Her şeyin tarihi

İnsanın geçmişte nasıl bir yaşam sürdüğünü araştırırken, karşımıza bu sefer insanların oturuş biçimleri ve sandalyenin toplumlarda nasıl gelişim gösterdiği çıktı. Bunun dışında zihnimizde beliren; “Günümüz bilimsel gelişmesinin olmadığı dönemlerde insanlar, hastalıkları tedavi etmek için acaba nasıl bir yöntem kullanıyorlardı” sorusu da bizi “signature plantarum” düşüncesiyle karşılaştırdı. Peki, neydi bu signature plantarum, insanlara ne gibi faydası vardı? “Her şeyin tarihi”nde bu ay, bu iki konunun peşine düştük.

Yunus Arslan SAYI:43
Her şeyin tarihi

Kim nereye oturacak?

Eski insanların gündelik hayatlarını nasıl yaşadığı çoğu zaman araştırmacıların gözünden kaçan bir konu olmuş. Örneğin, insanın nereye oturduğu, nasıl yemek yediği gibi meseleler, bunlardan sadece birkaçı. Bazı tarih araştırmacıları da insanın bu sıradan ama farklı tarihini merak etmiş ve tarihin öteki yüzünü incelemek için kolları sıvamış. Yapılan araştırmalar sonrasında artık insanın oturuşu ve sandalyenin tarihi hakkında daha fazla bilgiye sahip olduğumuz söyleyebiliriz.

Tarih boyunca her toplum, kendine has bir kültür oluşturmuş ve gündelik hayatı da buna göre yaşamış. Mesela, sandalye Çin'de milattan önce 3'üncü yüzyılda ortaya çıkmış. İsmine her ne kadar "barbar yatağı" demiş olsalar da Çin toplumunda sandalyenin özel bir yeri varmış. Sandalyeye ancak toplum içerisinde itibar görenler ve ev yaşamında da yaşlılar oturabilirmiş. Hinduların oturması, genellikle çömelme şeklindeymiş bu yüzden Avrupalıların sandalyeye oturmasını da "bacaklarını asmak" deyimiyle tanımlamışlar. Japonlar diz çöküp topukları üstüne otururken; İslam toplumunun yaygın oturuş biçimi ise bağdaş kurmak şeklindeymiş. Eski Mısır hiyerogliflerinde de görülen bağdaş kurma biçiminin hattatlara özgü bir oturma şekli olarak karşımıza çıktığını da belirtelim.

Toplumların oturuş biçimlerinde var olan bu farklılıklar beraberinde her toplumun kendine has bir sandalye kültürünün de oluşmasına neden olmuş haliyle. Mesela Eski Mısır, Yunan ve Roma'nın kendine özgü sandalyelerinin olduğunu biliyoruz. Avrupa'da ise sandalyenin toplumsal yaşama girmesi Rönesans dönemi ile başlamış.Bir araştırmaya göre ise sandalyenin tahttan öykünerek oluşturulmuş bir eşya olduğu söyleniyor. Avrupa'da yapılan sandalye modellerinde sandalye bacaklarının at, öküz yahut fil bacağı biçiminde dizayn edilişi tahtta bulunan güç simgesinin yansıması olarak görülmüş. Batı'nın aksine Doğu'da daha çok yere bağdaş kurarak oturma düzeninin yaygın olduğunu az evvel de belirtmiştik. Kitle ve iktidar ilişkileri üzerine uzun yıllar araştırmalar yapan Bulgar yazar Elias Canetti, Doğu'da yere oturmanın önemli bir simge olduğunu söylüyor. Canetti'ye göre Doğu'da yere oturmak, kişinin kimseye ihtiyaç duymadığını ve içe dönük olmasını simgeliyor. Canetti, zengin ve fakirlerin aynı anda yere oturmasını, Doğu toplumunun mülkiyete karşı özel bir tutumu olarak da değerlendiriyor.

16'ncı yüzyıl İspanya'sında Hıristiyanlar, Müslümanları yerde oturdukları için küçümsemişler fakat Hıristiyan toplumunda kadınların sandalyeye oturma hakları yokmuş. Bu durumu Hıristiyan toplumunda var olan toplumsal bir statü bozukluğunun göstergesi olarak değerlendirmek sanırım pek abartı olmaz.

Ceviz beyne iyi gelir mi?

İnsanın tarih sahnesine çıkışından günümüze değin değişmeyen ve sürekli olarak gelişme gösteren en önemli özelliklerinden bir tanesinin de, gözlem yeteneği olduğunu söylesek sanırım abartmış olmayız. Günümüzde yapılan birçok çalışma da insanın bu özelliğini kanıtlar nitelikte. Örneğin, çocuklar üzerine yapılan birçok araştırma, çocukların daha bebeklik çağlarında ebeveynlerini ve çevresindeki insanları taklit ettiğini gösteriyor. Çocukluk çağında kazanılan bu gözlem ve taklit yeteneğinin insanın ömrü boyunca da devam ettiği de biliniyor.

Yerleşik hayata geçilmeden önce göçebe toplumlar uzun yıllar farklı coğrafyalarda yaşam sürmüşler. Bunun sebebi ise genelde iklim şartları yahut başka göçebe toplumlar ile yaşadıkları sorunlar yüzündenmiş. Söz konusu bu durumdan dolayı göçebe toplumlar, yaşamları boyunca farklı coğrafyalarda bulunmuş ve bu sayede de doğanın çeşitliliğini görme imkânına kavuşmuşlar. Doğanın bitkisel, hayvansal ve madensel olarak çeşitli ürünlerini gören insanlar, bunları hayatlarında da kullanmaya başlamış. Araştırmalara göre insanlar bir hastalık ile karşılaştıklarında tedavi için doğanın sunduğu imkânlardan faydalanırlarmış ve hasta olan kişiyi tedavi ederken bitkilere başvururlarmış. Halk arasında doğanın bu faydacı yönü yaygınlaştıkça özellikle bitkilerin faydalarını isimlendirmek için "signature plantarum" düşüncesi ortaya çıkmış. "Signature plantarum"un Türkçe karşılığının "bitki imzası" olduğunu belirtelim.

Signature plantarum, bitkilerin sahip oldukları şekil ve renklerle hasta olan organlar arasında bir benzerlik kurarak hastalığın tedavi edilmesini amaçlayan bir yöntem olarak biliniyor. Mesela, bu düşünceye göre sarılık hastalığı olan bir kişinin tedavisi, yine sarı renkli bitkilerde aranırmış. Keza sığırdili ismiyle bilinen bitkinin tohumlarının engerek yılanının başına benzemesinden dolayı da yılan ısırmalarında bu bitki kullanılırmış. Bilâder ağacının şeklen kalbe benzemesinden ötürü bu bitkinin de kalp rahatsızlıklarında tedavi amacıyla kullanılmış olduğunu biliyoruz.

Tarihte bazı toplumlarda kabul gören bu tedavi biçimi, diğer toplumlara da kervanlar vasıtasıyla bir şekilde yayılmış. Birçok bölgede kabul gören signature plantarum tedavisinin coğrafyalara göre de çeşitlilik gösterdiğini belirtelim. Örneğin Çin'de ardıç bitkisi, şehvet verici bir bitki olarak görülmüş zira Çinliler, bu bitkinin şeklen kalçaya benzediğini düşünüyormuş.

Signature plantarum tedavisi, insanlar tarafından faydalı bulunmasından dolayı uzun yıllar devam etmiş. Bu tedavi biçimi, günümüzde de karşımıza çıkabiliyor. Örneğin, şeklen beyne benzeyen cevizin insan beynini kuvvetlendireceği düşünülüyor. Aynı şekilde kırmızı renkte olan domatesin, kansızlığa faydalı olduğu günümüzde de yaygın olarak kabul edilen bir durum.

Bitkilerin insanların sağlığına sayısız faydası olduğu yadsınamaz bir gerçek fakat signature plantarum tedavisinin bilimsel bir karşılığı olmadığını da unutmamak gerekiyor. Her ne olursa olsun her gün bir avuç ceviz hepimize iyi gelir!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN