Gördük, duyduk, biliyoruz…

Çocuğunu uyutan kadın, Kısıklı’ya çıkan yokuşu gece yarısından sonra geçti. Dev bir ekran kurdular, türküler söylendi. Tank kovalayan amcanın görüntüsü gülümsetti. Atatürk Kültür Merkezi’nin önündeki bayrağa asılıp sallanan Muhittin Dayı, seninki ne güzel bir vandallıktı öyle.

Meryem İlayda Atlas SAYI:37 / Temmuz 2017
Gördük, duyduk, biliyoruz…

Ertesi gün… Sabiha Gökçen Havalimanı'ndan tatil beldelerine gidecek uçaklar kalkmaya başlamıştı bile… Cumartesi günü ustam kızar mı acaba diye düşünen çırak erkenden açmıştı dükkânı. Hayat hep devam etti, o gün ve her gün. Şükür ki böyle oldu, hep böyle olsun… Bu devamlılık hem dirayeti gösterdi hem de feraseti. Google'da en çok aratılan cümlenin "Tank nasıl durdurulur" olduğu bir gecenin sabahı biz ne yapacağız şimdi diye düşünmeye başladık. Bunca ihanetle biz ne yapacağız? Köprüye oğlunu gönderen anne önce uzun uzun Kuran okudu. Baktı haber gelmiyor çocuğundan biraz endişe etti. Sonra gün ağardı, askerler teslim oldu, vatan kurtuldu ya, dedi ve uykuya daldı…

Evet, halk destan yazdı

Sonra nöbetler… Her gün Vatan Caddesi, her gün Kısıklı… Sokağa inen halktan korkanlar bu analizleri yapmak için üç gün bekleseydi, boşuna kaygılandıklarını görüp gülünç duruma düşmeyeceklerdi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan darbe gecesi halkı sokağa çağırmış ve bu çağrı güya kontrolsüz, marjinal, silah taşıyan kitlelerin infaz tehlikesini ortaya çıkarmıştı. Sokağa çıkanlar DAİŞ vari yapılar olduğu gibi marjinal fikirleri için kurban aramaya başlayacaklardı yakında. Ne büyük tehlike ile karşı karşıyaydık. Sokaklara çıkan insanların Vatan Caddesi'nde her gün bir çiçeği bile ezmeden toplanıp dağılmasına daha sonra başka bir kulp bulundu elbette! Kontrollü darbe… Reziller!

Çocuğunu uyutan kadın, Kısıklı'ya çıkan yokuşu gece yarısından sonra tırmandı. Dev bir ekran kurdular, türküler söylendi. Tank kovalayan amcanın görüntüsü gülümsetti. Atatürk Kültür Merkezi (AKM)'nin önündeki bayrağa asılıp sallanan Muhittin Dayı, seninki ne güzel bir vandallıktı öyle. Bir diğer amca meydanda dağıtılması için kutu kutu pişmaniye getirdi. Öyle ki dağıtılacaklara bile çok fazla gelince, "al bunu eve götür", dedi. Bir Twitter hesabından anlatıldı olay: "Ulaşım beleş, akşam meydanlarda yemek beleş, OHAL yerine yanlışlıkla komünizm geldi." Aradan zaman geçmişti, bir kadın, mahallesindeki hiç kıpırdamadan ve sokağın tam güneş alan yerinde duran polis barikatlarının biber kurutmak için harika bir imkân olduğunu keşfetti… İşte böyle hikâyelerle tam 26 gün geçti…

Ne olur gülme

Çocuğu köprüde şehit düşmüş bir anne… Bir senedir hiç ama hiç köprüden geçmiyor. Anneler gününde götürmüşler, oğlunun şehit olduğu yerde asfaltı öpüp koklamak istemiş. Köprüden değil geçmek, bir senedir uzaktan görmeye dahi dayanamıyor. Bir senedir sabırla bekliyor hainlerin ceza almasını. Hakkın yerini bulmasını… Vatan müdafaasında şehit düşen oğlunun yasını vicdanında dindirip, yine olsa yine gönderirim diyerek bekliyor. Katillerin yargılanmalarını bekliyor, adaletin vereceği kararı bekliyor. Bir isteği var bu annenin bizlerden: "FETÖ'cülerin aileleri mahkemelere gelmesin!" Haklı bir istek. Neden mi?

Şehit oğlunu aklından bir an olsun çıkarmayan bu anne normal hayatına devam eden, mahkemelerde gülüp konuşan, şımarık bir eda ile jilet gibi giyinip gelmiş darbecilere destek verenlere tahammül edemiyor. Hukuk insan eliyle yazılan bir şey diyor, aileleri mahkemeye gelmesin. Görmedim, duymadım, bilmiyorum dendiğinde ne olur kıkır kıkır gülmesinler…

Direnişçi kadınlar

Yakın zamanda bir kısa film yarışmasının jürisindeydim, açık söyleyeyim tam bir hayal kırıklığıydı. Teşvik tamam, ödül hiç fena değil, jüri emektar ama filmler kısa film olmaktan uzak. Neden? Başlı başına bir yarışmayı çok aşan bir konu bu neden… Verilen ödül ile iki kısa film çekilebilir. Ama kısa filmciler 15 Temmuz temasını tercih etmiyor. Çekenler filmcilikten hiç ama hiç anlamıyor. Bir kısır döngü… 15 Temmuz'un kitabını yazalım, öyküsünü anlatalım, filmini çekelimler hep lafta kalıyor.

Silahtan çıkan kurşunu bulmak kolay, kurşunun hangi silahtan çıktığını da… lakın bazı bilgileri kimin sızdırdığını, bazı sosyal medya hesaplarının nasıl bu kadar pervasızca tehdit savurduğunu, yeri gelince gizli saklı her şeyi nasıl ortaya döktüğünü de bulmak gerek. Zira bunlar da bazen kurşunlar gibi canımızı yakabiliyor.

Gerçek bir şehâdet hikâyesi çekilmiş mesela. Adam eve gelir, ailecek yemek yenir. Sonra televizyondan darbe kalkışması görülür, adam dışarı çıkar, şehit veya gazi… Peki, ya kadın? Yatak odasında çocuklarına sarılmış tir tir titremektedir. Kimisi kocasına gitme der… Yani "evdeki kadın" konseptinin hakkını verir fazlasıyla. Sahi böyle bir şey mi hâlâ kafanızdaki kadın imajı, korkunun ve korkmanın nesnesi mi? Öyleyse değiştirin o kafanızı…

Gerçekte yasak olan sanalda da yasaklansın

Böyle bir akım var dünyada. Birleşmiş Milletler de destekliyor bu akımı. Genellikle insan haklarına karşı işlenen siber suçlar için kullanılıyor. Böylelikle tehdit ve şantajdan tutun da yasal olmayan para transferine, bilgi sızdırmaya kadar her şeyin gerçek hayattaki gibi takibi ve cezalandırılması bekleniyor. Sanal para birimi diye bir para birimi var. FETÖ'nün para ticaretinin yüzde75'ini bu yolla yaptığı biliniyor. Bu sayede Akın İpek ve çocukları Londra'da krallar gibi bir hayat sürebiliyor. Dijital alan sürekli hukuki boşluğa imkân veren bir ortam oluşturuyor. Silahtan çıkan kurşunu bulmak kolay, kurşunun hangi silahtan çıktığını da… Lakin bazı bilgileri kimin sızdırdığını, bazı hesapların nasıl bu kadar pervasızca tehdit savurduğunu, yeri gelince gizli saklı her şeyi nasıl ortaya döktüğünü de bulmak gerek. Zira bunlar da bazen kurşunlar gibi canımızı yakabiliyor.

O modernlik dışı kadın konuştu

Şerife Boz… Bir sene sonra tekrar anmaya değer bir hikâyesi var. Birçok insanın araba kullanmaya çekindiği İstanbul'da kamyon kullanabiliyor. Kocası gitme, yapma diyor, kendi kararını veriyor. Üstelik bir de organizasyon… Yanına komşusunu alıyor, gençleri topluyor, çıkıyor Taksim'e… Komşusunun başı açık, Şerife Boz çarşaflı, hani o kadar çok altı çizildi ki bu detayın, insan değinmeyince bir şeyler eksik kalacakmış gibi hissediyor. BBC radikal İslamcı gibi imalarda bulunarak yayınladığı bir röportaj yaptı Şerife Boz'la. Neredeyse darbeden bir ay sonra. Kadın dernekleri görmedi, feministler hiç bahsetmedi. Boz'un hikâyesinde öznellik desen var, karar alma, organizasyon… Sahi feminizm neydi, feminizm emekti. "If this is not feminism, then, what is feminism?" Şaka şaka, Şerife Boz, Şerife Bacı olarak kalacak, hiç umrunda değil böyle şeyler. Hem ne o öyle, paye verir gibi...

Ergenekon ve Balyoz

Bir zamanlar herkes şahane işler döndüğünü düşünmekteydi. Bavulla taşınan belgeler, daha mahkemelerde açıklanmadan gazetecilerin kulağına üflenen gerekçeler… Siyaset, askeriye, basın ve ekonomi ayağı ile belki uzun yıllar etraflıca yüzleşmeyi gerektiren bir durum. İngiliz bir avukat arkadaşım 15 Temmuz'dan sonra şöyle söyledi: "Ordudaki Kemalistlere ne kadar çok güveniyormuşsunuz. Bir insanı sadece namaz kılıyor diye görevinden eden bu Kemalistler değil miydi? Sıradan subayları takiyye yapmazlarsa dindar olarak orduda kalmalarının imkânsız olduğunu söyleyen zihniyete mahkûm eden onlar değil miydi?" Haklı.

Bu şüpheyi artık giderelim. Ne haksızlık ne aptallık edelim. İmam Hatip'te okurken ordu lojmanlarında oturan bir arkadaşımız vardı. İmam Hatip'e yazıldığını orduya bildirmemişlerdi. Kadıköy'e doğru serviste üç kişi kalırdık. O servisten inerken başını açar, biz iki kişi koltuklara yatıp saklanırdık. Bir akşam saat altıda neredeyse zifiri karanlığın çöktüğü bir kış günü, mecburi istikameti Kadıköy olan servise; "Beni de aşağı bırakıver" diyen bir subay bindi.

Dize kadar olan siyah paltosunu, ellerinde giymeden tuttuğu deri eldivenlerini bugün gibi hatırlıyorum. Arabaya binince saklandığımız yerden çıktık korkuyla. Kendimizi suçlu gibi hissediyorduk ve endişeliydik. Arkadaşımızın sırrı ifşa mı olmuştu yoksa? Şimdi komik bir anı olarak hatırlıyorum o günü. Ama hatırlıyorum, bütün detayları ile… Acaba rütbesini bilmediğim o asker amca da hatırlıyor mudur?