''Zalim düşman Türk'' miti peşinde bir Arap dizisi: Ateş Krallıkları

Suudi Arabistan- Birleşik Arap Emirlikleri- Mısır politik ortaklığının eseri olan Ateş Krallıkları (Memâlikü’n- Nâr) adlı dizi Arap-Türk karşıtlığı çıkarmanın peşinde dev bir propaganda çukuru.

Güven Adıgüzel SAYI:65
''Zalim düşman Türk'' miti peşinde bir Arap dizisi: Ateş Krallıkları

Suudi Arabistan'ın finanse ettiği Dubai (BAE) merkezli medya grubu MBC'nin, geçtiğimiz kasım ayında Ateş Krallıkları (Memâlikü'n-Nâr) adlı 14 bölümden oluşan dev prodüksiyonlu bir dönem dizisini yayına sokmasıyla kopan fırtınanın, Ortadoğu parantezinde yıllardır konuşulan/tartışılan birçok meseleyi de beraberinde getirmesi kaçınılmazdı.

Ortadoğu'da değişen politik dengelerin fiili yansıması olarak, "bilinç inşa edici" rolü biçilen Türk dizilerinin yayından (MBC) kaldırılması, bu doğrultuda takip edebildiğimiz ilk sıcak hamleydi aslında. Ardından gelen Ateş Krallıkları, bu ölçekte bir tarihsel dramayla oyuna dâhil olan Suud- BAE-Mısır (politik) ortaklığının nihai hedefi hakkında net bir fikir veriyordu bize.

Türkiye'nin son yıllarda en yaygın/büyük dizi ihracatçısı ülkeler (2.) arasına girmesiyle birlikte işler değişmeye başladı. Türk dizilerinin yumuşak güç olarak belirli bir kültürel yakınlığı tesis etmesi ve Türkiye'nin hayranlık duyulan/merak edilen ülke konumuna yükselmesine yadsınmaz katkılar sağlamasının, bu yumuşak gücün kırılmasına yönelik arayışları hızlandırdığı da bir sır değildi zaten.

Suud-BAE-Mısır (politik) ortaklığının temelini oluşturan malum ideolojik perspektifin, böyle bir kaba propaganda üretmesiyle ortaya çıkan durum mevcut politik konumlanma açısından normal kabul edilebilir aslında. "Kaba propaganda" tabiri, bu bağlamda Türkiye imgesine kök ruhu üzerinden gelerek (Osmanlı'yı merkeze çekip) ona güncel politik bir cepheden saldıran dilin anlamı hakkındadır.

Bu anlam, dizinin yarattığı "düşman miti"nin tarihsel tutarsızlığıyla başlar. Ana hikâye bir ikili karşıtlık (Memlük-Osmanlı/Arap- Türk) üzerine kurulmuş olsa da, son tahlilde genel kabul gören tarihî gerçeklik, Ateş Krallıkları dizisinin kendisine bir geçmiş yaratıp, sonra o geçmişe bütün gücüyle sarılma güdüsüyle hareket ettiğini gösterir niteliktedir.

Çarpıtmanın estetiği

Kahire merkezli bir askerî aristokrasi olarak 15'inci yüzyılın önemli güç odaklarından sayılan Memlüklerin, aynı zamanda ed- Devletü't-Türkiyye (Türk Devleti) adıyla tebarüz etmiş bir KıpçakÇerkes devleti olduğu tartışmasız bir tarihsel gerçekliği resmetse de, Ateş Krallıkları dizisi buradan bir Arap-Türk karşıtlığı çıkarmak ve "Osmanlı'ya direnen kahraman sultan" imgesini tahkim etmek gibi, kendi gerçekliğinde bile kırılan plastik bir anlatı sunmayı tercih ediyor.

Aslında hikâye Memluk Sultanı Tomanbay'ı merkeze alan bir olay örgüsüne sahip ve Yavuz Sultan Selim'in varlığı, Tomanbay'ın karşısında kötülüğün simgesi olarak konumlandırılmış durumda. Sultan Selim, daha şehzadeliğinden itibaren dengesiz, sinirli, zalim, merhametsiz bir karakter olarak habis ruhu, Tomanbay ise dünyaya adalet ve iyiliği yaymak için gelmiş melek sultanı temsil ediyor.

Bu koşullandırma, iki ana karakterin bütün kişilik özelliklerini kapsayarak, bizi (seyirciyi) nihayetinde 1517 yılına yani Ridâniye Savaşı'na (Kahire direnişi) hazırlıyor. Sözgelimi Sultan Selim, eşini yastıkla boğarak öldüren, ağzından asla güzel bir söz çıkmayan bir sultandır ama Tomanbay için fonda güçlü bir aşk hikâyesi dahi mevcuttur. "Bu şehir (Kahire) aşkımıza şahit olsun", direnişin gizli cümlesidir. Tomanbay haklı ve âşıktır. Kahire düşmemelidir, o hâlde.

Arap coğrafyasında kurulmuş bir Türk devletinin yıkılış hikâyesi üzerinden bugüne bir mesaj verme/ söz söyleme çabası şüphesiz anakronizmdir. Ateş Krallıkları bunu iradi olarak tercih ederken, bir 15'inci yüzyıl anlatısını 2020 yılından görüp yargılamak gibi karikatür bir propagandanın içine düşmekten de asla çekinmiyor.

Dizinin mottosu olan "Bir imparatorluk kanlı bir hukukla yönetiliyor, bu onların laneti oldu" cümlesinden de anlaşılacağı üzere, Tomanbay ve Memlük Devleti'nin hikâyesini, tarihsel bir bağlam içinde Osmanlı için tehdit oluşturan Safevi-Memlük ittifakı, bitmeyen Osmanlı-Memlük savaşı, ticaret yollarının kontrolü ve bölgesel güçler dengesi gibi ancak ait olduğu dönemin içinden anlaşılabilecek olay ve kavramlarla görmeyi reddederek, meseleyi işgal-fetih kavramlarıyla dar bir alana sıkıştırarak, buradan bir Osmanlı (doğal olarak Türkiye) karşıtlığı devşirmeyi ümit ediyor.

"Zalim düşman" Türkler uydurmacası

40 milyon dolarlık bütçesine rağmen aksiyon-harp sahnelerinin tatmin edici bir görkeme sahip olmadığı 14 bölümlük seride işlenen iki büyük savaştan biri olan 1516 tarihli Mercidâbık Savaşı'nın -dev bir muharebe olmasına rağmen- zayıf görüntülerle geçiştirilmesi izleyenlerde büyük bir hayal kırıklığı yaratabilir. 1517 Ridaniye Savaşı ise nispeten daha iyi görüntülere, daha gerçekçi aksiyon sahnelerine ve daha iyi bir çekim kalitesine sahip.

Ama bu iki büyük meydan muharebesinin anlatımındaki esas sorun şu; Memlük Devleti'nin her iki savaşı da ağır bir yenilgi alarak kaybetmesinin yegâne gerekçesi olarak "ihanete uğramak" gibi müphem ve karşılığı olmayan bir durum resmediliyor. Ancak Osmanlı'nın bu savaşlardaki başarısının; istihbarat faktörü, taktiksel düzen ve devrin ateşli silah teknolojisine tam uyumlu ordusunun gücüyle ilgili olduğu gayet açık bir tarihsel gerçek…

İhanete uğrasa da geri adım atmayan kahraman olarak sürekli altı çizilen Tomanbay'ın, Yavuz'u kastederek söylediği "Sadece kan gördüğünde memnun olan çılgın bir adamla savaşıyoruz" cümlesiyle başlayıp, gittikçe şiddetlenen Kahire direnişi, Osmanlı askerlerinin güya dünyanın en ağır vahşetine imza atarak, kadın ve çocukları çığlıklar eşliğinde katlettiği ayinsel bir seremoniye dönüşüyor.

14 bölümlük hikâye akışı, nihayetinde köpeklerin yediği ceset yığınları, çarmıha gerilmiş gibi tahta çemberlere asılmış adamlar ve son derece dramatik işkence sahneleriyle yoğunlaştırılmış bir katarsise ulaşarak, daha en baştan seyirciyi hazırladığı o duyguyu yani gelmesi beklenen "zalim düşman" mitini tahkim etmeye çabalıyor aslında. Bunda başarılı oluyor mu derseniz, Hanry Bereket'in yönetip Feyruz'un başrolünde oynadığı 1967 yapımı Safar Barlek (Seferberlik) filmi ne kadar başarılı olduysa bu da o kadar başarılı zannımca.

Rivayetleri köpürtmenin tarihi

Ridaniye Savaşı'ndan sonra Kahire'ye giren Yavuz Sultan Selim ile Tomanbay'ın ilk karşılaştıkları sahnede, halkın bağrış ve alkışlarla destek verdiği Tomanbay'ın çektiği o uzun nutuk, bir dizi sahnesi olarak bile akıl almaz aslında; "Sen bir işgalcisin, babanı zehirledin, kardeşlerini öldürdün, kadın ve çocukları katlediyorsunuz. Dinle Osmanoğlu! Ne bugün ne de yarın, er ya da geç siz ve tüm takipçileriniz Mısır'ı terk edeceksiniz."

Dizinin Mısırlı genç senaristi Muhammed Süleyman b. Abdülmâlik'in açıklamalarına bakıldığında, tarihi Osmanlı karşıtı bir perspektiften ele alacağı daha en baştan belli olan yapımda -Şah Kulu isyanı başladığında Yavuz'un padişah olması haricinde- büyük bir kronolojik hata görünmüyor.

Ama gece-gündüz gibi iki sultan var. Sultan Selim, hasta olan atını, zayıf düştüğü için kılıcıyla parçalara ayıran, elleriyle bebekleri boğazlayan, daha 11 yaşınayken kardeşi Oğuz'u öldürüp, babasına çarığını öptüren karikatür düzeyinde bir psikopattır. Yani çıbanı ve kibriyle mücadele eden bir kan dökücüye karşı, aşk ve direniş için yaşayan bir soylu kahraman. Hatta halkıyla birlikte top imal edecek kadar kahraman.

Belki bu noktada propaganda-sinema ya da tarih-sinema ilişkisi hakkında yeniden düşünmek gerekir.

"Tarihsel anlamda hiçbir hata içermeyen bir hikâye yazdık" diyen senaristin zayıf tarihsel rivayetleri köpürterek kafasındaki ideal'e ulaşmak için çırpındığı ortadayken, Ateş Krallıkları'nın "kurgu hakkı"nı kullanan sıradan bir tarihsel anlatı olduğuna ikna olmak çok zor.

Mustafa Akkad'ın efsanevi Çöl Aslanı filminde, Ömer Muhtar'ın idamından sonra gerçekleşen o meşhur sahne hafızalarımızdaki tazeliğini hâlâ korur. Bu etkileyici sahnede; hayatının son anlarında, elindeki küçük mushafından bir şeyler okuyan Ömer Muhtar'ın idam edilmesinin akabinde yere düşen gözlüğü kalabalıkları yararak koşup gelen bir çocuk (Ali) tarafından yerden alınır. Bu, umut/dava devam ediyor demektir.

Ateş Krallıkları dizisinde, işte bu efsane sahne ayniyle kopyalanmış. Ama Ömer Muhtar'ın soylu direnişiyle bağ kurulmak istenirken dev bir propaganda çukuruna düşülmüş resmen. Bu umut devşirilen kopya sahneye, peygamberimizin kılıç ve hırkasının İstanbul'a getirilemediği yalanı, yine başka bir umut olarak ekleniyor.

Zahid bizi tan eyleme!

Ateş Krallıkları anlatısının, izlerken insanın yüzünde tebessüm oluşturan en garip sahneleri kesinlikle Jihardia'yla ilgili olanlar zannımca. Bu kara maskelilerin Tapınakçıları simgelediğini tahmin etmek zor değil. Ana hikâyeyi besleyen bir yan hikâye olarak 4'üncü bölümde ortaya çıkan kara maskelilere göre seçilmiş kişi Sultan Selim'dir.

Kıyamet günü yaklaşmakta olduğu için Yavuz'u kutsal topraklara doğru yönlendiren Jihardia imgesi, bütün ihanet ve ittifaklara karşı tek başına şanlı bir şekilde İslam topraklarını (Tomanbay'ın Portekizlilere/küffara karşı savaştığı küçük ama iş gören bir detay sahne mevcut dizide) koruyan Tomanbay'ın düşmanının kim olduğunun altı bir kez daha çiziliyor. Kim? Dönemin gizli küresel güçleriyle ittifak hâlinde olan Türkler… Tapınakçılar ve Türkler. Evet, ittifak hâlindeler. Fantastik bile değil. "Zahid Bizi Tan Eyleme" de Osmanlı cenaze merasim müziği değil ayrıca.

Heidegger'in "Kamera, izleyiciye yöneltilmiş bir silahtır" sözünü daha büyük bir ciddiyetle okumalıyız belki de. Doğrudan Arap halklarını hedef alan bir Türk anlatısı yok. Son dönem ilgi gören yapımlar başta olmak üzere, mevcut anlatıların hepsi hususiyetle politik bagajı olmayan birleştirici bir üst dile sahipler. Peki, Ateş Krallıkları'nın Arap sokaklarında bir karşılığı var mı?

Sultan Selim'in, Halife'nin annesiyle konuştuğu sahnedeki -yapılabilecek en kaba şekilde köpürtülerek verilen- mesajın son 500 yıldır hiçbir anlamının olmadığını en iyi Arap sokakları biliyor zannımca. Ateş Krallıkları adında, bu diziyle cisimleşmiş, emperyalizmin lime lime ettiği bir coğrafyanın biricik lanetlisinin Osmanlı olduğunu söyleyen bir dil var: O dili çok iyi tanıyoruz.

Ateş Krallıkları'nın ikinci sezonu için, Osmanlı'nın Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı'nın, Boston Limanı'na bağlı, İshak Stewens'in kaptanlığındaki "Maria" isimli Amerikan bayraklı gemiyi 1785 yılında Cezayir açıklarında ele geçirmesinin akabinde Amerika'nın 20 sene boyunca vergiye bağlanmasının hikâyesi anlatılabilir mesela. Amerika'ya Osmanlı zulmü! Sloganı da "tarih, vergi adı altında alınmış kanlı haraçlarla yeniden yazılıyor" olabilir. Ateş Krallıkları en objektif gözle bakıldığında şöyle tanımlanabilir; sinematografisi zayıf, anakronizmi güçlü, propagandası kaba, ciddiyeti eksik.


Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN