Edebiyat kimin işi yahut kadının mahfildeki yeri
Kadınlık veya erkeklik özelinde yapılan konuşmalar, yazılan yazılar çoğu zaman faydadan çok zarara, hayırdan çok şerre yol açıyor. Kullanılan genellemeci ve ayrıştırıcı deyişlerin esasında ne gerçeklikte karşılığı var ne de kapsayıcı bir anlama işaret ediyorlar. Bu sebeple evvela, bu yazıdaki ifadelerimin, edebiyat camiasındaki tüm erkekler ve kadınlar için bağlayıcı olmadığını söylemeliyim.
Üstelik edebiyat tarihimize baktığımızda, Sâmiha Ayverdi'ye daha fazla yazması, konuşması ve görünür olması yönünde ısrarcı olan Necip Fazıl gibi, "Ben öyküyü Füruzan'dan öğrendim." diyen Necati Mert gibi, Gülten Akın'ı 2008 yılında Türkçe'nin yaşayan en büyük şairi seçen elli kişilik kuruldaki otuza yakın erkek entelektüel gibi, vaktiyle aleyhinde yazdığı yazı için af dilemek maksadıyla aradığı Kerime Nadir'le yaptığı konuşmayı daima mahcubiyet ve gözyaşlarıyla anlatan Selim İleri gibi, Ayşe Şasa'dan Cihan Aktaş'a pek çok kadını yazmaya teşvik eden ve onların ilk yayıncıları olan Mustafa Kutlu gibi pek çok olumlu örnek görmek mümkün.
Velhasıl ne erkeği korkunçlaştırmak ne kadını kurbanlaştırmak istiyorum. Ancak edebiyat ortamlarının güncel durumu hakkındaki gözlem ve tecrübelerimizi de paylaşmamız gerektiği kanaatindeyim. Belki farkındalığa vesile yahut sessiz birilerine ses olur diye. Ezcümle niyet hayr, akıbet de hayr olur umarım.
"Kadın romancılarımız matbaamızda!"
Resimli Hayat dergisinin, Mart 1954 tarihli 23. sayısında, Müşerref Hekimoğlu ve Nezihe Araz imzalı bir haber var. Derginin kapağından da duyurulan haberin başlığı şöyle: "Kadın Romancılarımız Matbaamızda!" Haberin giriş kısmı ise şu şekilde:
"15 Şubat Pazartesi günü kadın romancılarımızın tarihine geçse yeridir. Yıllardan beri roman yazan kadınlarımızdan birçoğu birbirleriyle ilk defa matbaamızda tanıştılar. Buna hepsi çok sevindi, bize bilhassa teşekkür ettiler.
O gün matbaamızda bir araya getirebildiğimiz kadın romancılarımız şunlardı: Mebrure Alevok, Cahit Uçuk, Sâmiha Ayverdi, Muazzez Tahsin Berkand, Rikkat Köknar, Safiye Erol, Bedia Altınay, Şükûfe Nihal.
Halide Edib Adıvar, Peride Celal, Kerime Nadir gelmemişlerdi.
Kadın yazarlarımızın hepsi pek zarif ve şıktı. Matbaamızın mütevazı portmantosu bir anda binlerce lira değerinde astraganlarla doldu. Romanlarını Cumhuriyet gazetesinde okuduğumuz Rikkat Köknar, zarif şapkası; eserlerinde eski Türk sanatını, hayatını bütün şiiriyle belirten Sâmiha Ayverdi de şahane şal ceketi ile bilhassa dikkati çekiyorlardı. Muazzez Tahsin Berkand, bürodan geldiği için özür diledi, ama o da çok sade ve zarif bir iş kıyafeti içindeydi. Romancılarımız, ilk defa karşılaştıkları hâlde meslek rekabetinden insanı şüpheye düşürecek bir sıcaklıkla çabucak kaynaştılar. Müşterek dertlerini, gayelerini ortaya koyuverdiler. Bizim de istediğimiz buydu.
Romancıların hepsi en az üç dört eser yazdıkları hâlde Cahit Uçuk'tan başka hiçbiri matbaa tekniğini, makinalarını bilmiyorlardı. Bunun için matbaamızı büyük bir alakayla gezdiler."
Üç sayfalık haber, yazarlıkla geçinebilmek, yayıncılarla yaşanan sorunlar, toplumun talepleri, dildeki cebri değişikliklerin artı eksileri konuşulduktan; yazarların yazarlık kariyerleriyle ilgili neler umdukları ve bir dergiden beklentilerinin ne olduğu sorulduktan sonra şu şekilde noktalanıyor:
"Karşılıklı yarenliğimiz pek tatlılaşmıştı ama vakit de hayli ilerlemişti. Hava kararalı beri kadın yazarların gözleri saatlerindeydi. Malum ya serde kadınlık var. Son sualimizi adeta ayakta dinlediler. (…) Portmantomuz bir kibar düşkünü gibi bir anda boşalıverdi. Birkaç saatlik kürk saltanatından sonra yazı işlerinin mütevazı mantoları ile baş başa kaldı."
Bu ilgi çekici haber, hem yayımlandığı dönemle hem bugünle alakalı pek çok şey söylüyor. Evvela kadın edebiyatçılarla ilgili bu haberi, yine iki kadın gazetecinin kaleme almış olması manidar. Kadınları davet eden ve ağırlayan yine başka kadınlar. Bu bir, ikincisi, en az, üç dört eserleri olduğu hâlde, kadın yazarların birbirlerini ve matbaayı daha önce görecek imkân ve ortam bulamamış olmaları düşündürücü. Dikkatimi çeken üçüncü nokta ise, bu haberin aynı zamanda kadınların edebiyat mahfillerindeki yerine ve o yerde durma/kalma sürelerine işaret ediyor olması. Kadınlar gayet şık bir şekilde ve sadece birkaç saatliğine oradalar ve hava iyice kararmadan gitmek zorundalar.
"Edebiyat erkek işi ablacığım!"
Ne hazindir ki, kadın edebiyatçıların matbaalardan, dergi bürolarından, yayınevlerinden, şöyle bir uğrayıp mümkünse hava kararmadan ve yine mümkünse fazla da konuşmadan geçmeleri, bugün hâlâ ziyaretin makbul olanıdır.
Peki, ya kadın gitmek istemezse ve üstelik sorumluluk almaya da talip olursa ne olur? Bir mahfilde, editör ya da yayın direktörü adayı olarak belirirse bir kadın, ne olur? Bu soruların cevabını vereceğim ama ondan önce bir delikanlıdan bahsetmek istiyorum.
Geçenlerde, Samuel Butler'ın "Bilge erkekler, kadınlar hakkında ne düşündüklerini asla söylemezler." tavsiyesini henüz duymamış olan bir gençle -esasında çocukluk arkadaşımın; elime doğmuş, nerdeyse yanımda büyümüş, yeğenim mesabesindeki oğluyla- sohbet ediyorduk. Bu genç adam, üç dört yıldır öyküyle meşgul. Son bir yılda da on kadar öyküsü bazı basılı ve dijital ortamlarda neşredildi. Edebiyat ortamları hakkında yaptığımız sohbet koyulaştığı esnada bana dönüp şöyle söyledi: "Safiye abla, edebiyat erkek işi ya. Dünyaca ünlü yazarlara bak, hepsi erkek."
Gülümsedim ve konuyu geçiştirdim. Çünkü bu yaygın ama çarpık algının onda da oluşmasını, ben eğer, yayımlanmış ve karşılık bulmuş on kitabıma rağmen, edebiyata onun yaşından daha uzun süre verdiğim emeğe rağmen, dahası yakinen tanıdığı tek yazar olduğum hâlde önleyememişsem; ona, bunca yıldır bir kadının, edebiyatı nasıl iş edindiğini gösterememişsem artık ne desem boş. İşte elime doğmuş bir çocuk, on öykü yazdıktan sonra "Edebiyat erkek işi ablacığım." diyebiliyor. Onu anlıyorum ve kızmıyorum. Zira bu kanaati dile getiren, buna yürekten inanan ilk kişi o değil, son da olmayacak. Sadece bir gün, edebiyatçı ağabeyleri gibi bu düşüncesini yüksek sesle söylememeyi ya da en azından bir kadına söylememeyi öğrenecek.
Kadın, yayın direktörü olursa ne olur?
Evet ne diyorduk, kadın gitmek istemezse ve sorumluluk almaya talip olursa ne olur? Yazar yahut şair kadın, edebî bilgisi, görgüsü ve yeteneğiyle kitaplarını basan yayınevinde, yazılarını yayımlayan dergide editör ya da yayın direktörü adayı olarak belirirse ne olur? Ne olur biliyor musunuz? Mizacına göre ya çok üzülür ya da çok yorulur. Artı olarak da kaçınılmaz bir şekilde düşman biriktirir. Bu üzüntüler, yorgunluklar ve düşmanlıklar o denli kesif bir hâl alır ki sanatına gölge düşer, eli ağırlaşır, şevki kırılır.
O zaman kadının yeri evidir diyelim mi? Yok, yok o kadar acele etmeyelim. En iyisi biz kadının neden bu kadar üzüldüğüne ve yorulduğuna bi' bakalım. Bunun için de dikkatimizi, mevzunun diğer paydaşına, beylere çevirelim.
Erkekler, yaratılışları gereği güçlü hissedecekleri, muktedir oldukları bir alan ararlar. Fiziken ya da finansal olarak öne geçmek, siyasette, akademide ya da bir spor dalında başarılı olmak isterler. Rakiplerini yani evvela yakın/uzak akrabalarını sonra sosyal çevrelerindeki diğer erkekleri elimine edecekleri bir saha ararlar. Bulurlarsa ne âlâ. Ama bulamazlarsa bu sefer daha zahmetli ve akla hemen gelmeyecek başka yollara girerler. İşte bu parayı, makamı, başarıyı, şöhreti, çekiciliği yakalayamamış üstelik bu alanlarda herhangi bir şekilde iddia sahibi olmayan bazı erkekler için de sanat, edebiyat cazip birer alternatif olarak ışıl ışıl parıldar ve onları kendine doğru çeker. Sanat mahfillerinde de başka türlü bir iktidar vardır çünkü: Psikolojik iktidar.
Bu beyler, hayat akıp giderken yakalayamadıkları ya da kaybettikleri her şeyi edebiyatta bulabilirler. Başka şekilde kolay kolay kendilerine çevrilemeyecek gözler edebiyat sayesinde onlara dönmüştür, kulaklar onları dinlemeye hazırdır. Üstelik yazıp çizdikleri afili sözler onlara ikinci bir suret gibi garip bir cazibe de katmıştır. Hayati ihtiyaç karşılanmıştır artık. Önemsenirler, saygındırlar, güçlüdürler. İşleri yaver giderse yazar/şair olarak çaldıkları kapılar da açılır, makamları da olur para da kazanırlar. Yani iktidarlarını perçinledikçe perçinlerler.
Bir satranç oyunu
İşte, bir erkek edebiyatçının strateji ile oynadığı bu satrançta, dikkati başka erkeklerin üzerindedir. Muhatabı erkeklerdir. Onları yenmek/geçmek istiyordur, bazılarını geride bırakmıştır. Aştığını düşündüğü kişilerin yanında rahattır. Bu yüzden kalemi güçlü, sözü yüksek bir kadınla karşılaştığında afallar. Çünkü erkeklerin kodlarında bir kadınla rekabet etmek yoktur. Bu yüzden de iddia sahibi olduğu, güç devşirdiği bir sahada kadının üstünlüğünü kabul etmeye asla yanaşmaz. Hem bu üstünlükler kadının ne işine yarayacaktır değil mi? Kadın, ne kadar fazla ya da büyük de olsa hiçbir zaman rakip değildir, olamayacaktır. Ama kadın oradadır. Erkeğin iktidarına bir tehdit olarak algıladığı kadın, onun oturmak istediği koltukta oturuyordur. Seçilen erkek değil, kadındır. İşin rengi değişir. Kadın o koltuktan kaldırılacaktır. O koordinatörlük, o kadına yar edilmeyecektir.
Daha farklı bir hamle yapması gerekmektedir artık erkeğin. Rakip olarak görmediği, yolun başında denklemden çıkardığı ama şimdi karşısında dimdik duran bu rakibi ne yapmalı? Evvela görmezden gelmeli, daha sonra hafifletmeli, inceltmeli ve yok etmeli. Bu yok etme çabası, bazen kadının işlerine karşı basitleştirici yüzeysel bir ilgiyle sıklıkla da organize edilmiş asimetrik bir ilgisizlikle, değersizleştirmeyle yapılır. Kadına, kadın olduğu yani önünde sonunda geri çekilmesi gerektiği hatırlatılır. Erkek, kadını derhâl ihtimal dışı bırakıp asıl işine yani erkek rakiplerine karşı mücadelesine dönmek ister, onlara karşı cümlelerini biler durur. Üstelik bütün bu olup bitenleri meşrulaştıran, erkeği masumlaştıran motto da arka planda spot ışığı gibi yanıp sönmektedir: "Edebiyat erkek işi ablacığım!"
Edebiyat insanın işi
Sahi edebiyat kimin işi? Edebiyat ne erkeğin tekelinde ne de kadına hasredilmiş. Edebiyat; sözün değerini bilenlerin işi, kelime simyacılarının işi, Allah'ın, eline kalem tutuşturduklarının işi. Kimin yarası varsa onun işi. Hayal dünyasında âlem içre âlemi temaşa edenlerin işi. Edebiyat, iyiyi güzeli, doğruyu tutkuyla anlatmaktan vazgeçmeyen cesur yüreklerin işi. Okurun dikkatini esfel-i sâfilîne, ithal "gölge" ve "kompleks"lere değil, ahsen-i takvîme, yüceye, temize, hakikate yöneltebilenlerin işi. Edebiyat hayat içinde hayat yaşayanların işi. Edebiyat hâlden anlayanların işi. Edebiyat karanlıkta görenlerin, sessizlikte duyanların işi. İnsanın işi yani. Kim daha insansa onun işi. E hadi onu da söyleyeyim bari. Edebiyat biraz da delilerin işi.
Kadının edebiyat mahfillerindeki yeri ise cemal, rahmet ve rikkat temsiliyle, bir vicdan terazisi olarak kadın erkek tüm kardeşlerinin yanı. Bu kardeşlikse ancak ruhsal ve aşkın bir bakışla mümkün. Kadınlıktan ve erkeklikten öte insanlık paydasında buluşabildik mi tamamdır. İnsanın, kadın ya da erkek olmasıyla değil insan olduğu için değerli olduğunu, özü itibariyle yüce ve ilahi olduğunu, yekdiğerimize biraz daha olgun nazarlarla bakmanın faydalı olacağını düşünmekteise sonsuz yarar var. Hepimizin üflenmiş ruhlar olarak O'ndan geldiğimizi, O'na ait olduğumuzu ve yine O'na döneceğimizi hatırlamaksa ilaç gibi. Haydi oyalanmayalım. Daha yürünecek çok yolumuz, edebiyat gibi bir işimiz var malum.