Anneliğin feminist serüveni: Annelik, kadını nasıl ikincil konuma düşürür?
Toplumsal yaşamın bazı yönleri zamanla öylesine güçlü anlatılarla çevrelenir ki, bu anlatılar giderek sorgulanması güç kabul ve varsayımlara dönüşür. Feminist hareket, "toplumsal cinsiyet" eşitsizliklerini görünür kılma iddiasıyla kadın deneyimlerine dair güçlü bir düşünsel çerçeve üretti. Ancak bu çerçeve, hem bir özgürleşme anlatısı olarak hem de belirli varsayımlar ve indirgemeler barındıran bir düşünme biçimi olarak tartışmaya açık hâle geldi. Aslında feminist hareketin dalgalar halinde ilerleyen serüveni, kadınların kamusal alanda hak talepleriyle başladı. Ardından kadın-erkek rollerine dair normları sorgulamaya ve kimliklerin akışkanlığını görünür kılmaya uzanan ve doğrusal olmayan bir yol izledi. Bu süreçte anneliğe bakış da yalnızca değişen toplumsal koşulların değil, feminizmin kendi içinde şekillenen ideolojik yönelimlerin de bir ürünü oldu.
Feminist düşünceye göre anne
Modern siyasal düzen kendini özgürlük, hak, eşitlik ve ilerleme gibi kavramlarla meşrulaştırır. Bu kavramlar ilk bakışta tarihin daha adil bir yöne doğru aktığı izlenimini uyandırsa da, yakından bakıldığında bu dilin hiç de tarafsız olmadığı görülür. Zira söz konusu düzen, belirli bir insan tipini merkeze alan tarihsel bir tahayyülün ürünüdür. Liberal bir felsefi zemin üzerine kurulu bu yapıda siyaset, piyasanın idaresine indirgenir. Ev içi otorite erkeğin etrafında toplanır. Adalet ise çoğu zaman ulusal sınırlar içine sıkışmış dar bir ufukta düşünülür. Bu düzenin kamusal öznesi ise örtük biçimde "soyut" bir erkek olarak varsayılırken kadın daha çok ev, bakım ve yeniden üretim alanına yerleştirilir.
Birinci dalga feminizm tam da bu sınırlara itiraz ederek ortaya çıktı. Kadının da irade sahibi ve muhakeme edebilen bir birey olduğunu savundu. Oy hakkı, mülkiyet ve kamu görevlerine erişim gibi taleplerle kadınların kamusal alanda varlık göstermesini hedefledi. Ne var ki yürüttüğü mücadele kendi içinde bir gerilim de taşıyordu: Savunusunda çoğu zaman "bağımsız" erkek birey modelini esas alıyordu. Annelik ise yurttaşlık talebini güçlendiren bir gerekçeydi: "Eğer askerlik devlete hizmet sayılıyorsa, annelik de toplumun devamı için vazgeçilmez bir hizmetti." Bu söyleme göre kadının kamusal alana girişi yine anneliği üzerinden meşrulaştırılıyordu.
1970'lere gelindiğinde Vietnam Savaşı, petrol krizi ve küreselleşmenin yükselişi, modern siyasal düzenin vaat ettiği ortak iyinin inandırıcılığını zayıflattı. Bu atmosfer ikinci dalga feminizmin yükselişine zemin hazırladı. Artık mesele yalnız ekonomik eşitsizlikler değil, kültürel ve politik tahakküm biçimleriydi. Kamusal ve özel alan ayrımı sorgulandı; evin siyasetin dışında olmadığı savunuldu. Bakım emeğinin görünmezliği ve "aile geliri" eleştiriye açıldı. "Kız kardeşlik" etrafında kurulan dayanışma iddiası, ulusal sınırları aşmasa da "toplumsal cinsiyet" eşitsizlikleri eleştirisini emperyalizm eleştirisiyle buluşturdu.
Ancak bu atmosferde birçok feminist için kadının doğurma ve bakım kapasitesi, onun toplumsal olarak "ikincil" konuma itilmesinin başlıca kaynaklarından biriydi. Kadının özgürleşmesi, biyolojik kapasitenin çizdiği sınırları aşarak kültürel ve toplumsal alana katılımla ilişkilendirildi. Dolayısıyla annelik, kadını doğa alanına hapseden ve onu üretim alanının dışında bırakan kültürel ve politik bir baskı aracı olarak teşhis edildi.
Ev ve çocuk merkezli kadınlık ideali, kadını toplumsal özne olmaktan uzaklaştıran bir norm olarak değerlendirilirken doğurganlık da toplumsal eşitsizliğin temellerinden biri olarak tartışıldı. Bu çerçevede eşitliğin, doğurganlığın teknolojik imkânlarla sınırlandırılması ve çocuk bakımının toplumsal olarak paylaşılmasıyla mümkün olabileceği ileri sürüldü. Aynı zamanda anneliğin doğal ve evrensel bir ihtiyaç olduğu fikri sorgulandı; "annelik miti"nin kadınları belirli roller içine hapseden güçlü bir kültürel anlatı olduğu vurgulandı. İkinci dalga feminist düşünce, annelik ile doğa arasındaki bağın tarihsel ve kültürel olarak kurulduğunu, çocuk bakımının kadınların "doğal" sorumluluğu olarak görülmesinin de ataerkil düzeni yeniden ürettiğini savundu.
"Kurtuluş erkek gibi hareket etmekte!"
Tam da bu noktada yine bir gerilim açığa çıkıyor. Erkek egemenliğini eleştirmek üzere yola çıkan ikinci dalga feminizm, çoğu zaman özgür kadının ölçüsünü yine erkeğe yakınlık üzerinden kurdu. Kurtuluşunu erkek gibi hareket edebilme kapasitesine bağladığı kadını, erkeğin lehine kurulmuş koşullar içinde var olmaya zorladı. Böylece kadın deneyiminde merkezi bir yere sahip olabilecek annelikle bağlantılı boyutları ya şüpheyle karşıladı ya da doğrudan tahakkümün dili olarak yorumladı. İkinci dalganın içinden yükselen eleştiriler ve üçüncü dalga feminizme yön veren arayış da burada varlık buldu: Mesele tek başına ataerki değil, kadınlar arasındaki farklılıkları ve ötekilik ilişkilerini de görmekti.
Bu yeni yönelim yalnızca evrensel bir kadın kategorisine değil, idealize edilmiş bir annelik anlayışına da itiraz etti. Farklı kadınların annelik deneyimlerinin aynı kalıpla açıklanamayacağını vurgularken, anneliğin kadını güçlendirebilen, yaratıcı ve farklı ilişki boyutları taşıyan bir deneyim olduğuna dikkat çekti. Bu yaklaşım, eşitlik adına kurulan cinsiyetsiz özne fikrinin çoğu zaman erkeği ölçü aldığını gösterdi ve kadın deneyiminin kendi anlam alanını tanıyacak yeni bir dile ihtiyaç olduğunu vurguladı. Aynı zamanda anneliği, bütünüyle reddedilen ya da sorgusuzca yüceltilen bir rol olarak değil; bağlanma ile ayrılmanın, yakınlık ile geri çekilmenin iç içe geçtiği canlı ve dinamik bir tecrübe olarak yeniden ele aldı.
Özgürlüğü yalnızca bireysel özerklik üzerinden tanımlayan modern anlayışa itiraz eden bu yaklaşım, zarar vermeme kaygısı ile ilişkiyi sürdürme sorumluluğunu zayıflık değil, ahlaki bir güç olarak değerlendirdi. Bu çerçevede annelik kurumu ile annelik deneyimi arasında yapılan ayrım önem kazandı: İlki ataerkil düzenin bir aracını temsil ediyordu; ikincisi ise kadını güçlendirebilen karmaşık bir varoluş tecrübesini. Siyahi feminist düşüncenin eleştirileri ise bu tartışmayı daha da derinleştirdi. Beyaz ve orta sınıf kadın deneyimini merkeze alan feminist anlatılar anneliği çoğu zaman reddedilmesi gereken bir yük olarak görürken, birçok siyahi kadın için annelik aynı zamanda dayanışma, saygınlık ve topluluğun devamı anlamına geliyordu. Annelik, böylece, yalnızca çocuk bakımı ile ilgili değil, topluluğun ve yaşamın sürekliliği için verilen kolektif bir emek biçimi olarak tanındı.
Ne var ki, annelik bağlamında bir kazanım olarak değerlendirilebilecek bu düşünceler, modern düzene yöneltilen feminist eleştirilerin yeniden yorumlanmasıyla farklı bir yön kazandı ve giderek "tanınma" arayışına evrildi. "Özgürlük-tercih-eşitlik" söylemlerinin iç içe geçmesiyle ortaya çıkan bu kayma, yapısal eşitsizlikleri görünmezleştirirken "çalışan anne"yi cinsiyetsiz bir özne olarak konumlandırdı. "Yoğun annelik ideolojisi" ise kamusal alanda rekabetçi olması beklenen anneyi, fedakârca yerine getirmesi beklenen tercihler ve sorumluluklar noktasına sabitledi. Böylece annelik hem kadının kendini gerçekleştirmesinin bir imkânı hem de bu imkânı sınırlayan bir engel hâline geldi. Kadınların çoğu zaman bizzat kendilerinin çözmek zorunda kaldığı bu ikilem, öznelliği sürekli yeniden kurulan bir performans olarak ele alan Judith Butler'ın yaklaşımıyla farklı bir tartışma zemini buldu.
Annelik performans mıdır?
Judith Butler'a göre feminist düşünce, kadına ses vermek isterken aynı zamanda ona birtakım gerekler de dayatır. Zira özne, her zaman kültürün de dâhil olduğu düzenleyici iktidar ağlarının içinde ele alınır. Ancak "toplumsal cinsiyet" kavramının farklı tarihsel bağlamlarda farklı kimliklerle kesişiminin tutarlılıktan yoksun olması, ona dair sabit tanımlamaları sorgulanabilir kılar. "Performativite" fikri de tam burada devreye girer: "Toplumsal cinsiyet" sabit değildir; tekrar edilen, alıntılanan ve yinelenen pratikler içinde üretilen bir etkidir. Bu düşünceyi anneliğe uyarlayan Chandler'ın "performatif annelik" kavramı da anneliğin "olunan" değil, "icra edilen" bir şey olduğunu ileri sürer. Buna göre annelik bir öz değil, bir eylemler dizisidir: Bakım verme, koruma, yetiştirme, ilgilenme, geri çekilme, tekrar etme, bozma ve yeniden kurma. Ancak burada durup sormak gerekir: Anneliği bütünüyle performans olarak düşünmek gerçekten onu daha iyi anlamamızı sağlar mı?
Öncelikle şunu açıklığa kavuşturmak gerekir. Butler, bedeni biyolojik bir veri olmaktan çok kültürel olarak cinsiyetlendirilmiş performansın alanı olarak görür. Ancak anne ve çocuk sağlığını sadece "bireysel haklar" çerçevesinde düşündüğümüzde bile kadınların yalnızca kültürel bir tezahür olarak görülmesinin geçerli bir açıklama olamayacağını fark ederiz. Yine Butler'a göre özne, irade gösteren bağımsız bir fail değil; toplumsal normlar tarafından şekillenen bir varlıktır. Ne var ki anne yalnızca normlardan oluşan bir özne değil; aynı zamanda henüz olgunlaşmamış bir varlığı hayata hazırlamakla ahlaki olarak yükümlü kişidir.
Üstelik birçok kadın için annelik yalnızca normların tekrarı değil, çocuk yetiştirme deneyimleriyle derinleşen sahici bir sevgi pratiğidir. Çocuk bakımı ve yetiştirme pratikleri, kadınların toplumsal ve kişisel failliğinin önemli bir boyutunu oluşturur. Bu nedenle anneliği sabit bir statüko olarak ele almak sınırlı bir bakış açısı sunar. Dahası anneliğin kapsadığı sevgiye dayalı bakım ve çocuk gelişiminin doğası, annenin hem kendisiyle hem de çocuklarıyla kurduğu ilişkiler üzerinden şekillenir.
Bütün bu tartışmaların sonunda şu söylenebilir: Feminist düşünce, kadın deneyimlerini görünür kılma bakımından bir miras üretmiş olsa da anneliğe ilişkin tartışmalar, bu mirasın bazı varsayımlarını yeniden düşünmeyi gerekli kılıyor. Anneliğin kadının kaderi olmadığı yönündeki saptama, bu düşüncenin önemli kazanımlarından biri olarak değerlendirilebilir. Fakat bu düşüncede anneliğin farklı boyutları ile pek çok kadın açısından taşıdığı olumlu anlamlar yeterince dikkate alınmadı ya da anlamlandırılmadı. Bu noktada anneliği ne yalnızca doğanın buyruğu ne de bütünüyle kültürel bir kurgu olarak ele almak yerine; biyoloji ile tarihi, sevgi ile yükü, bağımlılık ile özerkliği aynı anda içeren karmaşık bir insanlık hâli olarak kavramak, daha kapsayıcı bir yaklaşım gibi görünüyor.