FETÖ’nün kadınları: Sıradışı bir ‘abla’ hikâyesi

Bu sözde cemaatin ‘imam’ları ve ‘abi’leriyle yaptıkları tahribat daha çok siyaset, ekonomi gibi nispeten göz önünde olan alanlarda yapıldı. Fakat ‘abla’ların yaptığı tahribat daha derinlerde, ailede, kılcallara uzanan alanlarda gerçekleşti.

Fatmanur Altun SAYI:28 / Ekim 2016
FETÖ’nün kadınları: Sıradışı bir ‘abla’ hikâyesi

Onları 30 Mart 2014 yerel seçimlerinden önce kapı kapı dolaşıp CHP'ye oy isterken gördük. 7 Haziran 2015 genel seçimlerinden önce de HDP'ye… Oysa onlar siyaset yapmayı son derece kerih görmüş bir 'hoca'ya tabi olduklarını söylüyorlardı eskiden beri. O hoca "Cebrail gelip parti kursa, onu desteklemeyeceğim" diyecek kadar bu konuda kesin ve kararlı bir dil kullanıyordu. Onun müntesibi olarak, onlar da siyasetten sürekli Allah'a sığınıyorlardı. Dillerinden düşürmedikleri 'takva üzere yaşama' teması, en çok siyasetten ve eylemlilikten men ediyordu onları.

İlk karşılaşma ve kitaplarla basılma

İlk defa lise son sınıf öğrencisi olarak, bundan yaklaşık 20 yıl önce tanıştım onlarla. Bursluluk sınavlarını kazanıp dershanelerine gitmeye başladığımda… İlk karşılaşma yoğun ve sarsıcı bir kamp deneyimiydi. Birkaç hafta sürmesi planlanan kamp günleri kısa sürede hayatımın ilk travmasını bana armağan etti. Sebep okuduğum kitaplardı. Bahsi geçen bir travma olduğu için başımı derde sokan kitapları bugün bile çok net şekilde hatırlıyorum: Metin Önal Mengüşoğlu'dan Ağabeyime Mektuplar, Mevdudi'nin Kur'an'a Göre Dört Terim'i. Hepsi bu…

Odama gelen 'abla', evet unvanları buydu, dolap aramasında bu kitapları bulduğunda epey sarsıcı bir sorgu safahatı başladı. Israrla sorulan ve bir türlü tatminkâr açıklama veremediğim için beni sıkıntılara duçar eden soru; 'Bunları neden okuyorsun'du. Bilgimi, görgümü arttırmak, düşüncemi geliştirmek gibi bir şeyler gevelemiştim ama 'abla' tatmin olmamıştı. En sonunda "Neden Hocaefendi'nin kitapları yerine bunları okuyorsun?" diyerek çıkışmış ve 'sakıncalı' kitaplarıma el koymuştu. Daha önce, okuduğum lisede N. H. Kleinbaum'un Ölü Ozanlar Derneği kitabını 'yakalattığım' için disipline gittiğim ve neyse ki ceza almadan yırtmış olduğum için bu olayı da çabuk atlatacağımı düşünüyordum. Ta ki ertesi gün, dershane müdürünün odasına çağırılana dek…

O ana dek kampta geçirdiğim günler, bildiğim dini pratikleri epey zorlayıcı ibadet seansları, metafizik aktarımın çok yüksek tutulduğu sohbet ortamları, kimi öğrencilerin tecrübe ettiğini söyledikleri ve adına 'yakaza' denen uyku uyanıklık arası garip bir deneyimin 'abla'lar tarafından sürekli zihnimize enjekte edilmeye çalışılmasıyla şekillendi. Beş altı katlı koca dershane sadece ablalardan ve kadın hocalardan oluşan, erkek sineğin bile olmadığı bir yer gibiydi. Böyle olmadığını dershanenin birinci katındaki müdür odasına çağırıldığımda birinci elden müşahede edecektim.

Odaya girdiğimdeki ruh halimi hiç unutmam. O ana dek ablaların ve kadın hocaların muhatap olduğu öğrenci, kriminal bir hadiseye dönüştüğü andan itibaren bir erkeğe havale ediliyordu. Hem de tam tabirle 'çam yarması' gibi bir erkeğe. Odaya girip müdürü karşımda gördüğümde kendimi ne kadar küçük hissettiğimi hiç unutamam. Bir de müdürün beni oturtup kendisinin ayağa kalkarak konuşması zihnimdeki algısını epey şiddetlendirmiş olacak ki bir devle karşılaşma hissi olarak yer etti bu karşılaşma hatıramda.

Müdürle aramızda geçenler aslında bir diyalog değildi. İlk sorusu benim hangi amaçla orada bulunduğum sorusuydu. Yutkunduğumu ve güç bela bir şeyler söylediğimi hatırlıyorum. Sonrasında sesini yükselterek söylediği "Ajan mısın sen?" cümlesinden sonrası benim hıçkırıklarımdan ibaretti. Dershaneden de, yurttan da apar topar ayrılma ve aylarca süren içe kapanma hali ise yaşanan olayın sonuçları olarak kişisel tarihimde kayıtlandı.

'Abla'ların kör itaati

Ablalarla henüz çocuk sayılabilecek yaştaki bu ilk karşılaşmamın acı tadı damağımdan hiç gitmedi. Bir kız çocuğunu, iki kitap okuduğu için jurnallemek, sonra da sorgulamak üzere bir erkeğe havale etmek ahlaken hep sorunlu geldi bana ama o günün şartlarında idrak edebildiğim bundan fazlası değildi.

Ortada büyük bir sorun olduğunu fark etmem üniversite yıllarında yeniden onlarla karşılaşmamdan sonra oldu. Kendi cemaatlerinin müntesipleri dışındakileri takva eksikliği ile itham eden, ağızlarına peçe takıp, ellerine eldiven giyen 'abla'lar, 1998 yılında başlayan başörtüsü yasaklarının kaderinde garip bir rol oynayacaklardı. Ortalığın ayağa kalktığı, başörtüsü eylemlerinin zirve yaptığı dönemde, 'abla'lar birden bire cemaatlerinin bütün kızlarını başlarını açmaları için teşvik etmeye başlayacaktı. Olur şey değildi bu! Hepimiz başlarımızı açardık belki ama o takva timsalleri bunu yapmazlardı, yapmamalıydılar. Ama yaptılar. Hem de bir emirle: "Başörtüsü furuattır!" Yani asıl değil, ayrıntıdır.

Onların başörtülerini açmaları başörtüsü eylemlerini sakat bıraktı. Direnen kitle büyük oranda direncini kaybetti. 'Hoca'lardan biri söylemiş, binlerce kadın da onun dediğini yapmıştı. Hem de öyle sıradan kadınlar değil. Yıllarca herkesin takva timsali bildiği kadınlar bunu yapıyordu. Demek ki direnmek anlamsızdı. O zaman direnenler de, yasakçıların söylediği gibi büyük ihtimalle teröristti. O halde cezalandırılsınlardı.

'Abla'ların yükselişi

Talimat alan ve hocalarının rızası için başlarını açan 'abla'lar ve cemaat kadınları okullarını güzel güzel bitirip, kendileri için rezerve edilmiş yerlere sorunsuz biçimde gelirken, Allah rızasını öncelediklerinden başını açmayan kadınlar için üniversite kapıları da, diğer kapılar da birer duvar haline dönüşüyordu. 'Abla'lar hocalarının yorumuna uymanın gönül rahatlığı ile siyasetten de siyasetçilerden de Allah'a sığınıyorlar fakat 2002 yılından sonra değişen siyasal atmosferin nimetlerinden faydalanmayı ihmal etmiyorlardı.

Onlara biçilen rol belli ki yapılanmalarının etkinliğini tabana yaymak noktasındaydı. Zira 'abla'lar mahalle mahalle, sokaksokak:"insanları birleştirici özelliği vardır. ", sokak, hatta apartman apartman örgütleniyorlar ve hiçbir dini cemaate alan bırakmamak üzere her yeri adeta kapatıyorlardı. Her apartmanda onların örgütlediği bir sohbet halkası mutlaka vardı. Kadın olmanın avantajını kullanarak her eve rahatça girip çıkabiliyorlardı. Evin hanımını elde etmek aynı zamanda evin ekonomik kaynaklarına, ibadet pratiklerine, çocukların yetiştirilme biçimine sirayet etmek anlamına geliyordu. Bu yolla, bağış, gazete, dergi aboneliği, kurban vekâleti gibi adlar altında evin ekonomik kaynakları bu yapılanma için kolayca seferber edilebiliyordu. Yine bu yolla çocukların okuyacakları okullara, gidecekleri dershanelere müdahale etmek mümkün hale geliyordu. Terörist bir örgüt olduğu sonradan anlaşılacak olan bu yapılanmanın insan devşirme sistemi ve ekonomik güç elde etme amacı için hayati önem arz eden başlıklardı bunlar.

Tiyatro sona eriyor

Bütün bu tiyatro 2013 yılının sonlarına kadar devam etti. Türkiye'de sözde cemaat denen bu terörist yapılanmayla neredeyse herkesin bir şekilde yolunun kesişmiş olmasının temel nedeni bu 'abla'lardı. Takvadan başka hiçbir dertlerinin olmadığına delil olarak kullandıkları siyasetten uzak durma miti de işte tam bu günlerde çökmeye başlayacaktı.

17-25 Aralık sürecinde yaşananlardan sonra artık 'abla'ların da aldıkları talimatların değişmeye başladığı görüldü. Sohbetlerde hükümet ve özellikle Tayyip Erdoğan aleyhine açıklamalar yapmaktan geri durmayan, 'tweetleri ikiye katlamak' için canhıraş mücadele eden bir 'abla' prototipi giderek hâkim görüntü haline gelmeye başladı. Derken 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde birer partizan gibi kapılarımızı aşındırırken görmeye başladık onları. Dini bütün, muhafazakâr insanların karşısına geçip, yıllarca dini pratiklerine yasaklar getirmiş olan CHP'ye oy vermelerini istiyorlardı onlardan. İnsanlar gördükleri karşısında şaşkına dönüyorlar, kapılardan kovulan 'abla'lar hadisesi giderek yaygınlık kazanıyordu.

'Abla'ların yaldızı Bank Asya'yı ve Zaman gazetesini kurtarmak için kelle koltukta eylemlere giriştiklerinde iyiden iyiye dökülmeye başladı. Allah'ın emri olan başörtüsü için kıllarını kıpırdatmadıkları gibi, direnenleri de mağdur eden 'abla'lar, hocalarının emri gereği bir bankayı ve gazeteyi kurtarmak üzere polisle karşı karşıya geliyorlardı. Otoriteye itaat etmeye pek meraklı sözde hocalarının, bu otoriteyle kendilerini neden karşı karşıya getirdiğini ise hiç sorgulamıyorlardı. 'Abla'ların itibarının yerlere düşmesi, 7 Haziran 2015 genel seçimlerinden önce bu kez talimat gereği HDP'ye oy istemek için sohbet halkalarını istismar etmeye, kapı kapı dolaşmaya ve çılgınca tweetler atmaya başladıklarında iyice belirgin hale gelmeye başladı. 15 Temmuz'da yaşanan hain darbe girişiminden önce, darbe sonrasının ortamında manevi bir büyük olarak anılmak için kehanet yarışına giren 'imam'ları gibi, cemaatin 'abla'ları da çeşitli kehanetlerle vatandaşı sözde uyarma yarışına girdiler. Felaket tellallığından ziyade metafizik bir rol çalma kavgasıydı bu. 'Abla'lar arasında hatırı sayılır bir yeri olan yayıncı Emine Eroğlu'nun, "Toplum koordinatları helak edilen bütün kavimlerle kesişen lanetli bir sinyal yayıyor" tweeti bu zihniyetin hastalıklı bünyesini ele veren veciz bir örnek olarak kayıtlara geçti.

'Abla'ların tahribatı ve geleceğimiz

Bu sözde cemaatin 'imam'ları ve 'abi'leriyle yaptıkları tahribat daha çok siyaset, ekonomi gibi nispeten göz önünde olan alanlarda olması hasebiyle çokça konuşuldu, kayıt altına alındı ve alınmaya da devam ediyor. 'Abla'ların yaptığı tahribat daha derinlerde, ailede, kılcallara uzanan alanlarda gerçekleşti. Bu tahribatın daha az göz önünde olan alanlarda olması, tahribatın büyüklüğünü görmemizi engellememeli. Bu tahribatı görmeli, konuşmalı, kayıt altına almalıyız ki geleceğimizi daha güvenle inşa edebilelim.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN