Sola terk ettiğimiz kavramlar

Solun bugüne kadarki ideolojik argümanları, bütün insanlık açısından, en azından teorik olarak çok temiz argümanlardı. Emek dediler; çalışanların hakkının tam olarak verilmesi gerektiğini, emeğin kıymetli olduğunu söylediler. Önemli olan insandır dediler, insanın kıymetli bir varlık olduğunu ve şerefli bir hayat sürmesi gerektiğini söylediler. Çevre dediler; bütün çevreci eylemlerde sol tandanslı insanları gördük, çevre olaylarını en çok onlar sahiplendiler. Teorik olarak hepsi kıymetli söylemlerdi fakat elbette pratikte bunların birkaç eylem dışında karşılığı olmadı. Karşılığı olacak olan eylemin ise nasıl teröre dönüştüğünü 2013 yılında Gezi Parkı’nda gördük. Bütün bunları bir kenara koyduğumuzda suçu karşı tarafta aramak yerine biraz da kendimize bakmak gerekiyor. İslam bu kavramlara neler söyledi, biz neler yaptık yahut yapmadık; bu sayfada buna değinmek istedik.

Raşit Ulaş SAYI:42
Sola terk ettiğimiz kavramlar

EMEK:
"İşçinin hakkını alın teri kurumadan veriniz" hadis-i şerifi aslında ciltlerce kitabın söyleyemediğini tek cümle ile bize söylüyor. Peygamberimiz on dört asır evvel, işçi işveren hukukunun hangi düzlemde olması gerektiğini söylemiş. Şunu çok iyi biliyoruz ki bir Müslüman, işçi hukukunu gözetmede diğer bütün insanlardan çok daha hassas olmalı. Asr-ı Saadet devrindeki kölelik kurumunun, o devrin işçilerine tekabül ettiğini düşündüğümüzde; "Köleleriniz sizin kardeşinizdir, onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin" emrini de bugün aynı şekilde düşünebiliriz. El emeğinin ve alın terinin en mukaddes rızık temin etme şekli olduğuna inanmış insanlar olarak emek, işçi, alın teri gibi kavramları yeterince önemsemedik. Bu durum ise solun emek ve işçi gibi kavramları kullanışlı bir ürün haline getirmesine yol açtı. Hâlbuki proletarya kavramını sistemleştiren Karl Marks, proletarya ve burjuva arasında bir çatışma ile varlığını sürdürmeye çalışırken İslam aksine bunu bir kardeşlik hukuku üzerine inşa etmeyi tavsiye etmişti fakat bugüne baktığımızda, yeterince önem vermediğimiz için solun tekeline bırakılan kavramların başında geliyor emek.

EŞİTLİK:
"Kul, mümin olunca, hukuki bir hüviyet kazanır, dilenciyi halifeye eşit kılan bir hüviyet" diyordu Cemil Meriç. İslam tarihi boyunca da bunun örneklerini başta Peygamber Efendimiz olmak üzere birçok defa gördük. Hz. Peygamber'in karşısında korkudan titreyen bir adama; "Korkma rahat ol. Ben kral değilim. Ben ancak Kureyş'ten kuru et yiyen bir kadının oğluyum" demesi bize insan eşitliğinin ne demek olduğunu anlatıyor. Elbette sol her zaman yaptığı gibi bu kavramı da siyasallaştırarak bir düşmanlığa çevirmekte zorlanmadı. Diğer bütün kavramlarda olduğu gibi eşitlik üzerinden de düşmanlık üretti ve aslında kendi içinde tenakuza düştü. Defalarca kendisine solcu diyen insanların, iş seçimlere gelince oy kullanma noktasında yahut oy kullanan insanları eğitim seviyelerine göre tasnif ve tahkir etme noktasında nasıl çelişkiye düştüğünü gördük. Orwell, Hayvan Çiftliği kitabında; "Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar daha eşittir" derken büyük bir sistem eleştirisi yapıyordu. Biz ise eşitlik kavramını İslam'ın söylediği veçhe ile değil de modern sistemin söylediği veçhe ile onu temel alarak hareket ettik. Bu ise elbette bir çarpıklığa yol açtı. Bu çarpıklığın geldiği yer ise eşitlik kavramını sol/seküler çevrenin kendi lehlerine gayet başarılı kullanması ve aslında kendilerinde olan seçkinci/elitist tavrı Müslümanların üzerine atması oldu.

TABİAT:
Kâinat, Allah'ın insanoğluna emaneti. Yaratılmış her şey insan için yaratıldı fakat insanın kendisi için yaratılanlara dilediği gibi davranma hürriyeti ona verilmedi bilakis yaratılmış olan her şey insana emanet edildi. Bize emanet edilenlerin en başında ise şüphesiz tabiat geliyor. Peki, biz Müslümanların tabiatla olan imtihanı ne vaziyette? Girişte de söylediğimiz gibi nerede çevreci bir eylem görsek sol görüşlü insanları onun içinde buluyoruz. En son yaşadığımız Gezi Parkı olaylarının çıkış noktası herkesçe malum: Ağaç. Biz tabiatla olan imtihanımızı verebildik mi sorusuna olumlu bir cevap veremiyoruz fakat çevre konusunu da sola bıraktığımızda solun bu ve benzeri konular üzerinden nasıl provokasyon yapabildiğini 2013 yılında çok net gördük. Kalkınmanın gerçekleşmesi ve tabiatın bu esnada muhafaza edilmesi paradoksal bir hal alıyor fakat yine de; "Herhangi birinizin elinde bir hurma fidanı varken, kıyamet kopacak olsa, derhal onu diksin" hadis-i şerifini solun bize karşı kullandığı bir argüman haline getirmesine izin vermemeliydik. Son zamanlarda bu konuda bilincimiz yavaş yavaş artmaya başlamış olsa dahi bunun yeterli bir düzeye gelmesi için biraz daha zaman geçmesi gerekiyor. Tabiatı, Allah'ın insana emaneti olarak görmek ve bu emanete hakkıyla sahip çıkmak ise bu işin başı.

İNSAN:
Hz. İnsan dediğimizde daha doğru bir ifade olacak çünkü insan, eşrefül mahlûkat yani yaratılmışların en şereflisi olarak yaratıldı. Ardından birileri çıktı ve "insan hakları" diye bir şeyler attı ortaya. Elbette bunu söylemelerinin haklı gerekçeleri vardı. Yeryüzü yüz yıllar boyunca bitmeyen ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olan savaşlara, işgallere ve insanın insan olma şerefine halel getiren çirkin olaylara şahit oldu. Allah insana yaratılmışların en şereflisi payesini, müminlere de iman etmek kaydıyla üstün olmak derecesini vermiş olmasına rağmen bu konuyu sistemin bize dayattığı "temel hak ve hürriyetler" ekseninin dışına çıkartıp bunun yalnızca fıtri bir şey olduğunu söyleyemedik. Savunduğumuz bütün insani kavramları mevcut sistemin ortaya attığı ve sınırlarını çizdiği şekilde savunduk. Bu durum ise bizim elimizde olan mukaddes bir kavramı solun tekeline bırakmamıza sebep oldu.



Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN