Ortadoğu’da diktatörlerin sonu ne olacak?

Şimdilerde iktidarının ilelebet devam edeceğini sanan diktatörler kurdukları istibdat rejimi, yaptıkları zülümler, acımasızlıklar, ve yarattıkları güç ve kontrol mekanizmaları ile kendilerini Süpermen sanadursunlar aslında tüm kırılganlığı, kaygıları, absürdlüğü ve kontrol saplantısıyla birer Clark Kent’ler. Pelerinleri olan korku ve tehdit çoğu zaman onları hayatları sona ermeden önce terk eder. Kendilerine adeta tapan kalabalıkları kendilerini taşlarken buluverirler.

Kılıç Buğra Kanat SAYI:05 / Eylül 2014
Ortadoğu’da diktatörlerin sonu ne olacak?
Zizek, otoriter rejimlerin sonunun nasıl geldiğini anlattığı bir yazısında çizgi filmlerde çokça şahit olduğumuz bir sahneye vurgu yapar. Genelde Tom ve Jerry'de gördüğümüz bu sahnede kedi terasta fareyi kovalarken bir anda terası geçip boşlukta koşmaya devam eder. Bu durum Jerry'nin ıslık çalıp Tom'a aslında boşluğun üstünde olduğunu hatırlatmasına kadar devam eder. Bu ıslıktan sonra çaresiz bir surat ifadesiyle Tom hızla düşerek yere çakılır. Zizek yazısında otoriter rejimleri en fazla korkutan şeyin işte bu 'farkındalık' duygusu olduğunu iddia eder.

Bu 'korkutucu' farkındalık otoriter rejimler ve diktatörlerin gerçeklerle yüzleşmesi ve toplumun kendisi hakkındaki gerçek hisleri anlamasıyla başlar. Aslında diktatörün yaşamı bir aldatmaca, yalan ve baskı sarmalında devam eder. Kendi çabaları ve propagandistlerinin çalışmaları sonucu kendisine ulvi bir kaynaktan otorite ve meşruiyet verildiği izlenimi yaratan diktatör, inşa ettiği baskıcı rejimin tam ortasına yerleştirdiği kendi mitinin gölgesinde, gerçeklerin uzağında ve bir piyesi andıran aldatmacanın başrolünde bir yaşam sürdürür. İktidardayken yaptıkları, iktidarı kaybetmesinden sonra başına gelecekler hakkında az çok fikir verdiği için iktidar gücü kadar iktidarı kaybetme korkusu da hücrelerine yerleşmeye başlar. Kimseye itiraf edemediği, en yakınlarından bile sakladığı o korkuyla mücadeleye, yıllar geçip edindiği düşmanların sayısı arttıkça iyice yenik düşmeye başlar. Tıpkı Maleficent'deki Kral Stefan gibi kendini muhafaza için kurduğu kalenin aslında bir hapishaneye, muhafızlarının gardiyanlara, kaygılarının prangaya dönüştüğünün farkına varamaz. Güvensizlik, şüphe, endişe onu paranoyaya sürüklerken bir yandan da yansıtmaya çalıştığı her şeyi duyan ve bilen ve her şeye gücü yeten titan imajının esiri olarak narsisizm batağına batıverir. Zulüm ile abad olacağını sanan diktatör aldığı ahlara sağır, yaptığı zulme kör, döktüğü gözyaşlarına kayıtsız iktidarı boyunca üç maymunu oynamaya devam eder. Halktan gittikçe koparken çevresindekilerin ona gösterdiği gerçeklikle yetinmek zorunda kalır. Halk içten içe onun zulmüne lanet ederken o halkın kendisine karşı en yüksek duygular içinde olduğu zannına kapılır.

Ortadoğu'da birçok toplumu pençesi altına alan otoriter rejimlerin kurucusu ve kollayıcısı diktatörler Arap Baharı'nın başladığı günlerden bu yana korku ve kaygı içinde günlerini geçirmeye başladı. Kimisi ülkelerinden kaçtı, kimi hapiste, kimisi de öldürüldü. Kalanlar ise günlerini gecelerini bu korku sarmalında sürdürmeye devam ediyorlar. Ancak iktidarlarını sürdürmek için verdikleri mücadelelerinin her günü toplumlarına bıraktıkları faturayı daha da kabartıyor. Bugün Ortadoğu'da başta Suriye'de olmak üzere demokratik ve açık bir toplum arzusu içinde yaşayan halklar bu tip rejimlerle mücadelenin farklı örneklerini sergiliyorlar. Tüm dünyanın şahit olduğu Ortadoğu'da halkların verdiği mücadele ve yaptığı fedakarlıkların yanında herkesin yapabilecekleri arasında en öne çıkan belki de diktatöre içinde bulunduğu paradoksu ve acınası durumu fark ettirmek. Bunun için öncelikle toplumun, yaşattıkları tüm zulme ve sebep oldukları tüm acılara rağmen diktatörlerin kararları, eylemleri, korkuları ve zaaflarıyla aynı zamanda acınası ve gülünesi karakterler olduğunu unutmaması gerekiyor. Yaratılan korku çemberi altında ezilen, sesini soluğunu duyan bir 'büyük birader' olduğu zannına kapılan, diktatörün hiç ölmeyeceği sanrısına inanan halkın o rejimin zulmüyle mücadelesi de imkânsız bir hale gelir. Onun için yer yer bu diktatörlere tıpkı Jerry'nin Tom'a yaptığı gibi nerede olduğunu hatırlatmak gerekiyor.

Halkların sevgisi sopa ile kazanılmaz

Aslında diktatörlerin içinde bulunduğu durum Ömer Seyfettin'in Yüksek Ökçeler'indekine çok benzer. Korkunun hâkim olduğu, araçsallaştığı hatta toplumun büyük bir bölümünde içselleştiği bu gibi durumlarda itaati sağlayan otoritenin meşruiyeti veya toplumun rızası değil diktatörün sopasıdır. Halk sopadan sakınmak için kendince taktik ve teknikler geliştirir. İnanılması neredeyse imkânsız olan şeylere de inanmış gibi görünmeye çalışır. Lisa Wedeen'in Ambiguties of Domination kitabında ifade ettiği gibi bu –miş gibi görünmek diktatöre de gücü, etkisi, saygınlığı ve kendisine duyulan hayranlık ve sevgi hakkında yanlış bir mesaj verir. Dolayısyla Richard Dreyfuss'un The Moon Over Parador filminde saray hizmetkarlarının sahte olduklarını bildikleri bir diktatöre gösterdikleri sahte itaat tüm diktatörlük sarayında her gün gösterilenden farklı değildir.
Diktatörün kendi eliyle yarattığı sanrıya inanıp kendini tanrı yerine koymaya başladığı an aslında onun için sonun başlangıcıdır. Onun yeniden gerçekle tanışması da gücünü kaybetmeye başlamasıyla kendini gösterir. Tıpkı Sacha Cohen'in oldukça oryantalist filminde diktatörün gücünü kaybettikten sonra farkına vardığı ilk durumun kendisine karşı duyulan nefret ve halkının sahte itaati olduğu gibi.

Bu sahte itaat aslında oldukça trajikomik bir yanını da ortaya çıkarır bu rejimlerin. Diktatörler ile ilgili yapılan ve gaddarlıkları ile zalimliklerini konu alan filmler kadar piyasada diktatörlerle ilgili komedi filmlerinin olmasının sebebi işte bu sahte itaatin sağladığı mizahtır. Marx Kardeşler'in Duck Soup ve Charlie Chaplin'in Great Dictator filminden bu yana diktatörün bu yabancılaşmış ve hayalperest halini konu alan filmler vizyondan hiç eksik olmadı. Hitler'den Stalin'e, Mao'dan Kim Yong İl'e her diktatör bu tür siyasi hicivlerden nasibine düşeni aldı ve almaya devam ediyor.
Yaratılan her kurgusal diktatör de zaten bu diktatörlerin akıl almaz icraatlarından ilham alınıp ortaya çıkarılmıştı. İnsanları gördüğü rüya yüzünden işkenceye tabi tutan Suriye rejimi de, yönetmek istediği film için Güney Kore'den aktris kaçıran Kim Yong İl de, haftanın günlerinin adını ailesindeki şahısların isimleriyle değiştiren Türkmenistan devlet başkanı da, Ramazan'da Müslüman Uygurların oruç tutmaması için okul ve işyeri önünde onlara zorla su içiren Çin yönetimi de aynı şekilde kurgu yazarlarına yeterince malzeme sağlıyor aslında. İnsanın hayal gücünü zorlayan bu baskı ve kontrol şekilleri aslında diktatörün içinde bulunduğu psikolojik durumu sergilemesi açısından oldukça açıklayıcı.
Bu sahte itaat aynı zamanda diktatörün yönetimi altındaki halkların da var olabilme savaşında farklı stratejiler geliştirmesine yol açar. Toplum –miş gibi yaparken, zamanla esnek ve kıvrak bir siyasi davranış biçimi ve dili kazanır. Dai Sijie'nin Balzac and Little Chinese Seamstress romanında keman çalarken yakalanan gençlerin Mozart'ın Mao'ya yaptığı besteyi çaldıkları yalanını uydurması ile Benigni'nin Hayat Güzeldir filminde çocuğunu Nazilerin uygulamalarından ve korkusundan uzak tutmak için sergilediği komik karakter de bu stratejik esnekliğin örneklerindendir. İnsanlar, rejimlerin önlerine koyduğu gerçeklere inanıyormuş gibi yaparken aslında kulaktan kulağa yapılanların ne kadar komik olduğunu konuşurlar.

Çavuşesku, Saddam ve Diğerleri

Bu durumu bütün dünya önce 1990'ların başında Soğuk Savaş'ın bitmeye başlaması ve Orta ve Doğu Avrupa'da ortaya çıkan demokratikleşme dalgası ile gördü. Özellikle Romanya'yı senelerce demir yumruk ile yönetmiş Çavuşesku'nun sonu dünyadaki bütün otoriter rejimlere korku dolu anlar yaşatmıştı. Çavuşesku'nun kendi rejimini destek için organize ettiği mitingin bir anda rejim karşıtı gösteriye dönüşmesi, kendisi lehine sloganlar atması için zorla getirilen işçi, memur ve öğrencilerin aniden kendisini yuhalamaya başlaması ve bu sırada Çavuşesku'nun yüzünde beliren şaşkın ifade tüm otoriter liderlerin kâbuslar görmesine yol açmıştı. Dahası, rejimi korumakla görevli ve senelerdir rejimin en semirtilen, en çok kayırılan kurumu olan askeriye aniden saf değiştirmiş ve Çavuşesku'yu tutuklayıp karısıyla birlikte izbe bir binada idam etmişti. Ordu bununla da kalmayarak infazı televizyon ekranlarından milyonlarca Romanyalıya seyrettirmişti. Bir diktatör için bundan daha korkunç ne olabilirdi?
Dünyadaki diktatörler için bu durum bir Çavuşesku sendromu yaşanmasına sebep oldu. Saddam Hüseyin o günlerde Çavuşesku'nun son günleri ile ilgili videoları toplattırıp yüzlerce kez izlemiş, istihbarat birimleriyle Cumhuriyet muhafızlarına bu tip bir halk ayaklanmasının önünün nasıl alınabileceği konusunda senaryolar çalıştırmaya başlamıştı. O günlerde bir Amerikan televizyonuna verdiği röportajda, kendisine hiç sorulmamasına rağmen ardı ardına Irak'ın Romanya'dan ne kadar farklı olduğunu anlatmaya çalışıyor, Irak'taki rejimin sonunun kesinlikle Çavuşesku'nun sonuyla aynı olmayacağının tekrar tekrar altını çiziyordu. Irak'ın yanı başındaki Esad rejimi de o günlerde aynı korkuları yaşamaya başlamıştı. Şam'daki cami duvarlarına 'Suriye'nin Çavuşeskusu'nun sonu geldi' sloganlarının yazılması Şam'daki güvenlik tedbirlerinin daha da artırılmasına yol açmıştı. 1982'de Hama'da giriştiği katliamın hayaletiyle savaşmaya çalışan Esad rejimi için ortaya çıkan demokratikleşme dalgası yeni bir tehdit anlamına geliyordu.

Çavuşesku sendromuna rağmen dünyanın farklı bölgelerindeki bazı diktatörler bu tehlikeyi rejimlerinden olmadan atlatmayı başardılar. Ancak bu yaşananlardan ders çıkarmak bu diktatörlerin hiçbirisinin aklına gelmedi. Kendilerini iktidarda tutanın reform çabası değil demir yumruk olduğunu düşündüler.

Bu ders almayanlar arasında olan Sırbistan devlet başkanı Slobodan Miloseviç de yarattığı yeni Sırp milliyetçiliği ile halkını arkasına aldığını düşünmüş ve Bosna'yı kan gölüne çevirerek kendi rejiminin geleceğini güvence altına alabileceğini sanmıştı. Miloseviç'in sonu da farklı olmadı. Çok güvendiği ordusu saf değiştirip onu korumaktan vazgeçince zaten hakkı olmayan seçim zaferi de elinden alınıverdi. Dahası, kendi ülkesi yargılanması için onu uluslararası bir mahkemeye verecek kadar ondan yüz çevirdi.Kısacası her şey bir korku eşiğinin aşılmasına bağlıydı. Sonrası çorap söküğü gibi geliyordu. Mizah ve hiciv Sırp halkının bu eşiği aşmasını sağlamış, koca bir lider algısı yerini komik, çaresiz, beceriksiz bir zalime bırakmıştı.

Arap Baharı'ndan çıkarılmayan dersler

Arap Baharı dünyadaki otoriter rejimlere yeni bir kâbus yaşatmaya başladığında diktatörlerin acınası ve kırılgan halleri yeniden ortaya dökülmeye başladı. Tunus'un lideri Bin Ali'nin servetiyle birlikte ülkeden kaçış öyküsü günlerce mizahi bir şekilde anlatılmıştı. Daha düne kadar Bin Ali'nin adını anmaktan korkan Tunus toplumu Suudi Arabistan'a sığınan eski liderlerinin başını bir eşek bedenine kolajlanmış bir şekilde devlet televizyonunda izliyordu. Yasemin Devrimi sonrasında meydana gelen Mısır ve Libya devrimleri bir yandan Ortadoğu'daki otoriter rejimlere ikinci bir Çavuşesku sendromu yaşatırken, dünyanın Ortadoğu'ya en uzak bölgelerinde dahi otoriter rejimlerin uykularını kaçırmaya yetmişti.
Bu bölgelerden biri de Çin Halk Cumhuriyeti idi. Çin yönetimi Arap Baharı'nın artçı şoklarının Çin'e etki etmemesi için önce interneti susturmayı deniyor ve Arap devrimleriyle ilgili haberlere sansür koyma yoluna gidiyordu. İnternet arama motorlarında Mübarek, Libya ve Mısır'ı arayan Çinli internet kullanıcıları karşılarında sansürlenmiş bir içerik buluyorlardı. Dahası microbloglar ve forumlarda konunun tartışılmasını önlemek için siber güvenlik birimleri bazı caydırıcı önlemler ve cezalar uygulamaya başlamıştı. Ancak paranoya bir kez musallat oldu mu korkudan kurtulmaya hiçbir çare yetmez olmuştu. Paranoya paniğe, panik de absürditeye ortam hazırlıyordu. Yasemin Devrimi olarak bilinen Arap Baharı'nın Çin'de hiçbir şekilde hissedilmemesi için yasemin üretiminin de önü alınmaya çalışılmış ve üreticilere Fukushima'nın etkilerinden dolayı yaseminlerin toplanmasına karar verildiği söylenmişti. Çin rejimi için bu da yetmiyor, aynı zamanda alternatif tarihsel anlatı sunan dramalarla alternatif bir gelecek sunan bilim kurgu filmleri de yasaklanıyordu. Hem geçmiş hem de gelecek devlet tarafından belirleneceği için 'kendini bilmez' bir güruhun bu konularda kafa yormasına izin verilemeyeceği demek oluyordu bu durum. Aynı bölgedeki bir başka otoriter rejim olan Kuzey Kore'de ise uygulanan sansürün yanında Ortadoğu ülkeleri ile uçak seferleri iptal edilirken, Ortadoğu'da bulunan Kuzey Kore vatandaşlarının ülkelerine geri dönmesine izin verilmiyordu. Bu durum aslında bölgedeki nükleer silaha sahip iki gücün iç politik gelişmelere geldiğinde içinde bulunduğu aczi de gözler önüne sermesi açısından önemliydi.

Gabriel Garcia Marquez'in Başkan Babamızın Sonbaharı romanında perdelerini ineklerin yediği, kedi köpek pisliğinden geçilmeyen sarayının salonunda yarı çürümüş cesedinin yanına kimsenin yaklaşamadığı, 200 yıla yakın yaşamış diktatörün sonu aslında her diktatörün her gece gördüğü kâbusların içinde yer alıyor. Korktukça korkutan, korkuttukça kontrolü eline aldığını sanan diktatörün içine düştüğü yanılgı her bir diktatör yıkılışında tekrar ortaya çıkıyor. Zulmünü telin ederken diktatörlerin bu zayıf hallerini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Kendini gücünün zirvesinde hissederken aslında düştüğü durumun acıklılığı ona karşı koymada mazlumların en önemli silahı olabilir. Neticede diktatörler kendilerini Süpermen sanadursun, onların Clark Kent olduğunu unutmamak gerekiyor.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN