Fatih-Harbiye hattında neler değişti?

Rahmetli anacığımın sözüydü meşhur: “Kızlar acıkmaz, kızlar susamaz, kızlar yorulmaz, kızlar uyumaz.” Acıksan, susasan, yorulsan, uyusan kabahat olur. Kurallara uyulduktan sonra yıkılan hayaller, yıkılan hayatlar, sönen giden yaşamlar umurunda değildir kimsenin.

Âteşin Atılgan SAYI:02 / Haziran 2014
Fatih-Harbiye hattında neler değişti?
Yaşlılık zor zanaat. Gençken iş hiç bitmezdi, hep "Ah, bir uyusam," derdim, "keşke sırtımı yere koyabilsem de bir uyusam." Şimdi, yaşlanıp da etrafından çoluk çocuk elini eteğini çekince bir bakmışsın elinde dünya kadar vakit var ama yapacak iş yok. Aslında var, var, yapacak iş şimdi de var, dünyanın gailesi biter mi hiç, ama artık aklımın erdiğine elim ermiyor be yavrum. Ev iki senedir boya badana yüzü görmedi mesela, gel gör ki ne gücüm var ne isteğim. E, ömür böyle el el üstünde tüketilerek de geçmez, ben de ne yapıyorum, kendime, kendime göre iş icat ediyorum. Geçen, oğlan sağolsun, sanki geriye birkaç günüm kalmamış gibi bir dünya erzak almış gelmiş... Ben değil, benden sonra on nesil daha yer de bitiremez onları. Dedim bari kalanlara bir hayrım olsun, şu mercimekleri, pirinçleri ayıklayayım da öyle yerleştireyim dolaba. Aniden ölür kalırsam ardımdan çorbamı, pilavımı pişirip dağıtacaklara eziyet olmasın, "Şu yaşlı kadına bak, ölene kadar bütün gün evinde öyle oturmuş da bir pirincini bile ayıklamamış," demesinler. O niyetle getirdim her şeyi salona, yükselttim televizyonun sesini, bir yandan pirincin arasında beyaz taş ararken verdim kulağımı ekrana. Televizyonu açtım demedim dikkat ederseniz çünkü benim televizyonum hep açıktır. Onca sene evde evlad-ü iyalin tepişmesiyle yaşayınca sessizlik insana tahammülfersa geliyor. Açıyorum televizyonu, bir dünya program, dizi var, dizilerdeki, programlardaki çocukların hepsi de neredeyse evladım gibi oldu, onlar arkada mırıl mırıl konuşurken ben işimi yapıyorum. Bir ara başımı pirinçten kaldırdım ki badem gözlü, güzel bir kız karşımda, ekranda, Neriman. Ben gençleri, tazeleri pek severim, gelsin gitsinler, sohbet etsinler, girsin çıksınlar. Onları dertli, üzüntülü görmeye de dayanamam. Yeni bir diziymiş meğer ismi de tanıdık geliyor ya, çıkaracağım bakalım. Bir sürü takip ettiğim dizim var, yenisine başlayacak vaktim de yok -gülmeyin bu dediğime, dizi takip etmek de ayrı bir mesai gerektiriyor- ama şöyle bir bakayım dedim. Neymiş derdi bu tazenin merak ettim çünkü. Demez olaydım, aman yavrunun yüzü bir buçuk saat boyunca hiç gülmedi. Bu senaristlere kızıyorum zaten hep. Bir başlıyorlar dertleri, sıkıntıları yığmaya, yağdırmaya insanın üzerine, geliyor babam geliyor, bize oturduğumuz yerde hafakanlar basıyor, o biçareler ne yapsın?

Dizinin adı Fatih-Harbiye imiş. Hatırlayacağım dur bakalım derken aklıma geldi, bunun romanını orta mektepte okumuş idik. Rahmetli babam postanede memurdu, rahmetli anneciğimin tüm itirazlarına rağmen orta mektebe kadar okutmuştu bizi. Bıraksalar sonrasında da okurdum, okumayı çok seviyordum ama on altı yaşında evlendirdiler işte. Neyse, "geçmiş zaman hayali cihan değer" demişler, orta mektepte haza hanımefendi bir edebiyat hocamız vardı, Nejla Hanım, hepimize vazife vermiş idi. Ha, ama sorsanız Âteşin Teyze, nesini hatırlıyorsun romanın, diyemem hiçbir şey. Diziyi romandan çekmişler ama izledikçe hatırlarım elbet.

İzledikçe hatırlarım elbet dedim ya, izledim izledim diziyi, romandan hiçbir şey hatırlayamadım. Yaşlılıktan herhalde. Bir tek, ne yalan söyleyeyim bacak kadar veletlerin isimlerinin Macit, Fahriye, Şinasi, Neriman olmasına güldüm biraz. Galiba sadece ben değil, senaristler de hatırlayamamışlar romanı, isimlerden başka ortak hiçbir şeyi yok sanki romanla dizinin. Bir Nejla Hoca da bu senaristlere lazım demek ki, dizi yapacağız dedikleri romanların sadece ilk on sayfasını okuyup kahramanların isimlerini alıp gerisini bırakmasınlar diye.

Dizi iki yerde geçiyor; biri zenginlerin muhiti, diğeri ise bir mahalle. Güya bu mahallede fakirler ikamet ediyormuş. Fakirler hep zengin olmak istermiş. Zenginler, görgülü, görmüş geçirmiş olurlarmış da fakirler onlara özenirmiş. Bunlar benim tasvirim değil, dizide böyle diyorlar. Bu mahalleden bir kızcağız, yine mahalleden olan sözlüsünü bırakmış da dayısının zengin kızının nişanlısına sevdalanmış çünkü, nasıl gönlü kaymasınmış, adam koskoca zenginmiş.

Fakir dedikleri mahalleye bakıyorum, bakıyorum, leb-i derya ve yeşil bir mahalle. İki katlı, üç katlı müstakil, bakımlı ahşap evler. Evlerin bahçeleri var kocaman, bahçelerinde incir, dut ağaçları. Efil efil rüzgâr esiyor hep. İstanbul'un ortasında böyle evleri olan bu adamlar mı fakir? Zengin dediklerinin evlerine bakıyorum, kocaman, battal battal yapılar, müze gibi ruhsuz evler, kalıp gibi koltuklar, otursan oturamazsın, dinlensen dinlenemezsin. Evlerin hepsinin önünde de Allah'ın emri gibi bir içi su dolu, koca birer çukur. Hiç mi büyükleri olmaz bu zenginlerin, biri bile kalkıp "Evladım, bu koca çukurları koyuyorsunuz evinizin önüne, İstanbul zaten rutubetli memleket, hem evinizin hem kendinizin kemiklerini çürütüyorsunuz, bu sağlık size yaşlılıkta da lazım!" demez?

Torunlar şaka yollu çarşı ağası diyor bana, her işe karışıyormuşum. Eh, peki, karışmayayım zenginlerin işine, vardır herhalde onların da bir bildikleri. Yalnız, bu kadarını demeden geçemem, insanın iyisinden kötüsünden anlarım az buçuk. Kimse kusura bakmasın, bu dizide oynayanların pek azını gözüm tuttu. Bu nasıl iş anlamadım, bir kere zengini fakiri hepsinin de eli maşalı maşallah. Hepsi bağırıp çağırıyor, hepsi kavga ediyor. Ömrüm boyu görmediğim kavgayı bir bölümde görüyorum. Dizideki tek ayrım kimisinin zengin kimisinin fakir olması, diğer tüm konularda, huyda husta, görgüsüzlükte, edepsizlikte herkes birbirine benziyor. Kafasını civciv gibi sarıya boyamış bir kız var, Neriman'ın teyzesinin kızıymış, sosyetede pek makbulmüş. Hanlarını, katlarını, villalarını, yatlarını bilemem ama benim kızlardan, torunlardan biri bu kıza özenmeye kalksa, aklı başına gelene kadar halı yıkatırdım. Bu kız, benim evlatlarımdan biriyle arkadaş olmak istese, malına mülküne hiç bakmaz, evden içeri koymazdım.

Bizim zamanımızda görgülü olmak demek ahlaklı, edepli, vakur olmak demekti; bazı aileler olurdu, maddi durumları ne kadar kötü olsa da herkes onlarla eş dost ahbap olmak isterdi, bazı aileler de olurdu, ne kadar zengin olsalar bile, yanımızdan geçerlerken keşke etekleri eteklerimize sürtünmese derdik. Biz ne zaman bunca güzelliği bıraktık da, tek isteği maddiyat olan, başkaca da kıstası olmayan insanlara döndük, bilmiyorum.
Sonra biraz düşündüm, dizide hep kızların mahalleden kaçmak istedikleri söyleniyor. Hatta Şinasi'nin arkadaşı Şinasi'ye şöyle diyor: "Ağzınla kuş tutsan Neriman'ın gözünde bir hiçsin. Hem ne kazanıyorsun sen, kazandığını yemeyi bile bilmiyorsun. Oturduğun ev aynı, yediğin aynı, giydiğin aynı, içtiğin aynı. Neriman böyle bir dünya istemiyor. Sen aynı kaldın ama Neriman değişti, Neriman'ın gözü açıldı. Neriman senle Macit'in arasındaki farkı fark etti."

Güldüm ister istemez, ölüler dirileri her gün helva yer zannedermiş. Bunca sene evlat-yeğen, komşu kızı, torun torbalağın gönül meselelerini dinledim, itimadın olmadığı, bencilliğin olduğu yerde yeşermiyor bu meret. Şinasi de arkadaşı da, Neriman'ın Şinasi'den uzaklaşmasının sebebinin para pul olduğunu zannediyor. Başka bir şey olduğunu düşünseler kendilerine bakması gerekecek çünkü, kendilerinde ne kabahat olduğunu anlamak zorunda kalacaklar hafazanallah. Dizinin başında Nerimancık Macit'e hiç bakmıyordu bile. Başta Şinasi olmak üzere tüm mahalle kızı ittiler ona doğru. Neriman'ın tüm istediği okuluna gitmek, yeteneğini geliştirmek, resim çizmekti. Çocuk büyütürken de görürüz ya hep, çocuğu olur olmaz sıkarsan, inanmazsan, devamlı suçlar, kabahatini ararsan en sonunda patlar, belki de aslında hiç yapmayacağı şeyleri yapar. Senin de korkuların gerçekleşmiş olur. Neriman'da da aynısı oldu. Kızı o kadar sıktılar ki o da kaçtı. Şu sözü derdini çok iyi açıklıyor: "Benimki boş bir çaba, ne yapsam hayat beni görmüyor. Beni fark eden bir tek kişi var, o da Şinasi. O da sinmiş, susmuş, hayatta hiçbir ideali olmayan bir Neriman istiyor." İşin acı yanı da şu ki, daha önce dediğim gibi, Şinasi ile Macit arasında hiçbir fark yok aslında, birinin esvabı diğerinden daha parlak, birinin kafesinin sınırı diğerinden daha geniş sadece. Neriman'ın gönlü Macit'e, her ne kadar ona da başta "Benim hayallerim, senin fırsatın olamaz" diyerek kızarsa da Macit daha zengin diye değil, onun sunduğu kafes daha geniş diye kaymıyor mu zaten?

Diziyi izlerken hep içim acıdı çünkü o dizide olanlar, işte bizim gençliğimizdi. Dizideki kızlar gibi, Şinasi'nin ablasıyla kardeşi, Neriman'ın arkadaşı Fahriye gibi, Neriman gibiydik. Anadan korkarsın, atadan korkarsın, haladan, teyzeden, komşudan korkarsın. "El ne der?" derler, nefes bile alamazsın. Aman laf gelmesin, aman söz edilmesin diye nelere katlanırsın. Yine de gençler hep kabahatli olurlar. Kimse de durup sormaz bir an, "Evladım, sen ne istiyorsun, derdin ne?" diye. Herkes ister ki o ne dilerse onu yapsın karşısındaki genç, istemesin, hissetmesin, düşünmesin. Rahmetli anacığımın sözüydü meşhur: "Kızlar acıkmaz, kızlar susamaz, kızlar yorulmaz, kızlar uyumaz." Acıksan, susasan, yorulsan, uyusan kabahat olur. Kurallara uyulduktan sonra yıkılan hayaller, yıkılan hayatlar, sönen giden yaşamlar umurunda değildir kimsenin. Neriman'ın ne istediği nasıl Şinasi'nin umurunda değilse aslında, Şinasi'nin annesi de zorla tecavüzcüsüyle evlendirdiği kızının, Aslı'nın, neler çektiğini bildiği halde "Eller ne der?" endişesinden çekip almıyor kızını yaşadığı cehennem hayatından. Bundan kaçmak isteyende neden kabahat olsun? O yüzden her meselenin çaresini dayak zanneden Şinasi yolunu kesip de kolundan tutup sürüklemeye kalkıştığında "Bana bir daha sesini yükseltme, benim içinde senin öfkenden büyük bir yanardağ var." diye karşılık veren Neriman'ı alnından öpmek istedim. Ta ki o da teyze kızı gibi, Şinasi gibi, Macit gibi, işi inada bağlayıncaya kadar. Neriman da geçen bölümde kalkmış, "Herkes bu aşkın önünde eğilecek" diyordu. Yine güldüm ister istemez, bu gençler sebat etmek ile inat etmeyi birbirine karıştırdıklarından işleri rast gitmez oldu. Sebat, kişinin kendisiyle alakalıdır, inat ise başkası için yapılır. Söz konusu aşksa, insan aşkında sebat eder, inat değil. İnsanları sıkmamak lazım dedik ama fazla da serbest bırakıp her dediklerini de yapmamak, hayatta her şeyi önlerine sunmamak da lazım öte yandan. Bu sefer istedikleri verilen şımarık bebeler gibi alamadıkları en ufak şey karşısında ağlayıp tepinmeye başlıyorlar, vazgeçilebilecek ve vazgeçilemeyecek şeyleri kestiremiyorlar.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN