Çocuklara yaşatılan hayat gerçek hayat değil

Emekle üretilen şeyden alınan haz bilgisayar oyunundan daha az belki ama daha kıymetli.

H.Sena Kartal SAYI:41
Çocuklara yaşatılan hayat gerçek hayat değil

İstanbul Şehir Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü'nde görev yapan Yrd. Doç. Dr. Fatıma Tuba Yaylacı ile günümüzde ebeveynlerin çocukları ile olan iletişimlerini, birbirleriyle yarışmak durumunda kalan çocukları ve kendisinin de çalışma alanı olan mülteci çocukları ve bunların Türkiye'ye adaptasyon süreci üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Çocuk ve ebeveyn ilişkileri zamana bağlı olarak birtakım dönüşümler yaşıyor. Geçmişte aileler ve çocuklar arasında üretime yönelik bir paylaşım varken artık git gide tüketime yönelik bir paylaşıma evrilmeye başladı. Bu ilişki tarzının çocuk için sakıncaları nelerdir?

Sakıncasından ziyade biraz içinde bulunduğumuz hali anlamanın ve hayatın, hem bizim hem de çocuklarımız için nasıl bir değişime uğradığı üzerine düşünmenin daha sağlıklı olacağını belirterek başlayabiliriz söze. Aslında benim bu konuyla ilgilenmem biraz bu soruları sormam ile başladı. Kaçınılmaz bir şekilde hayatlarımız ve çocuklarla kurduğumuz ilişkiler dönüşüyor. Aslında bütün bu dönüşümler "kaliteli zaman" meselesine bağlı. Biz artık çocuklarımızla geçirdiğimiz vakti daha kaliteli hale getirmeye çalışıyoruz. Kaliteli zaman kavramı nereden çıkıyor? Çocukla yetişkinin karşılaştığı ve ortak bir zamanı ve mekânı paylaştığı durumlar artık çok sınırlı. Sabah oluyor anne baba işe, çocuk okula gidiyor. Bazen anne çalışmasa bile çocuk okula gidiyor. İnsanlar çocuklarını ilkokul çağından önce okula göndermeye çalışıyor, git gide öne çekiliyor okula gönderme yaşı. Dolayısıyla çocuk artık evde daha az vakit geçiriyor, ailesiyle daha az ortak mekân paylaşıyor. Bizim iş ortamlarımız çocukla beraber bulunmaya müsait değil. Belki tarlada çalışan bir kadın çocuğu sırtına bağlayabilir ama özel bir şirkette çalışan bir kadın, çocuğuyla oraya gidemez. Bir avukat anne, çocuğuyla mahkemeye çıkamaz, bir doktor anne, çocuğuyla hasta karşısına çıkamaz. Orası çocuk için uygun bir ortam değil. Zaten çocukla kabul göreceğiniz yerler de değil maalesef. Bizim günlük hayatta yaptığımız işler, içinde bulunduğumuz üretim şekilleri çocuğa müsait değil, çocuklarımızla bunları yapamıyoruz. Bu yüzden çocuklarımızı okula gönderiyor yahut bakıcılara emanet ediyoruz. Dolayısıyla karşılaşmamız akşam herkes eve döndüğü zaman oluyor. Çok kısıtlı bir zaman bu aslında. Çocuğun akşam dokuzda uyuyacağını düşünürsek çocukla geçireceğiniz vakit en fazla üç saat. Zaman bu kadar sınırlı olunca bunu nasıl daha kaliteli hale getirebilirim sorusu ortaya çıkıyor. Kaliteli zaman deyince bizim aklımıza hep "yapılandırılmış zamanlar" geliyor.

Nedir bu yapılandırılmış zaman?

Normal zamanın seyri içinde çocuğumuza, "Hadi ne yapalım" sorusunu sorarak; "Çocuğumla sinemaya gideyim, yapboz yapayım, film izleyeyim, dondurma yiyeyim…" gibi düşünceler içine giriyorsak zamanı yapılandırmış oluruz. Genelde bir şey üretmek yerine ortak bir zamanda bir tüketim meselesine giriyoruz. Hâlbuki akşama kadar evde olsaydık yahut çocuğa müsait olan faaliyetler içinde olsaydık -illa böyle yapmamız gerekiyor demiyorum ama içinde bulunduğumuz durumu iyi anlama açısından söylüyorum- çocukla markete gidecekteniz, çocukla turşu kuracaktınız, çocukla komşuya gidecektiniz. Zaten çocuk yanınızda katılımcı olacaktı.

Hayata dokunan şeyler yapabilecekti çocuk böyle olduğu zaman.

Evet, siz ne yapıyorsanız çocuk da onu yapacaktı. Araba yıkıyorsanız çocuk da camları siler. Çocuk da hayatın içinde olurdu ama şu anda çocuklar hayatın içinde değil, hayatın dışında yer alıyor.

Üretim-tüketim ilişkisi üzerinden kendi çocukluğumuzu düşünüyorum. Biz hep oyunlar üretirdik ama çocuklar şimdi hep birilerinin ürettiği şeylere maruz kalıyor. Bahsettiğiniz şey böyle bir şey mi?

Evet, tam olarak böyle çünkü sizin oyunu oynamanız için önce üretmeniz lazımdı. Dolayısıyla daha yaratıcısınız çünkü bir şeyi hayal etmeniz, kurmanız gerekiyor. Daha sabırlısınız çünkü beklemeniz gerekiyor. Haz alana kadar inşa etme süreciniz var. Üçüncüsü çevrenizle bir iş birliği içindesiniz ve o işbirliği büyüklerine saygı göstermeyi, onun fikrine saygı duymayı uygun bir şekilde kendi fikrini dile getirmeyi, yani bir sürü paylaşım içeriyor. En sonunda oyunu kuracaksınız ve oynayacaksınız. Belki aldığınız haz şu an oynadığınız bir bilgisayar oyunundan daha az ama çok daha kıymetli çünkü orada artık sizin emeğiniz var. O size ait bir şey.

Yani üretilmiş bir şey.

Sizin ürettiniz bir şey. Şu anda çocukların oynadığı oyun sayısında ciddi bir düşüş var çünkü hep kurulmuş ve hazır oyunlar söz konusu. Kutu oyunları, bilgisayar oyunları bize hazır geliyor. Oyuncakların kutusunun üzerinde oyuncakla ne yapacağınızı size söyleniyor. Benimle bu şekilde oyna diyor. Siz ona bir oyun atfedemiyorsunuz, o size söylüyor. Dolayısıyla şimdiki nesilde "armut piş ağzıma düş" durumu var.

Çocukken çam kozalaklarından bile oyun üretebiliyorduk çünkü elimizdeki malzeme buydu. Bize büyük zevk veriyordu. Günümüzde çocukların oynadıkları oyunlar onlara çok kısa bir zevk veriyor.

Her an ne yapacağınız belli ve hayat çok hızlı, eskisi gibi yavaş değil. Yavaş olması lazım ki siz otururken birden kozalağı göreceksiniz ve bundan top yapalım, bunları birleştirelim, boyayalım, çamurlara batıralım gibi şeyler üreteceksiniz. Bu her şeyi dönüştürüyor. Çocuk artık sorumluluk almadan ve emek vermeden artık haz alıyor. Dolayısıyla eski sabır ve sorumluluk duygusu yok.

Günümüzde aileler çocuklarla sorumlulukları değil de tamamen refahı paylaşıyorlar. Sorumluluk yüklemek kötü bir şey gibi lanse ediliyor. İdeal aile artık refahı paylaşan aile oldu. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Çocuğun hiçbir sorumluluğu yok, dediğiniz gibi ailenin kazandığı refahı çocuk paylaşıyor ama buna herhangi bir emek harcamadan. Çocuk çok fazla aidiyet hissetmez hale geliyor çünkü sürece katılmıyor. Günümüzde ev artık otel gibi bir şey. Akşam eve uğruyorsunuz ve çıkıyorsunuz. Buna dönüşebilir zamanla. Zaten evde geçirdiğiniz zaman çok kısıtlı, evde sadece tüketime yönelik hareketler gerçekleşiyorsa ev artık ev olmaktan, yuva olmaktan çıkıyor çünkü yuva olması için üretimin mutlaka olması gerekiyor. Bu akşam beraber yaptığınız kek olabilir, birlikte evdeki bir eşyaya karar vermek, evde bir değişiklik yapmak, duvarı boyamak, birlikte temizlik yapmak olabilir, herhangi bir şey olabilir. O mekâna emek vermek, bizi o mekâna ait kılar.

Üretici olmak, oyun üretmek, sorumluluk paylaşmak bizim için karşılığı olan şeyler ama şimdiki çocuklar için bunların bir karşılığı yok gibi. Mesela şimdiki çocukların oyun alanlarında ve apartmanlara hapsolmasını onlar için bir kayıp olarak değerlendiriyoruz ama bunun kayıp olması bizim o çocuk algımıza dair gerçeklikte olan bir kayıp. Şimdiki çocuklarda o gerçeklik algısı yok. Burada biz yanılıyor olabilir miyiz?

Zaten onlar alternatif dünyayı bilmiyorlar. Bu gerçeklikte doğdular ve bu şekilde devam edecekler. Onların gerçekliği o ancak ne hepten gerçekten de içinde doğduğumuz dünyayı ve o dünyanın gerçekliklerini yadsımak ne de kendimizi tamamen teslim etmek doğru. İkisi de doğru olmayacaktır çünkü şu ana kadar çocuk ve özellikle beyin gelişimine dair bizim bildiklerimiz, bilimsel gerçekler, literatürün bize söylediği çocukların kendi hızlarını zorlayan ve doğadan onları bu kadar koparan ve yaratıcı olamadıkları, sürekli onlara yapılandırılmış bir ortam kuran hayatın onların gelişimini yeterince desteklemediğini gösteriyor. Bu hayatın büsbütün dışına çıkarlarsa modern zamanın gerçeklikleriyle yüzleşemeyecekler, hazır olamayacaklar. Siz çocuğunuzu korumak için hiç bilgisayar, tablet göstermeden hatta daha da genişletirsek hiç hayatında yaş pasta, çikolata yedirmeden, ekran göstermeden, çizgi film izletmeden büyütürseniz, bu çocuk sonra dünyayla yüzleşmede çok zorlanacak. Yani demek istediğim, bazı noktalarda çok uçlara gitmek sonra çocuğun gerçek hayatla ve dünyayla yüzleşmesinde sıkıntı çıkarabilir ama bunun bir başka ucu da kendimizi tamamen bize sunulan her şeye bırakmak, hiç filtremiz olmadan çocuğu da bu hayatın içine bırakmak, bizim maruz kaldığımız her şeye çocuğun da maruz kalması demek değil. Bu durumda en temel sosyal becerilerinin, insan olmak özelliklerinin gelişmesi sekteye uğrayabilir. Mesela çok fazla ekran göz temasını azaltıyor. Sürekli elde telefon olması, evde sürekli ekranın açık olması o en temel insani özelliğimiz olan göz göze bakmak, yüz ifadelerini okumak, birbirimizin duygu ve düşüncelerini anlamak, empati kurmak gibi becerimizin gelişmesini geri döndürülemeyecek kadar kötü bir şekilde etkileyebilir. Özellikle üç yaş altı için. Üç yaşın altı çok kritik. Sonrasında da altı yaşın altı çok kritik. Çocuk okul çağına kadar mümkün olduğu kadar doğa ile temas etmeli ve azami sayıda oyun oynamalı. Artık özellikle Kuzey Avrupa ve İskandinav ülkelerinde okula gitme yaşını git gide yükseltiyorlar. Daha erken okul değil, daha geç okul.

Çocuk erken yaşlarda doğayla hemhal olmalı dediniz. İstanbul'da yetişmek zorunda olan bir çocuk için doğa yok ki. Ne yapacağız bu çocuğa?

Aslında arayıp bulabiliriz. Parklarımız, bahçelerimiz, yeşil alanlarımız çok az ama yok değil. Burada söylemek istediğim birinci şey; tüketim ve üretim meselesi. Küçük Çamlıca Korusu'na yahut Validebağ Korusu'na gidin, bunlar şehrin göbeğindeler. Belki bir koruya, park yahut bahçeye hiçbir erişimi olmayan semtler de vardır, yok demiyorum ama en azından var olanları değerlendirmek çok önemli ve ücretsiz. Bir koruya girip temiz havayı solumanız, yapraklarla, toprakla oynamanız ücretsiz. Ben para vermeden çocuğumuzla yapabileceğimiz şeyleri çok önemsiyorum.

Genel olarak aileler alışveriş merkezlerindeki oyun alanlarını tercih ediyorlar. Daha güvenli görüyorlar galiba.

Daha güvenli ve daha kolay görüyorlar. Hatta çok acı ama çocuklar için daha faydalı olduğunu, çocuğun daha çok eğlendiğini düşünüyor olabilirler. Hâlbuki sabahtan akşama kadar havasız bir mekânda, sağlıksız yiyecekleri yiyerek, sinsi bir uğultunun olduğu ve çocuğun çok fazla radyasyona maruz kaldığı bir ortamda geçirdiği zaman sonunda çocuk, duygu regülasyonunu kaybedebilir. O zamanın sonunda çok daha fazla yorgun olabilir, uykuya geçişi çok daha fazla zor olabilir, davranış problemleri çok daha fazla görülebilir ancak açık bir mekânda, oksijeni bol, temiz havası olan, ağaca toprağa dokunabildiği bir mekânda çocuğun aslında daha sakinlediğini ve her şeyden önce ruh sağlığı açısından, daha sonra da eğitim ve gelişim açısından daha iyi bir ortamda bulunduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. Eğer alıştırırsak çocuklar kesinlikle bunu tercih edecektir. Çocukla paylaşmak için çok güzel bir mekân da halk kütüphanelerimiz. Çocuk kütüphaneleri de var aslında bulmamız ve gitmemiz gerekiyor.

Nedense kütüphaneye çocukla gidilmez gibi bir düşünce var.

Aslında bebeklikten itibaren kütüphanelere gitmek gerekiyor. Avrupa'da, Amerika'da, Avustralya'da bunun örnekleri var. Türkiye'de de interaktif çocuk kütüphaneleri yapılmaya başlandı. Bununla ilgili kitap meraklısı annelerin çok güzel girişimleri var.

Türkiye'de yeni yeni oluşmaya başladı diyorsunuz. Çocuk kütüphanelerinin dünyadaki örnekleri nasıl?

Çok kalabalık bir şehir hayatından, aynı zamanda da yoğun bir iş temposundan, tamamen yapılandırılmış anne-çocuk, baba-çocuk faaliyetlerinden bahsettik ve aynı zamanda evin öneminden bahsettik. Peki, evden çıkmak istiyorsunuz, genç bir annesiniz. Altı aylık bir bebeğiniz var ve emziriyorsunuz. Çocuk deyince bunları da konuşmamız gerekiyor, anneliğin zorlukları, anneliğin toplumda ne kadar kabul gördüğü, bir annenin ne kadar hareket kabiliyeti olduğu vs. Gerçekten çocuğun, annenin, babanın düşünüldüğü, sanki bir evmiş gibi çocuğun yaşına göre planlanış raf sistemi, çocuğun erişebileceği kitaplar, gelişimsel olarak ona uygun görsel içerik olan sesli ve sessiz kitaplarla donatılmış kütüphane hayal edin. Kütüphanede bebek bezi değiştirme yeri var, annenin emzirme koltuğu yahut emzirme odası var. Bu kütüphaneler çocuk, anne ve aile dostu. Dünyada örnekleri var, Türkiye'de de olmaya başladı. Bir anne, bir baba bu kütüphanede sabahtan akşama kadar vakit geçirebilir. Bunun toplumsal açıdan nasıl bir geri dönüşümü olacak? Birincisi alışveriş merkezleri yerine çok daha sağlıklı olan kütüphanelerin kurulmasını, ikincisi de okumanın çok küçük yaştan itibaren alışkanlık halinde getirilmesini sağlamak olacaktır çünkü küçükken okumuyorsanız büyüyünce de çok fazla okumazsınız. Aynı zamanda anne babanın da okuması için bir fırsat var. Çocuk için zaten çok zengin bir ortam olduğu için anne baba da orada kitap okuyabilir yahut işini yapabilir. Ben doktora öğrencisiyken bütün çalışmalarımı kütüphanede yaptım ve küçük bir çocukla beraberdim. Normalde bunu ya bakıcı formülü ya okul formülüyle halletmem gerekiyordu ama öyle bir imkânım yoktu. Amerika'daydım ve yanımda annem, babam, hiç kimsem yoktu, komşuluk da yoktu. Tamamen kütüphaneyle bu sorunu çözdüm diyebilirim.

Anlattıklarınızdan çocuğun hayatın içinde özgür bırakılması gerektiği ve iradesini kullanarak fert olduğunu fark edebileceği bir alan yaratması açısından kütüphanelerin çok önemli olduğunu görüyoruz ancak okullarda alınan eğitimde bu özgür ortamın aksine tamamen kuralcı ve kısıtlayıcı bir sistem var.

Orada şöyle bir fark var; okulda öğretmen size ip gibi oturun dediği için ip gibi oturuyorsunuz. Hayatın bazı alanlarında bu tarz kurallara uymak, kendini kontrol etmek önemlidir. Ama onun dışında da bir hayat var. Kendi istediğimiz için, kendi içsel motivasyonumuzla, evet biz burada bir grubuz ve beraber bir şey yapıyoruz diyebilmek lazım. Hadi şimdi hep beraber masal dinleyelim, hadi el ele tutuşalım, beraber bir şarkı söyleyelim. Gerçek hayatta bu tarz işbirlikleri yapacaklar ama okulda öğretmen çıktığı anda bitiyor çünkü içeriden bir kontrol yok, dışarıdan bir kontrol var. Askerde de böyle, trafikte de... Kendi isteğimizle, gönüllülük esasına dayalı, kendi kararımızla, herhangi bir ücret ödemeden yahut ücret beklemeden yaptığımız faaliyetler çok önemli. Okulsuzluk demek, özellikle okul öncesi dönemde çocuk okula gitmiyorsa hiçbir sosyal iletişimi yok, etkileşimde değil demek değildir ama toplum ne kadar buna müsaade ediyor? Şartlarımız buna ne kadar müsaade ediyor? Çocuk okulsuz olabilir ama haftada bir kütüphanede oyun grubuna katılıyordur. Haftada iki kere masal saatine gidiyordur. Komşularıyla buluşup piknik yapıyordur, basket oynuyordur. Başka etkileşimler içinde de sosyalleşebilir.

Ebeveynlerin çocuklarını okul dışında sürekli kurstan kursa koşturması söz konusu. Sürekli boşluğu doldurma hali var. Bunlar hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Çocuğa bu kadar çok misyon yüklemek çocuğu bezdiriyor, yıldırıyor. Çocuklar sanki bir çanta gibi arabayla taşınıyorlar. Buna "helikopter anne-baba" diyorlar Amerika'da. Şimdi okuldan çıktı, piyano kursuna gidecek. Piyanodan çıktı basketbol kursuna gidecek. Bir çocuğu çok yönlü desteklemek güzel bir şey ama bu destek illa bir kursa götürmek demek değil. İkinci olarak çocuk ne kadar verim alıyor, o alanda yeteneği var mı, cidden motivasyonu var mı, istiyor mu, bunlara bakmak lazım. Çok boş faaliyetlere de dönebiliyor bunlar. Üçüncüsü zaten çocuklar çok fazla okuldalar.

Sizin de çalışma alanınız olan mülteci çocuklardan bahsedersek zorunlu göçe maruz kalmak bir çocuğun psikolojisinde ne gibi olumsuz etkiler yaratıyor?

Mülteci çocuklar deyince akla ilk olarak Suriyeli mülteci çocuklar geliyor ama dünyada pek çok mülteci çocuk var. Bugün bizim için en büyük mesele 2011 yılından itibaren devam eden Suriye İç Savaşı'ndan kaçan çocuklar. Mülteci krizi 2011 yılıyla başlıyor diyebiliriz. Sonrasında çok sayıda çocuk Türkiye'ye geldi. Avrupa'ya da giden çocuklar da çok fazla. Bu çocukların içerisinde ailesiyle gidenler olduğu gibi ailesiz, tek başına giden çocuklar da var. Tek başlarına Avrupa kapılarına kadar ulaşan, tek başına seyahat eden çocuklar bunlar. Yaklaşık 10 bin çocuğun da Avrupa'da kaybolduğu konuşuluyor. Aslında bu, çağa damgasını vuracak bir olay ve rakam. Biz buna şahit olan insanlarız. "Siz ne yaptınız?" diye bize tarih boyunca sorulacak. Bunun o kadar büyük bir şey olduğunu düşünüyorum.

Şu anda Türkiye'de olan mülteci çocukların durumuna bakarsak; çalıştırılan çocuklardan, Suriyelilerin kendi kurdukları ve derslerin tamamen Arapça olarak görüldüğü okullarda okuyan çocuklardan, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı yahut özel okullarda okuyan çok sayıdaki çocuklardan bahsedilebilir. Bunlar tabi okula gitme imkânı olan çocuklar. Hiç okula gidemeyen, okulsuz kalan, eğitimine devam edemeyen, sokaklarda gördüğümüz çocuklar da var. Öncelikle bu çocukların çok büyük kısmının, hatta hepsinin travma yaşadığını düşünebiliriz çünkü bu planlanmış ve istemli bir göç değil. Plansız ve aniden olan bir göç. Bu insanlar ya can güvenliği meselesinden yahut aç kalma tehlikesinden dolayı kaçıyorlar. İstemsiz bir göç meselesi var. İkincisi, Türkiye'ye gelirken yolda yaşadıkları son derece travmatik… Bu çocukların pek çoğu bomba sesi duymuş, sınırda silahlı askerlerle karşı karşıya gelmiş, çoğunun tepesinden helikopter geçmiş, çok yakınında annesi, babası, kardeşleri, akrabaları yaralanmış yahut öldürülmüş. Sınırda gördükleri muameleyi anlatıyorlar. Uzun süre, günlerce yürüyen çocuklar vardı. Dağları aşıp yürüyerek geliyorlar. Gelme süreci de çok çok zor. Bazıları otobüslere bindirilip gelmişler. Bir çocuk; "Otobüsümüze uzaktan yemek atılıyordu" diye anlattı. Yiyecek bir şeyler muhtemelen fırlatılıyor, onlar da havada kapmaya çalışıyorlar. Bu çocuklar bunları yaşıyorlar. Suriye'de neler olduğunu söyledik, yolda neler olduğunu söyledik. Peki, Türkiye'ye geldikten sonra neler oldu? Burada ilk olarak yerleşme süreci var. Önce geçici bir yerlerde kalıyorlar. Sonra başka bir yere yerleşiyorlar. Burada gördükleri muamele ve ayrımcılık meselesi var. Buraya adapte olmaları, burada bir hayat kurmaları lazım. Çocuklar burada da yine, "Babamın işi var, işi yok, iş buldu, bulamadı, yemek bulduk, bulamadık" gibi meseleleri düşünüyorlar ve kendileri nasıl muamele görüyorlar? Çocuklarda en başta dil engeli var. Çocuk Türkçe bilmiyor, karşısındaki de Arapça bilmiyor. Nasıl anlaşacak, nasıl adapte olacak? Çocukların adaptasyonuna baktığımız zaman aslında yetişkinlerden daha hızlı olabiliyor. Ergenlik çağı öncesi çocuk dili çok daha hızlı öğrenir. Mülteci ailelerde çocuk, anne babadan daha çabuk adapte olup daha çabuk bu kültürü öğrenerek anne babaya ebeveynlik yapmaya başlıyor. Bu bir müddet sonra anne çocuk ilişkisindeki dinamiklere de yansıyor çünkü çocuk, annem ve babam benden daha zavallı durumdalar hissine kapılabiliyor. Rollerin karışması durumu olabiliyor.

Gerek şahsi olarak gerekse kolektif olarak neler yapmamız gerekiyor?

Tek cevabı olan bir soru değil bu aslında. Çok farklı düzeylerde halledilmesi gerekir. Önce fiziksel ihtiyaçların karşılanması, insani şartlarda kalabilmeleri, barınakların olması, gelirlerinin olması ve gelirlerinin yeme, içme, sağlık gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi gerekir. Ondan sonra psikolojik adaptasyon geliyor. Öğretmenlerin eğitilmesi çok önemli. Okullarda Suriyeli çocuklara hizmet veren öğretmenlerle konuştuğumuz zaman bazıları gerçekten yardımcı olmak istiyor ama tam olarak nasıl yardımcı olacağını bilmiyor. Bazı öğretmenler de ayrımcılık konusunda yeterince bilgi sahibi değil ve gerçekten ayrımcı tutumları olabiliyor. Orada çocuk Suriyeli olduğu için ayrıldığını çok rahat hissedebiliyor. Öğretmenin yahut okulun bu ayrımcı tutumu Türk çocuklarının da ayrımcılığını doğrudan tetikleyebiliyor. Dolayısıyla dışlanma, arkadaş grubu içerisinde uyum problemi yaşama, kendine bir yer bulamama gibi sıkıntılar ortaya çıkıyor. Çocukları davranışlarıyla ilgili öğretmenlerin ve okul idaresinin bilgilendirilmesi gerekiyor çünkü bu çocuklar yaşadıkları sıkıntıları çok farklı şekillerde ifade edebilir, çok farklı şekillerde dışa vurabilir. Mesela saldırganlık... "Savaş ortamından geldi, çocuk çok saldırgan, bu çocuk zaten problemli" diye etiketlenebilir. Hâlbuki çocuğun saldırgan tavırları belki de kendisini tehdit altında hissettiği ve kendisini güvende hissetmediği içindir ve bir şekilde bunu anlamlandırmaya çalışıyordur. Çocuğun önce teskin edilmesi lazım, etiketlenmesi hiçbir şekilde çare değil. Biz bu çocukların psiko-sosyal adaptasyonunu desteklemezsek önümüzdeki 10 yıl içerisinde bu çocuklar çeteleşebilirler, sokakta yaşamaya başlar ve suça daha meyilli olabilirler. Bu problemler bize çok daha büyük bir şekilde dönecektir ama çocuklar henüz küçükken, ilkokuldayken, okul öncesindeyken ruh sağlığı ve toplum sağlığı politikalarıyla biz bu çocukları topluma kazandırabiliriz. Eğer bunu yapamazsak faturası bizim için de çok ağır olacak. Sadece bireysel bazda o çocuğun uyumu ve mutluluğu değil mesele.

Meselenin sosyolojik bir boyutu da var o zaman.

Kesinlikle. Buraya yapılan yatırım hiçbir şekilde boş bir yatırım değil. Devletin de tek başına yapabileceği bir şey değil, STK'ların da burada rolleri çok önemli. Bizim de komşu olarak, arkadaş olarak aynı mahallede, aynı ortamda yasadığımız insanlara karşı görevlerimiz var. Biz kaynaşırsak çocuklarımız da kaynaşacaktır. Bu sadece onların dilimizi ve Türk kültürünü öğrenmesiyle değil, bizim de onları öğrenmemizden geçiyor. Biz Türk çocuklarla ayrımcılığa dair çalışmalar yaptığımızda bunu da çok vurguluyoruz; sadece biz onlara bir şey öğretmiyoruz, biz de onlardan bir şey öğreniyoruz. İki taraflı bakmak çok daha sağlıklı olacaktır.

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Fatıma Tuba Yaylacı KİMDİR?
Lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji bölümünde, yüksek lisans ve doktora eğitimini ise Minnesota Üniversitesi Çocuk Psikolojisi programında tamamladı. Minnesota Üniversitesi bünyesinde iki yıl süren Tavistock Kliniği modeline dayalı Bebek ve Erken Çocukluk Ruh Sağlığı psikoterapi ve süpervizyon eğitimini aldı. Ayrıca, Washburn Çocuk Sağlığı Merkezi'nde stajyer psikoterapist olarak çocuk, ergen ve ailelerle çalıştı. Doktora tezinde "Dikkat bozukluğu ve hiperaktivite ile anksiyete semptomlarının komorbid gelişiminde ebeveyn duyarlılığının rolü ve genetik risk süreçleri ile etkileşimi" konusunu çalıştı. İlgilendiği araştırma konuları arasında; gelişimsel psikopatoloji, çocuk istismarı ve ihmali, travma-kaynaklı psikopatoloji, dissosiyatif bozukluklar, ebeveynlik, psikososyal değerlendirme ve müdahalelerde kültürel adaptasyon, davranış genetiği ve moleküler genetik açısından gelişimsel risk yer alıyor. Hâlen İstanbul Şehir Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü'nde yardımcı doçent olarak görev yapıyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN