Direnişin liderleri: Gazzeli kadınların hikâyesi
Modernitenin görkemli anlatıları içinde kaybolan, feminizmin kurtarıcı şemsiyesinin dışında bırakılan kadınlar var. Bazı coğrafyalarda kadın olmak, çifte görünmezlik demek. Hele ki bu coğrafya, soykırımın gölgesinde kıvranan Gazze'yse, görünmezlik katmerleniyor. Feminizmin küresel ölçekte yankılanan "kız kardeşlik" söylemi, maalesef Filistinli kadınları kapsamıyor. Zira baskın feminist yaklaşımlar, başını açan kadını özgürlük kahramanı olarak sunarken, başını örten kadını "baskı altında kalan" mağdur olarak kodluyor. İran'daki kadınlar başlarını açmak istediğinde "zorbalığa karşı direnenlerin yanındayız" diye haykıranların, Gazze'de, Sudan'da, Kongo'da veya Doğu Türkistan'da zulüm altındaki kadınlara karşı sessizliği işte bu seçmeciliğin eseri. Feminizmin kadınlara özgürlük sloganı gibi oldukça kapsayıcı ve parlak görünen bir sloganı olmasaydı, başka coğrafyalardaki kadınlara karşı sessizliklerini mazur görebilirdik. Oysa kadınların özgürlüğü ya küreseldir ya hiçtir.
Günümüzde kadın, deyim yerindeyse küllerinden yeniden doğmuş bir "feniks" olarak tasvir ediliyor. En azından benim kuşağım için "kabul edilmiş" kadın profili, kendini gerçekleştirmiş, kariyer ve çocuk bakımı arasında dengeyi başarıyla kuran kişidir. Bu tasvirin biraz uzağında kalan, görünmeyen ama mücadele etmeyi sürdüren, takdir edilmeyi beklemeyen, yalnızca var olma savaşı veren kadınların hikâyelerine ses vermek istiyorum.
Geçtiğimiz ay Al Khair Foundation'ın geniş katılımla düzenlediği Gazzeli Kadınlar Çalıştayı, Gazzeli kadınların sesini Türkiye'deki kadınlara duyurma çabasının önemli bir adımıydı. Gazzeli kadınlar, soykırımın gölgesinde geçen hayatlarını, hayallerini ve savaşın onlardan neler çaldığını anlattılar. Soykırım gerçekliği altında mücadelesi devam eden, şehirleri gibi enkaz altında kalmış hayalleriyle birlikte yaşamaya direnen bu kadınların hayatlarından bahsetmek istiyorum.
Soykırımın gölgesinde gündelik hayat
Belki savaşa rağmen iş kurmuş, küllerinden yeniden doğmuş birkaç kadın örneği olsa, aşina olduğumuz, dinlediğimiz "güçlü kadın" imajına çok daha uyardı. "Kadın her şartta küllerinden yeniden doğuyor" derdik. Fakat geçen iki yılın ardından Gazze'deki kadınlar hayatın en ağır sorumluluklarını aşan güçlü birer özneler.
Bir coğrafyada doğup büyümek oranın şartlarına insanı hazırlıyor olsa da herkes için temenni ettiğimiz şeyler, herkese layık gördüğümüz şeyler olmalı. Zemini temiz, serin bir ortam, temiz bir mutfak, ocakta pişen kahveler… Dünya bunları sıradan kabul ederken, Gazze'deki kadınlar bu temel ihtiyaçlardan mahrum.
Gazze'de kadın olmak, o gün ne pişireceğini, evini nasıl toplayacağını düşünmekten ziyade yeni belirsizlikler ve mücadele anlamına geliyor. Gazzeli bir kadının sabah rutini artık su bulma çabasıyla başlıyor. Telefonunu şarj edebilmek için saatlerce yer aramakla devam ediyor. Bazen bir yatak, bazen yalnızlık ve mahremiyet, en çok da elektriğe kavuşma isteği. Sıradan ve zaten sahip olunan şeyler lüks merhalesine evrilmiş durumda. Günlük hayatta mücadele etmek zorunda oldukları durumların başında tahliye tehdidi geliyor ve gittikleri yeni yerdeki ev sahiplerinin "çıkın" ikazlarını duymadan yaşamak istiyorlar. En temel ihtiyaç barınmayken bundan mahrumlar.
Gazzeli kadınların savaş öncesi hayalleriyle, savaş sonrası hayalleri çok farklı. Kadınlar bu soykırımın hayallerini önemli ölçüde küçülttüğünü ama bitirmediğini vurguluyor. Savaş öncesinde eğitimlerini tamamlayabilmeyi, kendilerini daha çok geliştirmeyi, evlatlarının eğitim almalarını ve mutluluklarına şahit olmayı, hatta kitaplarını yayınlamayı hayal ederlerken savaş sonrasında bir eve, temiz bir mutfağa, kesintisiz ve ulaşılabilir elektrik ve internete, bir yastığa, telefona, çamaşır makinesine, tüpgaza, hatta su bidonlarına, temiz ve çeşitli kıyafetlere sahip olmak ama en çok da sevdikleriyle birarada güven içinde yaşayabilmeyi hayal ediyorlar.
Güven ve mahremiyet ise en çok kaybedilenler arasında. Tanımadığımız insanlarla aynı binayı, hatta aynı odayı paylaşmak zorunda kalmak gibi bize yabancı gelen bu durumlar, orada yıkımın bir gerçeğine dönmüş. Gazzeli Hatice Helles'in sözleri, bu mahremiyet yoksunluğunu çarpıcı bir şekilde özetliyor: "Her kadının kapısını kapatabileceği kendisine ait bir odası olması gerekir."
Filistinli kadının inşası
Gazzeli kadınların hayatında eğitimin yeri apayrı. Kadın demek aynı zamanda anne demek olduğu için, eğitim ve direniş, annenin tedrisatıyla başlar. Eğitim, onlar için bir direniş biçimi. Soykırım esnasında bile çadırlarda kısıtlı imkanlarla okullarını tamamlayan kız öğrencilerin sevinçlerini kaydeden videoları hepimiz izledik. Onların mücadelesi, zor şartlarda dahi çalışmaya, eğitimlerini bitirmeye devam etmek oluyor.
Gazze'yle sürekli iletişimde olan araştırmacı Emine Çınar'ın yaptığı birçok görüşmenin sonucunu bu çalıştayda sunması, sahadan tanıkların kayda alınması adına oldukça kıymetliydi. Çınar, Gazze'de çocuğu yetiştirenin sadece anne olmadığını, annenin bir lider olduğunu ve çocukları eğitimin merkezi olan camilere teslim ettiklerini belirtiyor. Nisaü'l-Aksa Derneği Başkanı Dilek Tekocak ise kritik bir soru soruyor: "Gazze nesli nasıl yetişti? Bu anneler kendilerini nasıl inşa ettiler?" Çünkü geçmişte kimlikleri, kültürleri, toprakları işgal edildi. Gazzeli annelerin, "Evlatlarımızı kaybedebiliriz ama kültürümüzü korumak için her şeyi yaparız" sözleri, bu inşanın temel felsefesini özetliyor.
Bu anlayış, Hasan el-Benna'nın "Önce kadınları inşa edelim" çağrısının Filistin topraklarındaki somut tezahürüdür. Camiye gitmeden önce kadınların inşa edilmesi gerektiği düşüncesiyle hareket eden bu anlayış, kadınları sadece ev işlerinden mesul varlıklar olmaktan çıkarıp, onlara yeni bir alan açtı. Kadının görevinin ev işlerinden ibaret değil, evlat yetiştirmek olduğu ve bunun da cihadın en ön saflarında yer aldığı öğretildi. "Annelerin bakış açısını değiştirmeliyiz" düşüncesiyle yola çıkılarak, "önce kendini inşa et, sonra toplumu ihya et" anlayışı benimsendi. İşte bu, Filistinli annelerin başardığı en büyük mucizedir.
Şeref, onur ve izzet üzerinde yükseltilmiş bir hayat
Bu program için özel olarak yapılan röportajlarda, farklı kadınların konuşmalarında vurgulanan "şeref, onur ve izzet" kelimeleri, aslında Gazzeli kadınların karakter kodlarını ele veriyor. Fiziki her şeylerini kaybetmiş olabilirler ama manevi sermayelerini koruyorlar. Peki ya kaybettikleri en değerli şey? Röportajlar boyunca beni en çok etkileyen, Gazzeli kadınların kayıplarını tarif ediş biçimi oldu. Gazze'den herhangi bir kadına "Kaybettiğine en çok üzüldüğün şey neydi?" diye sorsanız, büyük ihtimalle cevabı "Eşim" olurdu. Eş, onlar için sadece bir hayat arkadaşı değil, dayanak, güven, cömertlik ve dost demek. Hayattaki en güzel şeylerin sembolü. Eşini kaybeden Aye Ebu Takiye'nin anlattığına göre, bu kayıp tüm anlamları yitirmekle aynı şey.
Burada altını çizmemiz gereken bir başka nokta daha var: Sivil erkekleri görmezden gelmek, onların ardında bıraktığı derin üzüntüleri de görmezden gelmek anlamına geliyor. Oysa savaşın en ağır yükünü elbette önce kadınlar ve çocuklar çekiyor. Ancak Gazzeli kadınların sözlerinden çıkardığım en önemli not, sivil erkeklerin hayatlarını da aynı şekilde önemsememiz gerektiği. Çünkü onlar da birilerinin eşi, babası, evladı; kısacası bir ailenin dayanağı.
Bu noktada vurgulanması gereken hayati bir şey var ki; Gazze'deki kadınlar, çocuklar ve erkekler, dünyanın kalanındaki insanlardan daha farklı değil. Gazze'deki bir annenin güvenliği, dünyanın her yerindeki insanın güvenliğiyle doğrudan alakalı. Bu gerçeği ıskalayan her türlü dayanışma çağrısı, kendi konfor alanlarında, seçmeceli dayanışmalarıyla baş başa kalır. Gazzeli kadınların hikâyesi, dayanılmaz şartlar altında bile insan onurunu koruma mücadelesi. Onlar, bize direnişin, sabrın ve fedakârlığın en yalın halini öğreten öğretmenler oldu. Onlar var oldukça, Filistin davası da var olacak.
Aslında başka bir gerçekliğe geçmek lazım. Belki de feminizmin "kız kardeşlik" kavramını bir kenara bırakıp, yerine çok daha kadim ve kuşatıcı bir anlayışı, "gönül bağı"nı koymalıyız.