgürlüklerden vazgeçmek istemezler. Erkekler ise var olan kültürel kodlar, kalıp yargılar ve bazı dini metinlere dayandırılan yorumları referans göstererek geleneksel rolleri koruma yanlısı bir tavır alırlar. Ancak bu, düşünce bazında kalır. Zira konuyla ilgili fikri tartışmalar yapıladururken akan gündelik hayat vesilesiyle kadın da erkek de mecburen yeni görev ve roller üstlenirler.
Ülkemizde kamuda başörtüsü yasaklarının kaldırılmasından sonra kadınların eğitim ve çalışma hayatına katılımı ciddi oranda arttı. Kadının ev dışında çalışması, kamusal alanda görünürlüğü, erkeklerle aynı ortamları paylaşması ile; annelik, karı-koca ilişkileri ve rolleri gibi geleneksel dönemde günlük hayatın akışı içinde şekillenen ve toplumsal yaşamda sorun teşkil etmeyen konular, tartışılan birer başlık olarak karşımıza çıkmaya başladı.
Geleneksel toplumda ailenin reisi olarak aile bütçesini yöneten erkeğin, modern yaşamda maişet temini ve para yönetimini, ev dışında çalışan, para kazanan eşiyle paylaşması gerekebilir. Yeni toplumsal rolleri kabul etmeme ve eski aile yapısına dönmeyi savunma da ancak söylemde kalır. Ayrıca dindar erkeklerin çoğunlukla eğitimli ve modern kadınlarla evlenmek istediği; bunun yanında eşlerinden geleneksel cinsiyet rollerini de yerine getirmesini beklediği gözlenir. Bu çelişkili beklenti taraflar arasındaki iletişime olumsuz yansır. Sonuç olarak dindar kadının eğitim ve çalışma hayatına katılımı ailedeki rollerin ve sınırların sorgulanmasını da beraberinde getirir ve bu hususta bir kafa karışıklığı söz konusudur.
Şehirli dindar kadın
Cumhuriyetçi modernleşme, köylü kadını ataerkil yapıda ev işlerini yürüten ama söz hakkı olmayan biri olarak konumlandırırken; kentli kadını çalışma hayatı ve sosyal alanda varlık gösteren, yeni roller ve statü kazanan, aileye ekonomik katkıda bulunan, bütün sorunları çözülmüş kadın olarak değerlendirdi. Ayrıca köylü kadını cahil, bilinçsiz, yanlış ve batıl inanç sahibi kişi olarak tanıttı. Bu modernleşme anlayışı, Batılı/modern giyim ve yaşam tarzını benimsemiş tek tip bir kentli kadın tanımladı; başörtülü kadını ise geri kalmış, cahil, sosyo-ekonomik anlamda düşük sınıftan bir kadın olarak konumlandırdı. Başörtülü kadınla ilgili bu tek tip ve indirgemeci yaklaşım nedeniyle başörtüsü yasaklarının kalkmasına kadar kamusal alan sadece Batılı görünümlü kadınların var olabileceği bir alan olmuştu.
1980'lerde başörtülü üniversite öğrencilerinin sayısının artmasıyla başlayan örtülü kadının kente entegrasyon süreci, kamusal alandaki başörtüsü yasaklarının kaldırılmasıyla hız kazandı ve bu kadınlar yeni bir dindar kadın kimliğinin temsili olmaya başladılar. Bu temsil hem şekilsel hem de düşünsel anlamda yeni tartışma başlıklarına da kapı araladı.
Başörtülü kadınların yaşadığı değişimi, modernleşme sürecinde toplumun genelinin geçirdiği evrelerden ayrı değerlendirmek mümkün değil. Muhafazakâr kesimdeki kısmi zenginleşme ve dünyevileşme, kamusal alanda daha görünür olan kadınların giyim-kuşam biçimlerine de yansıdı. Önceden tesettür giyimde takva kaygısıylakoyu renkleri seçen kadınlar, artık farklı renkleri dekullanmaya ve saklanma ihtiyacı da duymamaya başladılar. Hatta kadınların yoğun olarak çalışma hayatında yer alması, "tesettürlü şıklık" ya da "tesettür şıklığı" şeklindeki bir mitin oluşmasında etkili oldu.
Değişimin fikri boyuttaki yansıması da dindar kadınların yeni rollerine yönelik tartışmalarda aldıkları konumla ilgilidir. Dindar kadınlar bir taraftan yeni rollerini kabul ve eski rollerden bazılarını terk etmeye adapte olmaya çalışırken, diğer yandan da kadının geleneksel tanımların dışına çıkmaması gerektiği yönündeki söylemlerle karşı karşıya kalıyorlar. Şehirli kadınların hem geleneksel hem de modern kadın profilini sorgulama gücü kazandıkları görülüyor.
Bireysel dindarlık-kolektif dindarlık
Din, kadının ve erkeğin toplum içindeki konumunu, statüsünü, görevini meşrulaştırır. Bireylerin cemaat içindeki yerlerini izah eder ve toplum katında kabul edilebilir kılar. Dindar kadının modern yaşamı benimseyerek dini inanç ve ilkelerine bağlı bir birey olarak var olabileceğini savunanlar da fıtrata uygun bir yaşamın ancak geleneksel rollere dönmekle temin edilebileceğini iddia edenler de dini referanslarla haklılıklarını ortaya koymaya çalışırlar. İslam'da cinsiyet rolleri, kadınların eğitimi ve çalışması, kamusal alandaki örtünme biçimleri, araba kullanması, yalnız seyahat etmesi, camiye gitmesi, miras, boşanma, şahitlik gibi kimi geçmişten tevarüs etmiş, kimi güncel konu başlıklarıyla ilgili her kesim dinin meşrulaştırma işlevinin farkındalığıyla kendi görüşlerini destekleyen dini yorumlara atıfta bulunur.
Kentteki dindar kadınları iki ana grupta değerlendirebiliriz: Birinci grup; cemaat bağlılığı olmayan, kendi bireysel dindarlık tercihleriyle kamusal alanda görünür olan kadınlar ve bunların oluşturduğu sivil toplum örgütleri. İkinci grup; modern kentte farklı biçimlerde varlık gösteren dini gruplara mensup olan kadınlar. Toplumun diğer üyeleri gibi kadınlar da göçle birlikte eski alışkanlıklarını, kültürlerini ve değerlerini kente taşıdılar. Dini anlama biçimi de kente aktarılan olgulardan biridir. Kadınların çoğunun kendisi gibi dindarlığı da bireyselleşemedi. Bu kadınların dini anlayış ve yaşantıları mensubu oldukları dini grup merkezli şekilleniyor.
Kentteki kadınların farklı içsel ve toplumsal dinamiklere sahip olması farklı kadın dindarlığı tiplerini ortaya çıkarır. Daha ziyade yüksek tahsilli ve sosyo-ekonomik anlamda ortanın üstü ve üst sınıfa hitap eden, entelektüel ve sanatsal yönü ağır basan dini gruplardaki kadınların geleneksel kalıplar ile modern beklentiler arasında bir denge kurma çabası içinde oldukları söylenebilir. Bu kadınlar, kentin kadınlara sunduğu göreceli imkanlardan istifade etmekle beraber İslam'ın verdiği hakları ve muafiyetleri "konfor" sayıyorlar. Şehrin gettolarında yaşayan, temel düzeyde eğitim görmüş ve sosyo-ekonomik anlamda orta ve alt sınıfı temsil eden kadınlar da hem geleneksel sıcak ilişkileri devam ettirebildikleri hem de dini aidiyet ihtiyaçlarını giderebildikleri dini gruplara yöneliyor. Kadını sadece geleneksel rolleriyle tanımlayan, kadın-erkek ilişkilerinde modernlik öncesi kuralları esas alan cemaat yapılarındaki kadınların daha ritüel ağırlıklı kolektif halk dindarlığıyla, bireysel dindarlık arasında kalmış ama halk dindarlığına daha yakın bir dindarlığı benimsediği söylenebilir.
Kadınların eğitimsizliği, sosyo-ekonomik anlamda alt düzeyde olmaları ve toplumun onlara yüklediği roller gereği her alanda varlık gösterememelerinin kadınları mistik, büyüsel, ritüelci halk dindarlığının temsilcisi haline getirdiği söylenebilir. Ancak, günümüzde sosyo-ekonomik anlamda "elit" olarak nitelenebilecek, bazı yüksek eğitimli kadınların büyüsel dini eğilimlere sahip olduğu, sufi ya da spiritüel gruplara yöneldiği de biliniyor. Dolayısıyla modern kentte kadınların mistik dini eğilimlere sahip olması ya da seküler kadınlar arasında evliya kültünün ortaya çıkmasının dinamiklerini ortaya koymak için kapsamlı araştırmalar yapılması gerektiği aşikardır.
Dindarlık: Kadın ve erkeğin ortak meselesi
Dindar kadınlar artık tek tip bir dindar kadın tanımlaması yerine farklı kimliklere sahip bireyler olarak kentte yer alır. Kadının toplumsal yapıda bir ayraç işlevi gördüğü düşünülürse, kadınların dindarlık biçimlerinin analizi erkek dindarlığını, hatta bütünsel anlamda kent dindarlığını doğru okumayı da sağlayacaktır. Kentte tek bir dindarlık kalıbı olmadığı gibi, kimlik ve inanç biçimleri de belli yerlere bağlı değildir. Kadınların da erkeklerin de dindarlıklarını oluşturan farklı dinamikler olduğu gerçeğine odaklanmak, konuyla ilgili bütüncül değerlendirme yapma imkânı sunacaktır.
Gündelik hayat içinde hiç kimse tek bir kimliğe sahip değildir. Kadınlık ya da erkeklik kimlikleriyle birlikte insanların; etnik, dini, mezhebi ve ideolojik kimlikleri vardır. Dolayısıyla bireyin aynı anda farklı kategorilere üyelikleri söz konusudur ve bu üyeliklere yüklediği anlam ve değer de aynı değildir. Bazen bireyin ait olduğu kimliklerden iki kategori karşı karşıya gelir; bunlardan birisi baskın çıkarken, diğeri görmezden gelinir. Dindarlık konusunu tartışırken her iki cinsiyet için esas alacağımız öncelikli kimlik "kulluk" kategorisi olabilmelidir.
Gelecek perspektifi
Modern yaşamda dindar kadın meselesi aynı zamanda bir "erkek", "aile" ve nihai olarak "toplum" meselesidir. Sonyıllarda boşanmaların çoğalması, nüfus artışının azalması, evlenme yaşının gecikmesi ve yalnız yaşamanın artması; çalışan kadının anneliği, modern erkeğin koca ve baba olma sorumluluğu, aile kurumunun korunması gibi toplumsal beka ile ilgili olgular hususunda insanlık ve kulluk paydasında hepimize önemli vazifeler yüklüyor. Çalışan ya da eğitim gören kadınların hamilelik ve doğum izni süreçlerinde yapılan iyileştirmeler, gençlere mali evlilik destek sağlanması ve boşanma davalarında "arabuluculuk" hizmeti verilmesi gibi politikalarla yönetimsel anlamda gerekli tedbirlerve çözüm seçenekleri devreye sokuluyor.
Dindarlık farklı boyutları ve yönleri olan bir olgu iken, kadın dindarlığı ile ilgili çoğunlukla; kadının giyimi, sesi, erkeklerle bir arada olduğu ortamlardaki davranışları gibi kadının görünürlüğü üzerinden tek boyutlu bir değerlendirme yapılıyor; aynı başlıklar erkek dindarlığı söz konusu olduğunda pek tartışılmıyor. Bu anlamda erkekle ilgili dindarlık kriterlerinin kadınınki kadar görünür olmamasının erkeklerde oluşturduğu rahatlık ve konfor alanı ile erkek dindarlığının kıstasları sorunsalı çalışılması gereken öncelikli başlıklardır. Son yıllarda okuma grupları, ders halkaları ve hayır faaliyetleri gibi kadınların fazlasıyla görünür olduğu, dindarlığın bilgi ve etki boyutunun tezahürü alanlara erkeklerin rağbet göstermemesi de ayrıca üzerinde durulması gereken bir husustur.
* Dr, Marmara Üniversitesi, İlahiyat fakültesi