Birinci Dünya Savaşı ve Geçit Töreninin Sonu

İki kuvvetli kalemin ortak eseri olan senaryo ve İngiliz sinema dünyasının en yetenekli aktörlerinin oyunculukları Geçit Töreninin Sonu’nu kaçırılmaması gereken bir yapım haline getiriyor. Dizi, her enstrümanın mükemmel çalındığı bir orkestra parçasına benziyor. Fakat cephedeki askerlerin fedakârlıklarının yanı sıra elimizdeki malzemenin İngiltere olduğunu ve İngiltere’nin sınıf sisteminin cepheye de taşındığını hatırlatan sahneler de var.

Nagihan Haliloğlu SAYI:08 / Aralık 2014
Birinci Dünya Savaşı ve Geçit Töreninin Sonu
Ford Madox Ford'un 1924-1928 yılları arasında yazmış olduğu Geçit Töreninin Sonu diye çevirebileceğimiz beş ciltlik bir roman olan Parade's End, Birinci Dünya Savaşı'nın 100'üncü yılı anma etkinlikleri habercisi olarak 2012 yılında diziye uyarlandı. Modernist akımın önemli isimlerinden olan Ford'un romanının büyük bir bölümü bilinç akışı şeklinde yazılmış ve olaylar da kronolojik bir şekilde anlatılmıyor. Bu yüzden aslında perdeye uyarlanması zor bir metin. Daha önce 1964'de, Birinci Dünya Savaşı'nın 50'nci yılında Judi Dench'in de dahil olduğu en az 2012 versiyonu kadar zengin bir kadroyla diziye uyarlanan bu hikâyenin Birinci Dünya Savaşı'nı ve savaştan hemen önceki sosyal yapıyı anlatmadaki başarısı yapımcıları önemli anma senelerinde kendine çekiyor gibi.

Romanı alıp senaryoya çevirme görevi bu ikinci uyarlamada günümüz İngiliz yazınının en maharetli isimlerinden biri olan Tom Stoppard'a verilmiş. Stoppard verdiği röportajlarda metni tamamen içselleştirdiğinden, bir müddet sonra senaryonun hangi kısmını kendisinin kaleme aldığını, hangisinin direkt Ford'dan alıntı olduğunu karıştırmaya başladığından bahsediyor. Bu durum, romanı okumuş seyirciler için de geçerli. Stoppard, Ford'un dilini o kadar iyi özümsemiş ki, hangi replik ve sahnelerin Stoppard tarafından eklenmiş olduğunu unutuveriyorsunuz. İki kuvvetli kalemin ortak eseri olan senaryo ve İngiliz sinema dünyasının en yetenekli aktörlerinin oyunculukları Geçit Töreninin Sonu'nu kaçırılmaması gereken bir yapım haline getiriyor. Dizi, her enstrümanın mükemmel çalındığı bir orkestra parçasına benziyor.

Birinci Dünya Savaşı'nı birçok anlamda bir milat olarak görmek birçoğumuzda alışkanlık haline gelmiş durumda. Dizinin ilk iki bölümü savaştan önceki dönemi anlatıyor ve bize görsel olarak artık alışmış olduğumuz büyük malikâneler ve göz alabildiğine tatlı yeşil bir İngiltere sunuyor. Fakat bu mekanlarda yaşayan insanlar görüntünün ima ettiği şekilde sakin ve durağan hayatlar yaşamıyorlar. Benedict Cumberbatch tarafından canlandırılan başkahramanımız Tietjens, eşi tarafından aldatılmakta olan, İngilizlerin 'oynamayan üst dudak' diye tanımladığı meşrepten, metin, vakur, hemen hemen hiçbir koşulda istifini bozmayan, haklı görülebileceği halde karısını boşamak da dahil olmak üzere bir 'beyefendinin' yapmayacağı şeylere asla yaklaşmayan bir karakter. 'Geçit töreninin sonu' da onun kullandığı bir tabir. Tietjens, değişmekte olan zamanlara rağmen beyefendilik kurallarına sıkı sıkıya bağlı bir şekilde, toplum dediğimiz geçit törenindeki yerini muhafaza etmeye çalışıyor. İngiliz toplumu Sanayi Devrimi'nden sonra gitgide daha kapitalist ve özgürlükçü bir hal almış ve dizide de görebileceğimiz gibi 'beyefendilik' akçesinin değeri savaştan önce düşmeye başlamış, savaş ve sonrasında da yerini faydacılık ve bencilliğe bırakmıştır.

Geçit Töreninin Sonu'nda, savaşın bir sonucu olarak düşündüğümüz, kadınların kamu alanında yer alması ve iş hayatına daha çok katılması durumunun da savaş öncesinden başladığını görüyoruz. Tietjens'in savaştan önce âşık olacağı kadınla tanışma sahnesi ilk bakışta, bir tablo olarak, ismi lazım değil diğer 'dönem' dizilerine çok benziyor. Hatta doğal güzellik olarak belki daha da üstün. Yeşil bayırlar, ellerinde golf sopaları, tüvit giymiş beyefendiler, uzaktan onları seyreden uzun etekli hanımefendiler... Her şey yerli yerinde, İngiliz ve sakin. Geçit töreni gayet güzel bir şekilde ilerliyor. Ama kameramızla karakterlere yaklaştığımızda golf oynayan beylerin Tietjens'i birtakım borçları ve karısının onu aldatması hakkında iğnelediğini, uzaktaki hanımefendilerin de, golf oynayan milletvekiline bağırıp çağırmak için hızla ona doğru ilerleyen, bir zamanlar İngiltere'de terör estiren suffragette'ler olduklarını öğreniyoruz. İşte savaş koptuğunda İngiltere böyle bir yer. Kadınların seçme seçilme haklarını savunurken şiddete başvurmaya hazırlıklı olan iki bayan, eylemlerini biraz ellerine yüzlerine bulaştırdıktan sonra Tietjens yine 'beyefendilik'ten dolayı kaçmalarına yardımcı olur. Bu macera sırasında biraz daha soğukkanlı olan suffragette Valentine ile dünyaya bakışlarının benzer olduğunu keşfederler ve aralarında bir aşk başlar. 'Bir erkek, bir kadınla başlamış oldukları konuşmayı, muhabbeti bitirebilmek için beraber olur' der Tietjens, fakat Valentine ile olan 'konuşmaları' savaş ile kesintiye uğrar.

Birinci Dünya Savaşı ile ilgili yazılmış metinlerin ve çekilmiş filmlerin çoğunda askerlerin savaştan nefret ettiklerine fakat kendi aralarında çok sıkı bir bağ olduğuna dair bir vurgu vardır. Tietjens de yaşamların heba edildiği savaştan nefret etmekle beraber hayatı boyunca içinde bulunduğu İngiliz bürokrasisinin yaptığı hataları gözlemlemiş bir istatistik uzmanı olarak, eğer orduya katılmazsa çok daha büyük hatalarla daha büyük kayıplar olacağına hükmederek orduya yazılır. Tietjens'in 'kıpırdamayan üst dudağı' ilk bakışta istiğnasıyla insanları deliye çevirse de belki de böyle suskun olması hepimizin hayrınadır. Bir sahnede Tietjens'ı eşi ve misafirleriyle salonda otururken görürüz. Cilalı ahşap, kalın kadife, ütülü etekler, mükemmel aksanlar, gümüş çaydanlık, gayet İngiliz bir muhabbet dönmektedir. Derken Tietjens'in eşi Sylvia âteşin saçlarıyla yerinden fırlar ve elindeki porselen tabağı Tietjens'e fırlatır. Üst dudak yine kıpırdamaz ama Sylvia hem misafirlere hem seyircilere açıklar: "Ne yapıyor biliyor musunuz? Britannica ansiklopedisinin kenarına yapılmış olan yanlışları not düşüyor." Kocasının dikkatini bir türlü kitaplardan ve hesaplardan kendisine çevirememiş olan Sylvia aşıklar edinerek, 'olaylar çıkararak' o üst dudağı oynatmaya çalışır, hatta belki 'savunmasız bir anında' yakalarım ümidiyle Fransa'ya, cephenin en yakınındaki 'sivil kasabaya' kadar gider.

Birinci Dünya Savaşı'nın en önemli özelliklerinden biri siperlerden savaşılmış olmasıdır. Dizi de bizi ikinci bölümden itibaren bu siperlerin içine sokuyor. 'Ölü adamların sokakları' diye bilinen bu üstü açık mezarlarda askerler arasında gerçekten büyük bir dayanışma var. Bu tarz hikâyeleri, birbirleri için canlarını feda eden Kurtuluş Savaşı Mehmetçikleri üzerinden bir parça da olsa biliyoruz. Benzeri kahramanlıklar ve fedakârlıklar burada da yaşanmaktadır fakat elimizdeki malzemenin İngiltere olduğunu ve İngiltere'nin sınıf sisteminin cepheye de taşındığını hatırlatan sahneler de var. Subaylar ve erler birbirlerinden razı, generallerin basiretsizliğinden beraber dem vururlar, fakat yine de, toz toprak, kan, kopmuş beden parçaları içerisindeki siperde subaylarımız sabah tuvaletlerini yapmakta, yaverleri de Londra'daki malikânedekilerini aratmayacak porselen takımlarla çay getirmektedir. Tietjens böyle bir sahnede, üst dudağını kıpırdatarak ere nereli olduğunu sorar. Erimizin, Tietjens'in Yorkshire'daki topraklarında ırgatlık yapmış bir aileden geldiği ortaya çıkar. Geçit töreni siperde de devam etmektedir. Yönetmen Susanna White'ın ısrarla gösterdiği siperlerin hemen arkasındaki Fransız şatolarında verilen davetlerde Fransız ve İngiliz bayanların ince bellerinden tutup dans eden subaylarımız, ertesi akşam siperde bombalar altındadır. Talihin bir cilvesi olarak Sylvia'nın sevgilisiyle aynı cepheye düşen Tietjens, namus düşmanının gözü önünde can verdiğine şahit olur.

İngiliz geçit töreninin bir başka bölümü de subayların siperdeki derme çatma 'ofis'lerinde geçer. Tietjens ve kendisi gibi 'klasik bir eğitim' almış başka bir subay, yakınlarına düşen bombalar eşliğinde siperlerindeki makamlarında oturmaktadırlar. Tietjens iyice korkuya kapılan silah arkadaşı McKechnie'nin sinirlerini yatıştırmasına yardımcı olmak için kendisinin iki buçuk dakikada yazdığı bir soneyi üç dakika içerisinde kafiyeli Latinceye çevirmesini ister. O anda, karşı cephede, benzer bir klasik eğitim almış Alman subayların da benzer bir 'sinirleri yatıştırma' yöntemi kullandığını tahmin etmek işten bile değildir. Subay gerçekten kendini bu işe kaptırır fakat daha bitiremeden içeriye parçalanmış bir asker bedeni getirilir ve iddia son bulur. Sone yazabilmek ve Latince bildiğini göstermek geçit töreninin bir parçasıysa, bu savaştan sonra da devam eder. İddialarının devam ettiğini, savaştan sonra, kalan sürede şiiri bitirdiğini söylemek için Tietjiens'i bulur.

Talih ve sınıf cephede bu gibi oyunlar oynarken İngiltere'de suffragette'lerin ve savaş karşıtlarının mücadelesi devam etmektedir. Valentine'in erkek kardeşi cepheye gitmeyi reddettiği için hapishanededir ve 'vatanseverler' bu yüzden Valentine ve annesinin yaşadığı eve taşla saldırır. Dizi bir yandan 'beyefendilik' mefhumunun yeni dünyada manasını kaybedeceğini anlatırken, bir yandan da feminizm ve vicdani reddin Birinci Dünya Savaşı esnasında klasik formlarını almış olduğunu göstermektedir. Suffragette'lerimiz müzede Valezquez'in kadın vücudunu metalaştırdığı bir resmini yırtarken, Valentine'in kardeşi en az savaştan dönmüş bir erin özgüveni ve gururuyla hapishaneden eve döner.

Bunca Birinci Dünya Savaşı filmi ve dizisi arasında neden Geçit Töreninin Sonu'nu seyredeyim diye sorarsanız keskin ve 'durumu açıklamak' için uzatılmamış diyaloglarıyla aktörlere oynama imkânı, tabiri caizse sanatlarını 'konuşturma' imkânı verdiği için seyretmeniz gerektiğini söyleyebilirim. Gözü, eli, ayağı, dili durmayan Sherlock karakteriyle üne kavuşan Benedict Cumberbatch'ı ağır, ketum bir İngiliz beyefendisi olarak da çok inandırıcı bulacaksınız. İlk önce 'kötü kadın' olarak algılayabileceğiniz Sylvia'nın, ilerleyen bölümlerde Tietjens'a olan derin aşkını beden dili, ses titremeleri ve vurgularıyla iç acıtan bir şekilde aktaran Rebecca Hall'ın diziye en fazla gerginlik ve heyecan katan oyuncu olduğunu söylersem de abartmış olmam sanırım. Kısaca, 2O'nci yüzyıl İngiltere sosyal tarihi, Birinci Dünya Savaşı cephelerinin gerçeği ve mükemmel oyunculuk için bayinizden ısrarla isteyin!
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN