Düşmanın yüzü, savaşın yeri ve zamanı eskisi gibi değil

Hiçbir terör örgütü siyasi ve uluslararası dengeleri göz önünde bulundurmadan herhangi bir terör faaliyetine girişmez. PKK gerçekleştirdiği bu eylemlerle hem kendisinin hâlâ etkili olduğunu Batı'ya duyurmak istiyor hem de 'üst aklın' Türkiye'yi yeniden 'kendi içine kapatmaya' yönelik projesinde figüranlık rolünü oynamaya devam ediyor.

Beytullah Çakır SAYI:31 / Ocak 2017
Düşmanın yüzü, savaşın yeri ve zamanı eskisi gibi değil

PKK terör örgütünün Beşiktaş Maçka Parkı ve Kayseri'de bir hafta arayla gerçekleştirdiği bombalama eylemleri sonucunda ne yazık ki 59 insanımız hayatını kaybetti. Peki, terör örgütü PKK bu eylemlerle neyi hedefliyordu? PKK'ya bu eylemleri gerçekleştirmesi talimatını kim yahut kimler veriyordu? Sadece istihbarat ve güvenlik önlemleri terörle mücadele etmede yeterli mi? Türkiye Günlüğü'nde bu ay bu ve benzeri soruların cevaplarını güvenlik uzmanı Hüseyin Bayazıt ve Yusuf Alabarda'nın görüşlerine başvurarak masaya yatırdık. Günümüzde asimetrik savaş usulleriyle mücadelenin yürütüldüğünü ve terörün her an her yerde eylem yapabileceğini söyleyen uzmanlar teröre karşı toplum ve devlet birlikteliğinde topyekûn bir mücadele halinde olmanın altını ısrarla çiziyorlar.

Geçtiğimiz günlerde Beşiktaş Maçka Parkı'nda ve Kayseri'de yaşanan, birçok insanımızın hayatını kaybettiği bombalı saldırıları gerçekleştirenler tam olarak neyi hedefliyor sizce?

Hüseyin BAYAZIT: Bütün terör faaliyetlerini küresel, bölgesel ve ülkesel olmak üzere üç katmanda değerlendirmek gerekir. İstanbul ve Kayseri bombalamalarında, Türkiye'nin küresel anlamda artan etkisini azaltmak amacı var. Bu eylemlerle Türkiye'nin riskli bir yapıya büründüğü, güvenli olmayan bir ülke olduğu algısı oluşturulmak isteniyor ki kredi notu düşürülsün. Bu algı ile Türkiye ekonomik anlamda da zor duruma düşürülmeye, güvensiz ve riskli ülke konumunda sunulmaya çalışılıyor. Türkiye'ye gelen dış yatırımcının ve turistlerin önüne set çekmek hedefleniyor.

Bölgesel anlamda baktığımızda ise, bu eylemler Türkiye'nin Suriye ve Irak'ta ki hareket serbestini azaltıp, etki alanını minimize etmek ve Türkiye'nin bölgedeki Osmanlı hasılasından kalan milletlerle olan iletişiminin, etkileşiminin önünü tıkamak amacıyla yapılıyor. Bu hasıladan gelen insanların kolektif bilinçaltındaki Türkiye imajının gücü bölgesel olarak azaltılmak isteniliyor. Diğer bir sebebi ise, Irak'ta yeni düzenlemeler yapılırken Türkiye'nin aynı anda hem sahada ve hem de masada olmasını engellemek ve Fırat Kalkanı Operasyonu'nda El-Bab'dan öteye gitmemesini durdurmak. Türkiye'nin Suriye'de Afrin veya Mümbiç'e yönelik olası bir harekâtını engellemek yahut geciktirmek amacı da hedefleri arasında. Türkiye'nin Halep üzerindeki etkisini de azaltmayı hedefliyorlardı Beşiktaş, Kayseri patlamaları ve Rus Büyükelçisi'ne yapılan suikastla. Fakat Türkiye Rusya ile işbirliği yaparak Halep'te mahsur kalan sivillerin tahliyesinin gerçekleşmesini bir şekilde sağladı.

