Şu bilim dedikleri

Bilim insanları bizim için araştırıyor, hasıl olan bilgiyi bilimsel dergiler haber ağlarına ulaştırıyor, haber ağları bizim için pişiriyor, serçe parmak hani bana hani bana diyor. Ve kimse sormuyor: Doğru sorularla yola çıkıldığını nereden bileceğiz? Ortada bir etiketleme niyeti değil de sahiden bir anlama çabası olduğuna nasıl emin olacağız?

Elif Eda Karagöz SAYI:19 / Aralık 2015
Şu bilim dedikleri
Bir pipo bazen sadece bir pipodur. Silah ise silah… Fakat bir piponun sadece bir pipo olmadığı zamanlarda bile bilim bir anlama ve bilme çabasından daha çok bir silahtır.

Henüz ilkokul öğrencisi olduğum yıllarda küçük bir sosyal deney yapasım tutmuştu. Benden dört yaş büyük kuzinimin bizde kaldığı bir gün, banyodan yüzüm tamamen sabunla sıvalı olarak çıktım. Yüzümü 10 dakika boyunca öylece bekledikten sonra yıkadım. Ardından meraklı bakışlarla beni izlemekte olan kuzinime dönüp gayet kendinden emin bir tavırla: "Geçen gün gazetede okudum. Yapılan bilimsel araştırmalar gösteriyormuş ki sabun 10 dakika kadar yüzde bekletilirse cildi daha derinlemesine temizliyormuş'' dedim.

Aradan birkaç hafta geçtikten sonra kuzinimin ve bazı yakın aile bireylerinin olduğu bir ortamda, kuzinim yüzü sabunlanmış bir biçimde banyodan dışarıya çıktı. Gelip aramıza bembeyaz yüzüyle katıldığında tabii ki tüm bakışlar ona çevrildi ve o da açıklamaya koyuldu: "Yapılan son araştırmalar sabunun yüzde 10 dakika kadar bekletilmesi halinde cildi daha iyi temizlediğini gösteriyormuş". Kendimi tutamayıp bir kahkaha patlattım: "Öyle bir şey yok... Hepsini ben uydurdum!"

Hepsini ben uydurmuştum. Kronik bir yalancı olduğumdan mı? Pek sayılmaz. Belki de bebeklikten kalma bir alışkanlık. Kim bilir... Geriye dönüp bu yaptığımı anlamaya çalıştığımda fark ettiğim şu ki; henüz 10-11 yaşlarında bir çocukken bile bilimin gündelik hayatımızdaki kuşatıcılığını sezdiğim ve onu kurcalamak istediğim. İnsanları herhangi bir şeye inandırmak için o sihirli cümleyi kurmak yetiyordu: Bilimsel araştırmalar gösteriyor ki... Ve bu beni büyülüyordu.

Çocukluğumdan beri çok şey değişmedi, o sihirli cümle belki de her zamankinden daha çok muskası haline geldi bir önermeyi inanılır kılmanın. Her gün gazetelerde, dergilerde, televizyonlarda yapılan yeni araştırma sonuçlarıyla muhatap oluyoruz ve ardından bu araştırmaların yorumlanışlarını birer hakikat olarak alıp evimizin en müstesna köşesine yerleştiriyoruz; evimizin, ilişkilerimizin, ilişkilenemediklerimizin, dünya görüşümüzün, kimliğimizin...

Bilim insanları bizim için araştırıyor, hasıl olan bilgiyi bilimsel dergiler haber ağlarına ulaştırıyor, haber ağları bizim için pişiriyor, serçe parmak hani bana hani bana diyor. Ve kimse sormuyor: 'Doğru sorularla yola çıkıldığını nereden bileceğiz? Ortada bir etiketleme niyeti değil de sahiden bir anlama çabası olduğuna nasıl emin olacağız?' Ve kimse sormuyor: 'Bu bilimsel araştırmanın örneklemi yeterli mi? Yöntemi geçerli mi? Ortaya attığı kavramlar yeterince somutlaştırılmış mı, ölçülebilir hale getirilmiş mi?' Sormuyoruz çünkü bu bizim haddimiz değil, vazifemiz de değil zaten. Bu birtakım felsefecilerin ve hakemli dergilerin vazifesi. Bizden beklenen güvenmek ve tabağımıza koyulanı yemek. O halde akıllı çocuklar olup güvenelim ve bakalım menüde ne varmış?

The Guardian'ın 6 Kasım 2015'te 'Yapılan Bir Çalışma Gösteriyor ki Dindar Çocuklar Seküler Çocuklardan Daha Kötücül' başlığıyla yayınladığı haber dikkatimi çekti. Haberin orijinal başlığı 'Religious Children are Meaner Than Their Counterparts, Study Finds'. Buradaki 'mean' kelimesini özenle seçtikleri muhakkak. Çünkü 'mean' İngilizce'de aynı zamanda 'cimri' manasına gelse de yaygın olan kullanımı 'kötücül'. Habere kaynaklık eden 'bilimsel' çalışmada çocukların altruistik davranışları ve dindarlık arasındaki olumsuz ilişki araştırılıyor. Bunu yaparken de araştırmacılar çocukların 'yapışkan paylaşma' davranışını gözlemledikleri bir düzenek yaratıyorlar. Söz konusu paylaşmak olunca gazetenin 'mean' kelimesini 'cimrilik' diye kullandığını düşünebilirsiniz. Ancak çalışmada bu paylaşma düzeneğine ek olarak bir de kişiler arası zarar içeren davranışlara çocukların verdikleri tepkileri de gözlemledikten sonra genel bir ahlaki değerlendirme yaptıklarını eklediğinizde The Guardian'ın 'mean'den kastının kötücüllük olduğunu anlamak hiç de güç değil.

Âlâ! Bakalım nasıl kötücülmüş şu dindar çocuklar, diye haber metnine eğiliyorum. Öncelikle görüyorum ki araştırmanın örneklemi dindar çocuklar değil dindar aile ortamında yetiştirilen çocuklar imiş. Peki, bu dindar ailelerin dindar olmaktan başka ne gibi özellikleri varmış, diyorum. Hat meşgul çalıyor bir yanıt alamıyorum. Peki ya şu kötücül dediğin ne ola ki diyorum; cevabın yeterli sayıda yapışkan olmadığını bildikleri halde diğerlerine yetmeyeceğini umursamayarak istedikleri sayıda yapışkanı kendilerine ayırmak ve birbirine zarar veren çocukların videolarını izlediklerinde zarar verenlerin cezalandırılması gerektiğini düşünmek olduğunu görüyorum.

Bu kadar basit olamaz, sanırım araştırmayı eksik aktarmışlar diyerek Current Biology'de yayımlanmış olan 'Dünya Çapında Dindarlık ve Çocukların Altruizmleri arasındaki Olumsuz İlişki' (The Negative Association between Religiousness and Children's Altruism across the World) başlıklı araştırmayı okumaya koyuluyorum. Görüyorum ki sonuçları The Guardian tarafından bir hayli manipülatif olarak aktarılmış bu araştırma epey zayıf. Diğer eksikleri arasında gözüme en çok çarpan toplumsal sınıf farkı diye bir değişkenin sonuçları yorumlar iken hiçbir şekilde konuya dâhil edilmemesi.

Çocuklardaki altruistik davranışları ölçme iddiasında olan hangi bilimsel araştırma toplumsal sınıf değişkenini gözden çıkartabilir ki? Peki, çocuklardaki altruistik davranışı ölçmek için yapışkanları paylaşıp paylaşmayacaklarını gözlemlemek yeterli midir? Yani eğer iddianız daha basit ise bu mümkün olabilir. Belki. Fakat eğer iddianız, dindar ailelerde yetişen çocuklar diğerlerine göre daha kötücül ise o terazinin bu yükü tartmayacağını pekâlâ görmek gerekiyor.

Araştırmacılar yaptıkları çalışmanın motivasyonunu, yayımladıkları raporun tartışma kısmının girişindeki şu cümle ile ayan ediyorlar aslında: "Toplumsal sağduyu ve dini metafizik sava göre dindarlık ahlaki davranışla bir sebep sonuç ilişkisi içindedir ve dindarlığın bu türden davranışlar üzerinde olumlu yönde bir ilişkisi vardır. Bu görüş öylesine derine işlemiştir ki dindar olmayan bireyler ahlaki açıdan şüpheli görülebilir". Yani anlıyoruz ki bu araştırma, toplum tarafından yargılanıp ahlaki zafiyetle etiketlendiklerini hisseden dindar olmayan insanların bir feryadıdır. Acılarını paylaşıyorum. Hayır, kinaye yok. Gerçekten paylaşıyorum. Fakat bu acıyı gidermenin yolunun buram buram 'teyit etme önyargısı' (confimation bias) kokan bir araştırma yürütmekten geçip geçmediğinden pek emin değilim.

Doğrusunu söylemek gerekirse bu araştırmanın ortaya atmaya çalıştığı soruyu önemsiyorum. Dindarlık ve ahlaklı olmak arasındaki ilişki her açıdan irdelenmeli, araştırılmalı ve sonuçlar derli toplu bir biçimde ortaya konmalı. Zira benim de kendini dindar olarak tanımlayan fakat ahlakı, hayatı güzel ve iyi olanla ilişki kurarak yaşamanın yolu olarak değil de diğerlerini yargılamaktan ve cinsellikten ibaret görenlerle ilgili ciddi kaygılarım var. Öte yandan bilim yaptığını iddia edip aslında sadece bir damgalama eylemi içine giren araştırmacılarla ilgili de epey ciddi kaygılarım var. Hele hele dünyanın en iyi gazetelerinden biri olduğunu iddia edip hâlihazırda epeyce zayıf olan tek bir araştırmayı baz alarak üstelik de manipülatif ve saldırgan bir dil kullanmak suretiyle çocukları hedef tahtasına oturtan haberler yapanlarla ilgili kaygıdan daha farklı duygularım var. Şimdi herkes sakin olsun ve o lanet olası silahı yere bıraksın.



Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN