Kadını mitlerden kurtarmak
İnsanlığın en eski yaratılış anlatılarından itibaren kadının kendisiyle ve çevresiyle kurduğu ilişkiyi olumsuz etkileyen unsur, mitlerin kendisi değildir. Sorun, erkek merkezli bir uygarlaşma sürecinde şekillenen ve ataerkil düşünce tarafından ideolojik biçimlerde yorumlanan mit anlatılarındadır. Cinsiyet ayrımcılığına dayalı bu yorumlar, eski dinsel ve kültürel gelenekler içinde kurumsallaşarak kadını ikincil ve pejoratif anlam sınırları içine yerleştiren bir düşünce yapısı üretmiştir. Kadının doğasından kaynaklanmayan bu kültürel değerler dizgesi; zamanla felsefe, hukuk ve dinlerin ahlaki sistemleri içinde karşılık bulmuş, dil, edebiyat ve sanat yoluyla sürekli yeniden üretilerek günümüze kadar taşınmıştır. Günümüzde kadını mitlerden kurtarmak; mitlerin eril yapısını sorgulamak, aleyhte işleyen düşünce kalıplarını tahlil etmek, ayrımcılık ve adaletsizlik merkezli varsayımları reddetmek anlamına gelir. Böyle bir yaklaşım, hem mitlerin içerdiği hakikat parçalarını ideolojik yüklerinden arındırmayı hem de kadının üzerine sonradan giydirilmiş ataerkil kalıpları görünür kılarak bunları aşmayı mümkün kılacaktır.
Mitlerin kadın aleyhine cinsiyetçi dönüşümlerinin tarihsel olarak hangi dönemde ortaya çıktığı tartışmalıdır. Bu konuda öne sürülen varsayımlardan en yaygın olanı, tarih öncesi toplumların, yaklaşık milattan önce 8 binlere tekabül eden dönemden önce ana soylu ya da ana merkezli bir kültürel geleneğe sahip oldukları yönündedir. Taraftarları ve karşı görüşleriyle literatürde tartışılan bu yaklaşıma göre söz konusu gelenek, güneyden gelen savaşçı toplulukların etkisiyle zaman içinde zayıflamış; ana soylu ya da dişil merkezli mitler dönüştürülerek yerlerine ataerkil düşünce sistemini yansıtan yeni anlatılar yerleştirilmiştir.
Batı kimliğini oluşturan iki hikâye
Kadına ilişkin mitlerde onun "kötü, baştan çıkarıcı, uğursuz ya da felaket getirici" bir varlık olarak tasvir edilmesinin arkasında dönüştürülmüş mit anlatılarını taşıyan çeşitli kültürel mekanizmalar bulunur. Bu mekanizmaların başında toplumların mitik kültürünü biçimlendiren dinsel kaynaklar gelir. Yahudi ve Hristiyan kutsal metinleri ile bunlara eşlik eden yorum literatüründe, ayrıca İslam kültüründe özellikle tefsir ve rivayet geleneğinde kadına ilişkin indirgemeci mitlerin sürdürülüp zamanla pekiştirildiği görülür. Bu anlatılar kimi yorumlarla kadın aleyhine gelişen yapıyı daha da güçlendirmiştir.
Kitab-ı Mukaddes'te ve farklı dinî kültürlerin yorum geleneklerinde indirgenmiş kadın imgelerinin yeniden üretilmesi, bu kalıpların sanki yaratılıştan gelen özelliklermiş gibi algılanmasına yol açmıştır. Süreç içinde kanıksanan ve kültürel hafızada kökleşen bu varsayımlar, günümüzde kadına ilişkin pek çok sembolik ve kültürel anlam örüntüsünde varlığını sürdürüyor. Bu anlam örüntülerine kaynaklık eden Batı kültürel kimliğini biçimlendiren iki önemli mitik hikâye, bütün bir kadın algısına yön vermiştir. Bunlardan birincisi ilk insan ve karısının cennetten kovuluşunu anlatan hikâye diğeri ise kadının yaratılışı mitidir.
Bu yorum doğrultusunda kadın, ölümsüzlüğün ortadan kalkmasına yol açan, erkeği baştan çıkaran ve ilahi buyruğun ihlaline neden olan bir figür olarak temsil edilir. Havva özelinde kurulan bu anlatı modeli, kadını Tanrı buyruğunu ihlal eden, erkeği yasaklı eyleme yönlendiren ve sonuçlarını öngörmeden hareket eden bir varlık olarak tasvir eder. Hristiyan teolojisinin zamanla daha karmaşık bir yoruma dönüştürdüğü cennetten kovuluş anlatısı içinde şeytan, baştan çıkarma ve kötücül kadın imgesi daha da belirgin hale getirilmiş ve bu figürler Batı kültürünün kadın tasavvurunda kalıcı izler bırakmıştır.
Kitab-ı Mukaddes'te Havva figürüyle kurulan bu anlatı modeli, Yunan mitolojisinde Pandora mitiyle farklı bir biçimde yeniden üretilmiştir. Tanrılardan ateşi çalarak insanlara veren Prometheus, Zeus tarafından cezalandırılmak istenir. Cezalandırma sürecinin bir parçası olarak Pandora yaratılır ve eline insanlara götürmesi için türlü kötülükleri içinde barındıran bir küp (pithos) verilir. Pandora'nın yeryüzüne gönderilmesiyle birlikte bu kötülüklerin dünyaya yayıldığına inanılır. Bu durumda kadın sadece kötücül özelliklere sahip olmakla kalmaz, dünyaya kötülüğü yayan fail olarak da işaretlenir. Bu anlatı, insanın cennetten kovuluşuna ilişkin Havva anlatısıyla benzer bir anlam hattında kesişir.
Her iki anlatıda da kadının eylemi, insanın kusursuz ve ölümsüz varoluş alanını kaybetmesine yol açan bir dönüm noktası olarak sunulur. Üstelik Tekvin'de cennetten kovuluş sırasında kadına verilen ağrılı doğum yapma ve erkeğe bağımlı kılınma gibi cezalar da bu yorum çerçevesini güçlendirir. Böylece kadın bir yandan ölümsüzlüğün kaybına yol açan fail olarak gösterilirken, diğer yandan tanrılar tarafından insanlığa gönderilen bir "ceza" veya "baş belası" olarak mitik anlatılarda yer bulur. Her iki mitik anlatının binyıllar boyunca çeşitlenen versiyonları, dil, edebiyat ve sanat aracılığıyla yeniden üretilmiş ve günümüzdeki indirgemeci kadın algısının oluşumuna zemin hazırlamıştır.
Ödünç mitler
Dikkat edilirse kadını ikincilleştiren, onu indirgeyici ve yıkıcı anlamlarla çevreleyen mitik anlatıların önemli bir bölümü, Batı düşüncesi içinde sistematikleşmiş yorumların ürünüdür. Özellikle Yunan mitolojisi, Avrupa düşünce tarihinde yeniden yorumlanarak baskın bir anlatı modeli haline gelmiş ve bu yönüyle diğer mitolojik gelenekleri gölgede bırakan bir referans çerçevesi oluşturmuştur. Bu baskınlık, yalnızca mitlerin görünürlüğünü etkilemekle kalmamış, aynı zamanda belirli ideolojik okumaların evrenselmiş gibi kabul edilmesine de zemin hazırlamıştır.
Oysa Türk, İran, Anadolu, Hint, Uzak Doğu gibi kültürlerinin mitolojileri incelendiğinde, kadına ilişkin indirgemeci temsillerin her zaman bu ölçüde belirgin olmadığı, çoğu zaman daha farklı ve çok katmanlı anlamlar içerdiği görülür. Bununla birlikte tarihsel süreç içerisinde bu kültürlerin mitlerinin de ataerkil yorumlar aracılığıyla dönüştürüldüğü ve kadın imgelerinin zamanla olumsuz anlamlarla yüklendiği anlaşılmaktadır. Türk mitolojisinde kadın, uzun süreler boyunca kurucu bir unsur olarak yer almış; dişil ögelerin baskın olduğu, eril ve dişil unsurlar arasında görece dengeli bir mitos yapısı ortaya çıkmıştır.
Ancak ataerkil etkilerin belirginleşmeye başladığı dönemlerde, "yer-su" ruhlarıyla ilişkili bazı dişil varlıkların zamanla lohusalara zarar veren "al karısı"gibi korkutucu figürlere dönüşmesi, mitik anlatıların kültürel bağlam içinde nasıl yeniden şekillendiğini göstermektedir. Mezopotamya kökenli bazı anlatılarda da benzer bir durum söz konusudur. Başlangıçta koruyucu ya da nötr nitelikler taşıyan dişil figürlerin, sonraki dönemlerde kötücül varlıklara dönüştürülmesi kadın mitlerinin oluşturulma süreçleri bakımından dikkat çekicidir.
Aynı şekilde, Batı mitolojisinde Pandora ile simgeleşen "lanetli kadın" imgesinin İskandinav, Sibirya, Türk ya da İran mitolojilerinde aynı yoğunlukta ve aynı anlam çerçevesinde yer almadığı görülür. Benzer biçimde Müslüman kültürlerde üretilen ya da benimsenen bazı anlatıların aksine, İslam'ın ana kaynağı olan Kur'an-ı Kerim'de cennetten kovuluş anlatısında sorumluluk yalnızca kadına yüklenmez (Bakara 2/35; Taha 20/121); aksine Âdem ve Havva birlikte anılır ve her ikisinin de tövbesinin kabul edildiği vurgulanır. Buna karşılık kadının yaratılışına ilişkin bazı rivayetlerde, Kitab-ı Mukaddes kaynaklı anlatıların Müslüman kültürler tarafından benimsenerek tali kaynaklar aracılığıyla aktarılması, bu unsurların zamanla İslam'a atfedilmesine yol açmıştır.
Örneğin; Kur'an-ı Kerim'de zikredilmemesine rağmen, İslam kültürünün tâli kaynaklarında kadının Âdem'in "kaburga kemiğinden" yaratıldığına ilişkin rivayet başta olmak üzere, kadına yönelik indirgemeci birçok yorumun yeniden üretildiği görülmektedir. Bununla birlikte tasavvuf düşüncesinde, varlığın birliğini esas alan yaklaşımlar içinde dişil unsurun ontolojik ve sembolik değeri öne çıkartılmıştır. Bu durum, aynı kültürel havza içinde dahi kadına ilişkin anlamlandırmalarıntekil ve sabit olmadığını, aksine tarihsel ve yorumlayıcı süreçlere bağlı olarak çeşitlendiğini göstermektedir.
Doğu toplumlarının, kendi özgün kaynaklarında daha sınırlı olan olumsuz kadın imgelerini; kültürel aktarım süreçleri, hegemonik ve sömürgeci etkiler ile oryantalist ve modernleşmeci yaklaşımlar aracılığıyla içselleştirmesi önemli bir sorunsal olarak karşımıza çıkıyor. Kadına ilişkin bu "ödünç mitlerin" yeniden düşünülmesi, bir yandan mitik anlatıların eleştirel biçimde değerlendirilmesini bir yandan da kültürel hafızanın taşıdığı birikimin sorgulanarak yeniden inşasını zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda, Doğu kültürlerinin, sosyal bilimler alanında özellikle teoloji ve mitoloji sahasında hem karşılaştırmalı hem de disiplinler arası metodolojik yaklaşımlarla yeniden ele alınması gerekmektedir.
Dinler tarihi ile mitoloji arasında kurulacak eleştirel ve analitik ilişki, ödünçlenmiş anlatıların ayıklanmasını ve daha sahih bir mitik geleneğe ulaşılmasını mümkün kılacaktır. Nitekim Batı'da bir süredir yürütülen teoloji-mitoloji karşılaştırmalı çalışmalar, disiplinler arası yaklaşımların verimli sonuçlar ürettiğini göstermektedir. Bu yaklaşım, hem mitik hafızanın ekleme bilgiden arındırılmasını hem de çağdaş toplumsal yapının daha dengeli bir perspektifle değerlendirilmesini mümkün kılacak ve adaletli toplum düşüncesine katkı sağlayacaktır.