Bu eylemlerin gerçekleştirilmesinin ülkesel anlamda yaratmaya çalıştığı etki ise, halkın azim ve iradesini bozmak, özellikle ana muhalefet içerisindeki çatlak sesleri daha da arttırmak ve karar verici mekanizmaların daha sağlıklı kararlar almasını önlemek gibi amaçlara dayanıyor.

DAİŞ, PKK ve FETÖ şu an Türkiye'ye 'her an her yerde, her eylemi yapabiliriz' mesajı vererek bir korku ve tedirginlik ortamı yaratmayı amaçlıyorlar. Mesela PKK bu eylemleri ile hem kendi kadrolarına moral aşılamayı hem de bölgesel ve küresel aktörlere "yıkılmadığının, hâlâ etkili olduğunun" sinyallerini vermeyi amaçlıyor.

Cengiz ALABARDA: Yaşanan patlamaların zamanlamasına dikkat etmemiz gerekiyor öncelikle. 15 Temmuz kalkışmasından kısa bir süre sonra Türkiye, bildiğiniz üzere Suriye'nin kuzeyine Fırat Kalkanı Operasyonu'nu başlattı. Bu harekât aslında bölgede Türkiye'yi boğmak üzere planlanmış 'PKK devletçiğini' ve kuzey Kürt koridorunu akamete uğratmak amacıyla da planlanmıştı. Operasyon süresince örgütün Suriye'de ki ayağı ciddi tahribata uğradı. PKK "üst aklın" yönlendirmeleri sonucu, Çözüm Süreci'ni akla ziyan bahanelerle bozduktan ve terör faaliyetlerine yeniden giriştikten sonra gerek şehirlerde gerek kırsalda Türkiye'nin yapmış olduğu operasyonlarla ciddi anlamda köşeye sıkıştı. Örgüt aslında, kendi taraftarlarına; "Bitmedim, buradayım" mesajı vermek maksadıyla önce Beşiktaş'ta ardından da Kayseri'de periyodik terör eylemlerine girişti. Bu aynı zamanda Batı'ya karşı da verilen; "henüz bitmedim, benden desteğinizi çekmeyin" mesajıydı. Bunun dışında "üst aklın" Türkiye'yi Suriye'den uzak tutmak adına İstanbul ve Kayseri bombalamalarında parmağı olduğunu da vurgulamamız gerekiyor. Zira hiçbir terör örgütü siyasi ve uluslararası dengeleri göz önünde bulundurmadan herhangi bir terör faaliyetine girişmez. PKK bu eylemlerle hem kendisinin hâlâ etkili olduğunu Batı'ya duyurmak istiyor hem de 'üst aklın' Türkiye'yi yeniden 'kendi içine kapatmaya' yönelik projesinde figüranlık rolünü oynamaya devam ediyor.

Kimi çevreler yaşanan bu olaylar sonrasında yetkili birimlerin zafiyeti olduğunu söylüyorlar. Sizce gerçekten bir zafiyet söz konusu mu?

Hüseyin BAYAZIT: Dünya üzerindeki hiçbir ülkede terörizme karşı istihbarat ve güvenlik önlemleri yüzde yüz işletilemez. ABD, Fransa, İngiltere ve Rusya'nın tarihine baktığımızda da bu tarz terör eylemleri ile dolu olduğunu görüyoruz. Türkiye'nin terörizm konusunda maruz kaldığı tehditler ve saldırılar göz önünde bulundurulduğunda Türkiye dışında bunlara dayanabilecek başka bir ülke daha yok. Zaman, mekân, ateş gücü, yapılan eylemlerin sayısı, sıklığı, zayiat oranı ve maruz kalınan tehditlerin çokluğu indeksine göre değerlendirdiğimizde Türkiye terörle mücadelede, güvenlik ve istihbarat açısından çok çok başarılı bir konumdadır.

Cengiz ALABARDA: Ben bunu zafiyet olarak değerlendirmiyorum açıkçası çünkü dünyada terörle mücadele kapsamında zayiat veren tek ülke Türkiye değil. Bildiğiniz üzere PKK ve DAİŞ'le çok ciddi bir mücadele halindeyiz ve bu gruplar sınırımıza çok yakın bölgelerde konuşlanmış durumdalar. Yaşanan terör eylemlerinde zafiyet bağlamında değil ama kategorik manada; alınması gereken tedbirler ve istihbarat anlamında, mutlaka birtakım gözden kaçırmalar olmuştur tabii ki. Sonuçta yaşananlar ortada. Fakat bu işin doğasının da biraz böyle olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Madrid'de, Paris'te, Londra'da yaşanan patlamalar da istihbarat örgütlerinin gözden kaçırması sonucu meydana gelmiş menfi olaylar. Bu konuyla ilgili çok çarpıcı bir örneği söylemekte fayda var: Malumunuz, ABD bir 11 Eylül olayı yaşadı.11 Eylül'den sonra ABD'deki hiçbir mahkeme, 11 Eylül saldırılarını önlemekle mükellef olan emniyet ve istihbarat güçlerine yönelik bir soruşturma açmadı. El Kaide'nin ele geçirmiş olduğu farz ve kabul edilen uçağın havada bir saat boyunca dolanmasını ve New York'taki ticaret merkezine dalış yapmasını engelleyemediler. Fakat bundan dolayı ABD'de yetkili birimlerin hiçbiri herhangi bir yargılanmaya tabii tutulmadı. Dolayısıyla bizde de bir takım sıkıntılar, eksiklikler var olsa bile yetkili birimlerin bu konuyla ilgi mücadele azmini kıracak açıklamalardan mümkün olduğu kadar uzak durmak gerektiğini düşünüyorum. Bulunduğumuz noktada gerek emniyet güçlerinin gerekse de silahlı kuvvetlerin kendilerini hedef teşkil edebilecek kalıplaşmış davranış şekillerinden imtina etmeleri gerekiyor. Örneğin emniyet güçlerinin, bir futbol stadyumunda belli bir müsabakadan sonra her hafta aynı yerde toplanıp, aynı otobüslere binip, aynı güzergâhı takip ederek emniyet merkezine gitmesi gibi 'kalıplaşmış hareketlerde' bulunmaması gerekiyor. Zira terör örgütlerinin eylemlerini gerçekleştirirken en ufak bir boşluğu dahi nasıl fırsat olarak kullandığı hepimizin malumu.

Sadece yoğun güvenlik ve istihbarat önlemleri şehirlerde meydana gelen terör faaliyetlerini engellemek adına yeterli midir?

Hüseyin BAYAZIT: Her devrin kendine has bir savaş biçimi vardır. İlk nesil savaşlar okla, mızrakla ve insan gücüyle yapılıyordu. İkinci nesil savaşlar, devletlerin tekelinde ve önderliğinde ateşli silahların egemenliğinde yapılan kitlesel savaşlardan oluşuyordu. Napolyon Savaşlarını ve I. Dünya Savaşı'nı bu tür savaşlara örnek olarak verebiliriz. Üçüncü nesil savaşlar ise, imhaya ve manevraya dayalı savaşlardı. II. Dünya Savaşı'nda şehirlerin ağır bombalamalarla imha edilmesi de bu tür savaşlara örnektir. İçinde bulunduğumuz ve adına Hibrit Savaşları da diyebileceğimiz dördüncü nesil savaş çağında ise mücadele asimetrik boyutta ilerliyor ve zihinler, akıllar hedef alınıyor. Artık devletin tekeli yok. Savaş düzenli ordular üzerinden değil de daha ziyade PKK, DAİŞ gibi örgütler üzerinden, taşeron tabanlı muharebeler ve zımni diplomasi şeklinde yürütülüyor. Terör dediğimiz zaman artık aklımıza sadece bombalama, intihar saldırısı sonucu oluşturulan tahribatın gelmemesi gerekiyor. Bu işin sadece bir yönünü oluşturuyor. Düşmanın yüzü, savaşın yeri ve zamanı eskisi gibi değil. Her yerden ve her cepheden asimetrik şekilde saldırılar gerçekleştirilebiliyor. Artık terörü; gıda, sağlık, narkotik, sosyal medya, hukuk tabanlı olmak üzere birçok farklı dinamik ile ele alıp düşünmemiz gerekiyor. Bütün bu dinamikleri göz önünde bulundurarak değerlendirme yapmalıyız. Bugün terörün esas faaliyet alanı insanların beyinlerinde oluşturulmaya çalışılıyor. Rusya, ABD ve Çin gibi ülkeler tarafından da terörün hedef alanı ve tanımı bu şekilde yapılıyor. Bu anlamda baktığımızda sadece yoğun güvenlik ve istihbarat önlemlerinin terörün önünü kesmede yeterli olmayacağını söyleyebiliriz. Bugün ülkece içinde bulunduğumuz durumda Türk'ü, Kürt'ü, sivil toplum örgütleri, iktidarı, muhalefet partileri, vakıflar, düşünce kuruluşları, üniversiteler ve kanaat önderlerinin halk ve devlet ile bir bütünlük sağlaması, ortak paydada hareket etmesi gerekiyor.

Cumhurbaşkanımızın ilan ettiği seferberlik bilincinin nedenlerini ve mahiyetini iyi anlamak zorundayız. Seferberlik deyince ikinci nesil savaşlara göre düzenlenmiş 1930 Seferberlik Kanunu'ndaki seferberlik kavramından bahsedilmiyor tabii ki. Nasıl ki terörün, savaşın mahiyeti ve veçhesi değişmişse aynı şekilde seferberliğin de değişmiştir. Terörle mücadelede çok yönlü ve toplumun bütün katmanlarıyla kolektif bir şekilde mücadele etmemiz gerekiyor. Bakın çok iyi eğitilmiş, çok iyi seçilmiş, çok soğukkanlı bir adamın, Rus Büyükelçisi'ne suikastı küresel, bölgesel ve ülkesel anlamda çok büyük etkiler yaratabiliyor. Bu gibi asimetrik savaş unsurlarına karşı yukarıda da belirttiğimiz gibi ülke olarak çok yönlü ve bir arada mücadele etmeliyiz özetle.

Cengiz ALABARDA: Terörle mücadelede istihbarat ve güvenlik tedbirleri tabii ki çok önemli. İyi işleyen bir istihbarat sistemi ve iyi örgütlenmiş güvenlik tedbirlerinin ne kadar caydırıcı olacağı muhakkak. Özellikle şehirlerde yapılan mücadelede istihbarat ve güvenlik, bu işin en önemli kısmını oluşturuyor. Fakat bu önlemlerin dışında, terörle mücadele konusunda toplumu daha fazla bilinçlendirmek gerekiyor. Örneğin ben, ABD'de gerek terör eylemlerinde gerekse de cinayet, adam öldürme ya da hırsızlık gibi kamu düzenini bozan olaylarda toplumu bilinçlendirmek ve yetkili birimlerle iletişime geçmesini sağlamak maksadıyla yapılan seminer ve sempozyumlara şahit oldum. Biz de, alınan istihbarat ve emniyet asayiş tedbirlerine ilaveten, vatandaşımızı da bu konuyla ilgili bilinçlendirecek mekanizmaları işletebiliriz. Böylece terörle mücadelede daha bütüncül bir sistem oluşturabilir, terör örgütlerinin etkinlik alanını ve ulaşmak istedikleri hedefleri minimize edebiliriz. Bunun dışında özellikle terör faaliyetleri sonucunda parçalanmış ceset fotoğraflarını paylaşanları yahut sosyal medya üzerinden terör propagandası yapan kişileri yetkili birimlere ihbar ederek terörün amacı ve gayesine engel olabiliriz. Özellikle son patlamalardan sonra toplumun bu yönde bir tepki oluşturduğuna ve emniyet güçlerine bu kişileri ihbar ettiğine şahit olduk. Bütün bunlar terörle mücadele kapsamında toplumun hassasiyetini ve bilinç seviyesini göstermek bakımından çok önemli örnekler. Fakat bu seviyeyi daha da yukarı noktalara taşımak gerekiyor. Bunların yanı sıra bombalı araç eylemlerini engellemek maksadıyla araç alım-satım konusundaki kontrol mekanizmaları artırmak da terörün etki alanını kısıtlayabilir. Haziran ayından bu yana uygulanan, patlayıcı tesiri olan potasyum nitrat tesirli gübre satışlarının yasaklanması ve satılan tüplerde barkod sistemine geçilmesi de terör faaliyetlerini kısıtlayabilecek özellikte tedbirler olduğunu düşünüyorum.

Toplumu tedirgin etmeden, ürkütmeden, toplumun üzerinde herhangi bir korku yaratmadan terörle mücadele yöntemleri geliştirmek için neler yapılabilir?

Hüseyin BAYAZIT: Her şeyden evvel terörizmle ve teröristle mücadeleyi daha önce de vurguladığımız gibi bütün olarak ele almalıyız. Değerler, vizyon, misyon, amaç ve hedefler çerçevesinde ortak bir akılda buluşmalı ve ortak bir dil geliştirmeliyiz. Örneğin güvenlik güçlerinin metro girişlerinde bulunmasının tedirginlik yarattığına dair söylemler üreten insanlarla karşılaşabiliyoruz. Oysa Londra, New York, Berlin'de de bu hep böyledir, hatta dünyanın birçok yerinde sokaklarda silahlı güvenlik güçlerine rastlayabilirsiniz. Mesela bizde böyle bir durum yok. Örneğin Fransızlar OHAL'i beşinci kez uzattılar. Şu an III. Dünya Savaşı'nın değişik bir biçimini yaşıyoruz. Bu gerçekliği göz ardı etmememiz gerekiyor. Maalesef bu durum artık hayatımızın bir gerçekliği ve bu sadece bizim için değil bütün dünya için de geçerli.

Cengiz ALABARDA: Dünyadaki bütün demokratik ülkelerde insanlar, bir güvenlik sorunuyla karşı karşıya kalındığı zaman, demokratik hakları kısıtlanmadan, birtakım ek tedbirlerin alınmasını aslında görev bilinciyle kabul ediyorlar. Bu Türk halkı için de geçerli. Örneğin sade bir vatandaş olarak insanların, herhangi bir şehirden başka şehre gittiği zaman daha sık polis kontrol noktasından geçmesi; "Nasıl bir ülkede yaşar hale geldik" algısı yaratmamalı. Bütün bunların güvenliği sağlamak ve insanları korumak maksadıyla en azından belirli bir süre için alınan tedbirler olduğu gerçeği göz ardı edilmemeli.

Hali hazırda 'olağanüstü hal' uygulamasının devam ettiği ülkemizde OHAL şartlarının olabildiğince topluma yansıtılmadan uygulanmaya çalışılması konusunda devletin ne kadar hassas davranmaya çalıştığını görüyoruz. Dolayısıyla, halkın büyük çoğunluğunun alınan güvenlik tedbirlerinden çok da rahatsızlık duyduğunu düşünmüyorum açıkçası. Bunun dışında terörle mücadele kapsamında en azından bir süre güvenlik birimlerinin, sonar denetim ve gözetimin açık olması kaydıyla, silah kullanma yetkisiyle ilgili elinin güçlendirilmesi gerekiyor. Bunun ne denli gerekli olduğunu Beşiktaş Maçka Parkı'nda ilk patlama meydana geldikten sonra kendini patlatan ve altı polisimizin şehit olmasına neden olan intihar saldırısında gördük. Bu tarz şüpheli hareketlerde bulananlar eğer dur ihtarını uymuyorsa, şüphelinin öldürülmeden etkisiz hale getirilmesi konusunda emniyet birimlerine yetki verilmesi gerekiyor. Ayrıca hukuka uygun olmak ve ilerde insanların aleyhine kullanmamak kaydıyla teknik takip sonucu telefon muharebesinden elde edilebilecek bilgiler ve şüpheli görülen telefon konuşmalarının dinlemeye almak da terörle mücadele konusunda işletilmesi gereken mekanizmalardan bir tanesi. Sayın Cumhurbaşkanın da açıkça ifade ettiği üzere eğer bir seferberlik halindeysek, vatandaşlar olarak bizim bu konulara daha tolere edici bakmamız ve bu konuların hallolması yönünde siyasetin önünü açabilecek davranış kalıplarını geliştirmemiz gerekiyor.



Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN