Benim roman kahramanlarım, Senegalli Diallo ve Jöntürkler

Oraya giden değişir, büyülenir çünkü. Orası bir kutsal mekan, bir tapınma yeri imajı vermektedir.

Saadettin Acar SAYI:50
Benim roman kahramanlarım, Senegalli Diallo ve Jöntürkler

Frantz Fanon, Siyah Deri Beyaz Maske kitabında, "Ruhlarına sinsice korku ve dehşet salınmış, aşağılık kompleksi, küçüklük, kölelik duygusu ve koskoyu umutsuzluk yerleştirilmiş milyonlarca insan topluluğu" diye nitelendirdiği Afrika kıtasında sömürgecilerin yaptıkları tahribatı anlatırken sömürgeleştirme konusuna yoğun olarak eğilir. Fanon, kabaca şöyle der: "Sömürgeciler şöyle bir yol izledi: Siyah adam, beyazların dilini öğrenecek, öğrenmek zorunda kalacak. Bu dili kullanmadaki ustalığıyla doğru orantılı olarak giderek beyazlaşacak. Beyazlaşacak yani gerçek, sahici bir insan olma merhalesine giderek daha bir yaklaşacak." Böylelikle, dilini öğrendiği efendisinin kültürünü benimseyecek, onu adım adım takip edecektir. Batılı sömürgeciler, sömürgeleştirdikleri insanların beyinlerine bunu, bir sınıf atlama, yükselme ve ilerleme göstergesi olarak işlediler. Afrika'da daha dramatik olmak üzere işgal ettikleri tüm coğrafyalarda bunu büyük oranda başardılar da.

Paul Valery, dilin gücünü ve bu mutlak iktidarını ifade etmek için; "Dil, ete saplanmış tanrıdır" der. Tam burada Malik bin Nebi'nin işaret ettiği hayati bir noktaya da değinmek gerekir. Meşhur tezinde Malik bin Nebi, Batılıların, bir yeri sömürgeleştirdiğinde, bir tür sömürge aydını diyebileceğimiz -daha çok yerli- insanların eliyle onlara; kendi kendilerine yetemeyeceklerini, bir şekilde sevk ve idare edilmeye muhtaç ve mahkum olduklarını öğrettiğini ve bunu ruhlarına işlediğini söyler. Bu kendi kendine yetememe psikolojisini yerleştirerek de sömürgeleştirilmeye elverişli bir topluluk oluştururlar. Bin Nebi, insanların bu psikloljik ve sosyal açıdan sömürge olmaya hazır olmaları durumunu, içsel sömürgecilik, sömürülebilirlik kavramıyla ifade eder.

İşte Batılılar, Bin Nebi'nin sözünü ettiği bu psikoljiyi de yine açtıkları okullar marifetiyle insanların beyinlerine yerleştirmeye çalışmışlardır.

Tabii bu yeni eğitim merkezlerinin açılması ve kabul görmesi öyle kolay olmamıştır. Birçok yerde bunlar ciddi direnişlerle karşılaşmış, hemen her yerde eski-yeni, geleneksel olan ile modern olan arasında sert kavgalar olmuş, süregelen eğitim metodlarıyla bu yeni okullar arasında ciddi sürtüşmeler ve gerilimler yaşanmıştır.

Senegalli yazar Şeyh Hamidu Kan, Mahrem Macera adlı romanında bu trajik karşılaşmalardan birinin hikâyesini anlatır. Yazar, yer yer otobiyografik öğeler de taşıyan romanında, bu çatışmanın veya yüzleşmenin doğurduğu bunalımı felsefi bir derinlikle ve büyük bir ustalıkla tahkiye eder. Bir sancının hikâyesi de diyebiliriz Mahrem Macera 'ya.

Romanın baş kahramanı Samba Diallo, eski ile yeninin bütün gerilimini ruhunda yaşayan bir çocuktur. Ülkenin soylu ve köklü ailelerinden birinin çocuğu olan Diallo, Diallobe ülkesinde, asırlardır talim ve terbiye veren bir medrese üstadının dizlerinin dibinde, dini, kadim bilgiyi, hikmeti çok sade ve klasik bir tarzda almaktadır. Medresenin en parlak öğrencilerinden biri olan Diallo, çok huzurlu ve mutludur. Diallobe üstadının yanında sükun ve itminanı bulmuştur. Maddi şartlar çok iyi değildir belki ama Kalemullah'ı iliklerine kadar hisseden ve hissettiren üstadında, varlığın anlamını bulmuştur. Ondan, yüzyıllardır kesintisiz bir şekilde devam eden bir talim ve terbiye dersi almaktadır. Üstadın cümleleri büyük değildir, süslü ve afili de değildir ama içtendir. Söylediği her şey ta ruhuna işlemektedir genç Samba Diallo'nun. Kadim öğretinin varisi üstad, aynı zamanda ülkenin vicdanı ve bilincidir.

Derken ülkede Batı menşeli yeni okullar açılır. Yeni imkanlar sunan bu okullar insanları cezbeder. Medrese öğrencilerinin dikkati, ister istemez bu okullara yoğunlaşır. Aileler çocuklarını bu okullara göndermek ister fakat bir engel vardır: Üstad. Onun ikna edilmesi lazım. Ülkenin başkanına kadar herkes, üstadın bu konuda ikna edilmesi için seferber olur. Neticede üstad ikna olmaz ama insanların istediklerini yapmakta serbest olduğunu söyler ve geri çekilir.

Yüzleşmenin doğurduğu bunalım
Burada, halka örnek olması için önce başkanın yeğeni olan Samba Diallo'nun bu okullara gönderilmesi önerilir. Sonra da bundan vazgeçilir ve zeki bir öğrenci olan Diallo'nun Batı'ya gönderilmesine karar verilir. Diallo Paris'e gidecek ve "haksızken, galip gelmenin sanatı"nı öğrenecektir. Ancak bu şekilde bu belanın savuşturulabileceğine inanmaktadır başkan. Nitekim başkanın ablası Yüce Kraliçe, yeğenini Fransa'ya uğurlarken kulağına şu cümleleri fısıldayacaktır: "Git ülkelerine Samba, haklı olmadan bir insan nasıl yenebilir, onu öğren ve gel." Ve Samba Paris'e gider. Sancılarıyla, dertleriyle ve büyük idealleriyle...

Paris'te Diallo yeni bir dünyayla karşılaşır. Başdöndürücü ve büyüleyici bir dünya. Afrika'daki yaşamına benzemiyor bu. Geldiği toprakların sesini unutmamak için çırpınsa da, bu renkli dünyanın gürültüsü her şeyi bastırıyor, onu rahat bırakmıyordur bir türlü. İç hesaplaşmaları artıyor. Üstadının sözleri aklından çıkmıyor ama dış ses baskın geliyor her seferinde. Ve bir süre sonra Samba ülkesine bambaşka biri olarak geri dönüyor. O giden saf ve temiz Samba'dan eser kalmamıştır.

Aslında Diallobe kraliçesinin yeğenine fısıldadığı o cümle, bizim iki asırlık Batılılaşma maceramızın da en kilit gerekçelerinden biridir çünkü Batı'yla hesaplaşmamızın ve yüzleşmemizin bir yönü hep bu gerekçe üzerinden yürümüştür. Belirtmek bile zaittir ki bu gerekçe, çoğunukla iyi niyetle ve bir çıkış yolu bulma ümidiyle üretilmiştir. Bir kasırga, bir tufan geliyordu üzerimize. Bir karabasan. Kendi dışındaki her şeyi yakıp yıkan bir tsunami. Evet, zalimdi, merhametsizdi ama başarıyordu. Yeniyordu, kazanıyordu. Nasıl oluyordu bu? Bununla nasıl baş etmeliydi? En iyisi içerisine girmekti, merkezine. Belki orada ne olup bittiğinin şifresine ulaşılacaktı.

Aslında hikaye çok tanıdık. Son iki asırda yaşadığımız sayısız denemelerden yalnızca biri. Son tahlilde, Tevfik Fikret'in Haluk'ta hayal ettiği şey de budur, Batı'dan bir papaz olup dönmesi değildir elbet. Akif'in Asım'a çizdiği istikamet de bundan başka bir şey değildir: "Git ülkelerine oğlum, haklı olmadan bir insan nasıl yenebilir, onu öğren ve gel."

Gerisi bildik bir hikâyedir. Ne gittiği yeri anlayabilen ve onlardan olabilen ne de kendisi kalabilen bir tür olup geri döndüler çoğunlukla. Samba gibi. Oraya giden değişir, büyülenir çünkü. Orası bir kutsal mekân, bir tapınma yeri imajı vermektedir. Öyle tasarlanmıştır. Sanatıyla, kültürüyle, vadettikleriyle, refahıyla gideni içine çeker ve baştan çıkarır. Büyüler, sarhoş eder. Kendinden, tarihinden, kültüründen utanma başlar bir müddet sonra. Bu, giderek kendinden nefrete ve öfkeye dönüşür. Günün birinde geri döndüğünde ise tam bir başkalaşım ve yabancılaşma geçirmiş olarak gelir. Kendi tarihinden ve kültüründen kopmuş ama gittiği yerin de tam içine nüfuz edememiş bir garip mahluka dönüşür. Ucundan kıyısından haberdar olduğu baleden, operadan, sanattan bahisler açar ama oraya ait olmadığı için de söyledikleri hep yüzeysel ve basit kalır. Öte yandan kendine ait ne varsa da unutmuştur. Öyle bir unutma ki hatırlamaktan bile utanır hâle gelmiştir.

Mahrem Macera 'da Şayh Hamidu Kan, Samba Diallo üzerinden son iki asırlık sancımıza bir ayna tutuyor. Samba, hayatımızın bir özetidir adeta.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN