İki olmadan bir olmaz: Kadınlık, erkeklik ve cinsel fark

Zeynep Kevser Şerefoğlu 24 Haziran 2026, Çarşamba
Mesele kadın ile erkeğin aynılaştırılması değil, birbirine indirgenemez iki varoluş olarak tanınabilmesidir. Cinsel fark yalnızca biyolojik bir ayrım değil; insanın tek değil iki olarak kurulabilmesinin imkânıdır. Kadın ile erkek, biri diğerinin türevi ya da eksik versiyonu olarak değil, iki ayrı özne olarak düşünülmedikçe ne adalet kurulabilir ne ilişki.

Bugün kadınlık ve erkeklik üzerine konuşurken aslında devasa bir boşluğun etrafında dönüyoruz. Bu boşluk, yalnızca gelenek ile modernlik arasındaki farktan doğmuyor; daha derinde, insanın kendisini nasıl kurduğuna, ilişkiyi nasıl anladığına ve kadın ile erkeği gerçekten iki özne olarak hangi dil ve hangi hukuk içinde birbirine bağladığına dair temel bir kararsızlıktan besleniyor. Geleneksel olanın çözülmüş, modern olanın ise henüz tam kurulmamış olduğu bir eşikte duruyoruz. Ortada yeni bir toplumsal düzen yok; eskisinin otoritesi sarsılmış, ama yerine geçecek dil de, ahlâk da, ilişki biçimi de henüz berraklaşmamış. Herkes aynı kelimeleri telaffuz ediyor; kadınlık, erkeklik, aile, özgürlük, fıtrat, eşitlik, adalet…

Ama bu kelimelerin işaret ettiği dünyalar bambaşka. Kelimeler ortakmış gibi, ama hayatlar değil. Tam da bu yüzden bugün yaşanan şey, basit bir rol karmaşası değil. Daha çok, aynı fiziksel dünyanın içinde farklı anlam evrenlerinde yaşamak gibi bir şey. Bir tarafın "özgürleşme" dediğine öteki "yerinden edilme" diyor; bir tarafın "özneleşme" dediğine öteki "dengenin bozulması" adını veriyor. Herkes kendi haklılığında gömülü. Kadın kendi emeğinin, kendi mücadele tarihinin, kendi açtığı yolun görünmesini istiyor; erkek ise çoğu zaman kendi kaybını, tereddüdünü, çözülüşünü, hatta bazen aczini merkeze alıyor. Ortak bir ahlaki zemin kurulamadığında, aynı dünyayı paylaşsalar da başka başka anlam rejimlerinin içinde yaşamaya başlıyorlar.

Bu kopukluğu yalnızca bugünün sosyal medya gürültüsüne, hızlı değişime ya da kuşak farkına bağlamak eksik kalır. Burada daha derin bir mesele var: gelenek ile moderni iki mutlak ve birbirini dışlayan dünya gibi kuran modernist epistemolojinin kendisi. Geleneği her yerde itilmiş, donmuş, eleştirilemez ve "müzeleşmiş" bir bütün gibi düşündüğümüzde, onu bugüne söz söyleyen canlı bir imkân olmaktan çıkarıyoruz. Modernliği ise köksüz, tekinsiz, her an ayağımızın altından kaymaya hazır bir zemin gibi kurguladığımızda, iki dünya arasındaki köprüyü baştan yıkmış oluyoruz. Böylece bir tarafta "donmuş tabu", öte tarafta "tekinsiz akış" kalıyor. Oysa tarihin kendisi bize bunun böyle işlemediğini, geçmişin statik değil son derece verimli ve seçenekli yollar sunduğunu, bugünün de yalnızca köksüzlükten ibaret olmadığını defalarca göstermiş durumda.

İki ayrı yankı odasında…

Bu sıkışmışlığın Müslüman özne üzerindeki etkisi de ayrıca düşünülmeye değer. İmparatorluk bakiyesi olmanın, siyasal ve kültürel çözülmelerin, "hakikati kaybetmiş olma" endişesinin, dünyayı elinde tutan güçlerin gizli ajandalarına karşı tetikte durma hâlinin, kadın ve erkek ilişkisinin doğal, geniş ve sahici zeminini nasıl daralttığı yeterince konuşulmuyor. İnanç kaynağından uzaklaşmanın ürettiği ontolojik kaygı, kişiyi savunma pozisyonlarına itiyor. Bu savunma pozisyonu, kadın ile erkek arasında gerçek bir karşılaşmayı daha baştan engelliyor. Çünkü burada herkes yalnızca kendisini korumaya, kendi sınırını muhafaza etmeye, kendi haklılığını tahkim etmeye çalışıyor.

İnsan bir "eş"e, bir "yoldaş"a, bir muhataba değil; önce kendi yarasını sarmaya dönüyor. Toplumsal dil de buna göre parçalanıyor. Erkek, geleneksel kodların kendisine sağladığı iktidar konforunu yitirmenin korkusuyla o donmuş tabuya sarılıyor; kadın ise modern dünyanın sunduğu hak ve özgürlük söylemini, çoğu zaman kendine açılmış başka bir alan olmadığı için, tıkalı yolların içinden geçebilmenin, kendini var edebilmenin ve hayatta kalabilmenin tek mümkün yolu olarak benimsiyor. Böylece ortaya yeni bir birliktelik değil, iki ayrı yankı odasında birbirini suçlayan yalnızlıklar çıkıyor.

Durkheim'ın "anomi" kavramı bu ara bölgeyi anlamak için hâlâ işlevsel. Eski normların çözüldüğü, ama yenilerinin henüz kabul görmediği zamanlarda toplumsal hayat, bir kuralsızlık değil, daha doğrusu çifte kurallılık yaşar. Herkes değişimin farkındadır, ama hiç kimse o değişimin altını çizmek istemez. Çünkü bir şeyin adını koymak, onun sorumluluğunu almak demektir. Değişimi geçiştirmek bu yüzden rahatlatıcıdır. Eski yeterliliklerden kesin kopuşu geciktirir, yeni yükümlülükleri de askıya alır. Bugün kadınlık ve erkeklik etrafında yaşanan şey tam olarak budur: fiili dönüşüm yaşanıyor, ama sembolik ve hukuki düzeyde onun adı konmuyor.

Böylece herkes biraz eski dünyada, biraz yeni dünyada kalıyor; ama kimse gerçekten bir masaya oturup yeni sözleşmenin ilk cümlesini kurmuyor. Kadınlar bu cümleyi kurmaya hazır görünse de, erkeklik çoğu zaman bu eşiğe cesaret edemiyor; çünkü bu eşik, yalnızca yeni bir ilişki kurmayı değil, erkekliğin kendisini bugüne kadar taşıyan ayrıcalıklı konumdan vazgeçmesini, gücünü tahakkümden değil karşılıklılıktan üretmesini ve kendini baştan tanımlamasını gerektiriyor. Bu ise yalnızca bir rol değişimi değil, bir varoluş alışkanlığının çözülmesi anlamına geliyor.

Erkekliğin değil, ayrıcalığın çözülmesi

Bugün erkeklik etrafında kurulan dil çoğu zaman kayıp, zayıflama ve silikleşme etrafında dönüyor. Oysa Raewyn Connell'ın kavramsallaştırdığı biçimiyle erkeklik hiçbir zaman tekil ve doğal bir öz olmadı; farklı erkeklikler arasından birinin üstün model olarak kurumsallaşmasıyla oluşan tarihsel bir düzen oldu. Bu düzen yalnızca kadınlar üzerinde değil, başka erkeklikler üzerinde de tahakküm kurdu. Pierre Bourdieu'nün "eril tahakküm" diye adlandırdığı yapı da tam burada işler: Üstünlük, üstünlük gibi görünmediği ölçüde güçlenir; doğal ve tartışılmaz hale gelir. Bu yüzden bugün çözülen şey bir öz değil, uzun süre kendiliğinden işliyormuş gibi görünen bir ayrıcalıktır. Erkeklik bu kadar dar bir iktidar tarifine sıkışmasaydı, bu tarif çözülür çözülmez varoluşsal suni bir sarsıntı üretilmeyecekti.

Özne ancak başka bir öznenin bağımsız varlığını tanıyabildiğinde kurulabilir. Jessica Benjamin'in düşüncesinde karşılıklılık tam da bu noktada belirleyicidir: Başkasını yalnızca ihtiyaç gideren ya da kendini onaylayan bir nesne olarak değil, kendi başına bir varlık olarak kabul etmek hem ilişkinin hem öznenin şartıdır. Eski erkeklik kurgusu bu tanımayı çoğu zaman erteledi; çünkü merkezinde ilişkinin kendisi değil, erkeğin o ilişki içindeki konumu vardı. Bu yüzden bugün yaşanan sarsıntı, yalnızca erkekliğin zayıflaması değil; erkekliğin ilk kez gerçek bir karşılıklılık sınavıyla yüzleşmesidir.

2014 yılında Birikim Dergisi'nde yayımlanan "Türkiye İslâmcılığında Bir Kadın Hareketi Olarak Dindarlaşarak Özgürleşmek ve Özgürleştikçe Görülmemek" başlıklı yazımda, yarayı sarmak ve onarmak için "görülmeyen Müslüman kadınlar idmanlılar" demiştim. Bugün o kadınlar, kermeslerden akademik kürsülere, ev içi emekten kamusal görünürlüğe kadar her eşiği aşarak yeni birlikteliğin zeminine çoktan yerleşmiş durumda. Dillerini, bilgi repertuarlarını, ilişki kurma biçimlerini ve varoluşlarını da getirdiler. Buna karşılık erkeklik çoğu zaman hâlâ ne geleneksel ne modern sözlükte tam karşılığını bulabilmiş değil; tereddütlü ve askıda.
Burada soru artık açık: Eğitimi hayata tutunmanın neredeyse tek yolu olarak gören, emekle kendine dünya kuran ve çoğu zaman başka bir imkânı olmayan kadınlar; bugünün dilini ve ilişki biçimlerini daha iyi kavrıyorlar diye geri mi çekilsin? Erkeklik tereddütlü diye, kadın kendi kurduğu dili ve emeği askıya mı alsın? Yapılması gereken, erkekliğin ayrıcalığın sağladığı boşluktan çıkarak ilişkiyi onurlu, eş ve işteş bir zeminde kurabilmesidir. Ama bu zeminin ne olduğu, neye dayanacağı ve nasıl kurulacağı sorusu hâlâ ortada duruyor. Çünkü mesele yalnızca toplumsal rollerin değişimi değil; kadınlık ve erkekliğin hangi fark üzerinden, hangi dil ve hangi soykütüğü içinde kurulacağıdır.

Cinsel fark, dil ve soy kütüğü: Kadınlığın itibarını yeniden düşünmek

Modernliğin en derin kırılmalarından biri, kadının yalnızca toplumsal konumunun değil, ontolojik ve simgesel yerinin de aşınmasıdır. Modern öncesinde kadın eşit değildi; ama bütünüyle silinmiş de değildi. Asıl kırılma, nötr görünen ama örtük biçimde erkek olarak kurulan modern özneyle ortaya çıktı; kamusal alan, söz ve akıl bu özneye ait kılınırken, kadın ya özel alana çekildi ya da tamamlayıcı bir konuma yerleştirildi ve eşitlik daha baştan eksik kuruldu. Bu yüzden mesele yalnızca hakların genişletilmesi değil, öznenin kim olduğudur. Kadının sorunu yalnızca mahrumiyet değil; özne olarak kurulamamasıdır. Kadın konuşur ama kendi sesiyle değil, görünür ama kendi suretiyle değil, sever ama çoğu zaman kendi adına değil. Bu nedenle kadınlık meselesi, dilin, hukukun ve düşüncenin içine yerleşmiş bir görünmezlik meselesidir; ve tam da bu nedenle mesele, kadınlık ve erkekliğin hangi fark üzerinden, hangi dil ve hangi süreklilik içinde kurulacağı sorusuna dayanır. Bu sorular etrafında düşünürken, Luce Irigaray'ın açtığı hat belirleyici olur.

Irigaray'ın düşüncesinde, kadının itibarı ve kadın-erkek ilişkisinin yeniden kurulabilmesi için dört temel mesele öne çıkar: Birincisi, cinsel farkın silinmeden tanınmasıdır. İkincisi, dilin cinsiyetliliği ve kadınlığın konuşulabilir bir özne olarak yer bulabilmesidir. Üçüncüsü, aşkın kadın için tarihsel olarak bir görev olmaktan çıkıp bir hakka dönüşmesidir. Dördüncüsü ise soy kütüğünün tek yönlü bir aktarım olmaktan çıkarılarak kadın hattını da görünür kılacak biçimde yeniden düşünülmesidir.

Öncelikle eşitlik söyleminin sınırını görmek gerekir. Eşitlik çoğu zaman farkı silerek işler. Oysa mesele kadın ile erkeğin aynılaştırılması değil, birbirine indirgenemez iki varoluş olarak tanınabilmesidir. Cinsel fark yalnızca biyolojik bir ayrım değil; insanın tek değil iki olarak kurulabilmesinin imkânıdır. Kadın ile erkek, biri diğerinin türevi ya da eksik versiyonu olarak değil, iki ayrı özne olarak düşünülmedikçe ne adalet kurulabilir ne ilişki.

Bu mesele en açık biçimde dilde görünür hale gelir. Dil hiçbir zaman nötr değildir; dünyayı kurar, sınırlarını çizer, özneyi mümkün kılar ya da imkânsızlaştırır. Sorun dilin cinsiyetli olması değil, bu cinsiyetliliğin tek taraflı kurulmuş olmasıdır. Tarih boyunca dişil olan, bağımsız bir özne olarak değil, çoğu zaman eril olanın eksikliği ya da türevi olarak örgütlendi. Nitekim gündelik dilde kadınlık çoğu zaman zayıflıkla, eksiklikle ya da kontrol edilmesi gereken bir alanla ilişkilendirilir: "kadın gibi ağlamak", "karı gibi davranmak" gibi ifadeler kadınlığı aşağıya çekerken; "adam gibi olmak", "adam gibi konuşmak" gibi kalıplar yetkinliği ve ölçüyü erkeğe atfeder.

Benzer şekilde küfür dilinin büyük ölçüde kadın bedeni üzerinden kurulması, kadının yalnızca bir özne değil, aynı zamanda sembolik bir aşağılanma zemini olarak da işlev gördüğünü açığa çıkarır. Bu yüzden kadın konuştuğunda ya eksik bir yerden konuşur ya da hiç konuşamaz. Kadınlığın itibarı, yalnızca konuşma hakkı vermekle değil, konuşulabilir bir yer açmakla başlar.

Bu tek taraflılık sevgi ve ilişki biçimlerinde daha da belirginleşir. Kadın için aşk tarihsel olarak bir hak değil, bir görev olarak kuruldu. Sevgi, kadının kendi arzusu ve varoluşu üzerinden değil; eş ve anne olma işlevi üzerinden tanımlandı. Böylece kadın, seven bir özne olmaktan çok, sevilmeye ve üretmeye tabi kılınan bir konuma yerleştirildi. Oysa aşk ancak kadının kendi cinsiyetli öznelik deneyimi içinde, tekilliğini ve arzusunu kurabildiği ölçüde bir hakka dönüşebilir; aksi takdirde aşk, kadını kuran değil, onu silen bir yapıya dönüşür.

Bu kırılma, kadının çocukla kurduğu ilişkide ve daha geniş anlamda soykütüğü meselesinde de kendini gösterir. Soykütüğü yalnızca biyolojik değil, simgesel bir meseledir. Kadının kendi hattını görebilmesi, kendi sürekliliğini tanıyabilmesi ve kendi sesini kurabilmesi bununla mümkündür. Çocuğun yalnızca baba hattı üzerinden değil, anne hattı üzerinden de kurulması; anne ile kız arasındaki sürekliliğin görünür olması, kadınlığın kültürel olarak yeniden kurulmasının ön şartıdır. Böylece soykütüğü tek yönlü bir aktarım olmaktan çıkar, iki kutuplu ama farkı koruyan bir sürekliliğe dönüşür.

Bütün bu başlıkların kesişiminde kadınlığın itibarı meselesi belirir. Kadın yalnızca taşıyan, doğuran ya da bakan değil; anlamı kuran, aktaran ve dönüştüren bir özne olarak yerini alır. Bu itibar yalnızca düşünsel düzeyde kalamaz; dilde, hukukta ve kültürde karşılık bulmak zorundadır. Kadın bedenini aşağılayan ifadelerin sıradan bir dil oyunu değil, cinsiyetli bir şiddet olarak tanınması; annenin adının ve hattının görünür kılınması; kadın deneyiminin kültürel üretimde kurucu bir yer edinmesi… Bütün bunlar kadını korumaktan ziyade, kadınlığın taşıdığı farkı değer üreten bir güç olarak tanımanın adımlarıdır.

X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.