Prof. Dr. Ömer Türker: İnsanları terapiye muhtaç eden, anlam ve değer yitimidir

Muhammed Bâkır Köse 22 Ekim 2026, Perşembe
İnsan özü gereği metafizik bir varlık. Metafizik, insana dışarıdan enjekte edilen bir şey değil. Her birimiz bir toplumda bir maneviyat idrakiyle doğup büyüyoruz; en inançsızımız da böyle. İnsan ruhu ancak varoluşun bütünü hakkındaki idrakleriyle yahut hayalleriyle tatmin oluyor; o idrake, o hayale derinlemesine ulaşmayı mümkün kılacak bir hayat tarzıyla hoşnut olabiliyor.

Maneviyat kaybı bütün çağların ortak problemidir

İnsanları terapiye muhtaç eden, anlam ve değer yitimi

Manevi olmayan bir yalnızlık içindeyiz

Sorun kendimizle kalamamak değil, sadece kendimizle kalmak

İnsan, özü gereği metafizik bir varlık

Sürekli tüketmeye çağrıldığımız bir dünyada, kendimizi gerçekleştirme arayışımızın ne kadarı kendi tercihlerimizden doğuyor? Her sıkıntıyı psikolojik bir sorun olarak adlandırdığımızda, bu adlandırma meseleyi kavramamıza mı yardım ediyor, yoksa insanın anlam dünyasına dair daha derin bir soruyu görünmez mi kılıyor? "Modern dünyanın bunalımları"nı anlamak için bu soruları, İslam felsefesi ve metafizik alanındaki çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Ömer Türker'e sorduk. Türker'e göre bugünün insanı, arzularının bile yönetildiği bir iktisadi düzenin içine doğuyor; Allah, ahiret ve nübüvvet inancının yerine başka şeylerin ikame edildiği her durumda ise önce bir anlam, ardından bir değer krizi baş gösteriyor. Diğer taraftan maneviyat kaybının modern zamanlara özgü olmadığını, bütün çağların ortak problemi olduğunu hatırlatıyor. Değişense, bu soruna çözüm vaat eden kurumlar. Türker, maneviyatı paranteze alarak geliştirilmiş modern yöntemlerin, kültürel özgünlükler gözetilmeksizin topluma olduğu gibi taşınmasını da sorguluyor. Ona göre, insanın kendisini tanıma ve kemâle ilerleme imkânını Allah ve ahiret inancını merkeze alan bir metafizik çerçevede ele almak gerekiyor.

Modern insanın imkânları ve seçenekleri arttıkça neden tatmin duygusu aynı ölçüde artmıyor? Bugünün insanını sürekli daha fazlasını istemeye sevk eden temel saik sizce ne?

Bunun aslında çok kısa bir cevabı var: Arzu gücünün yönetiminin iktisadın bir parçası hâline gelmesi. Çok ilginç bir durum bu; klasik dünyada alışkın olduğumuz, gördüğümüz bir şey değil. Zenginlik tam olarak nedir sorusuna yeni dönemde bambaşka bir cevap veriliyor. Sanayi Devrimi'nden sonra dünyaya iyiden iyiye hâkim olan kapitalizmin geldiği nokta, insanların arzularını, isteklerini de yönetmek. Yani bugün bir ekonomi politik var ve bu ekonomi politiğin nirengi noktası olan iki temel kavram var: Üretim ve tüketim. Bunlar eskiden de vardı ama yapıları değişti. Tüketim artık insanların ihtiyaçlarına göre şekillenmiyor; üretimi destekleyecek, onu mümkün ve sürdürülebilir kılacak bir tarzda ilerliyor. Sürekli üretim için sürekli tüketimin devam edebilmesi, bunun için de insanların tüketme arzularının, sürekli yenileme ve değiştirme arzularının diri tutulması gerekiyor. Bunun da bir şartı var: Arzuların kontrolünü elinizde tutmanız lazım. Üretimin yollarını elinde tutanların neyi isteyeceğimize karar verebilmesi lazım. Ve ilginç bir şekilde bunu başarıyorlar. Ne yiyeceğimize, ne giyeceğimize, neye bineceğimize, ne tür mekânlarda yaşayacağımıza, hangi aletlerle iletişim kuracağımıza sürekli karar veren bir merci var ve bu, sektörleşmiş durumda. Böyle olduğu için de sürekli tüketmeye ihtiyaç duyan, sahip olduğunu düşündüğü nesneleri durmadan yenileyen bir zihne büründük.

Bu zihin hâli, eski dünyadan devraldığımız kavramları nasıl etkiledi?

Eski dünyadan getirdiğimiz kavramların önemli bir kısmı değişti. Sabır değişti, tevekkül değişti, israf değişti. Bunları belki kavram olarak aynı şekilde kullanabiliyoruz ama uygulamaları çok büyük bir değişime uğradı. İktisadın merkezde olduğu bir dünyada merkez kavramlarımız da kaydı. Mesela kanaatkârlık diye bir şey var, evet; ama hayatımızda neye tekabül ediyor? Bundan 300 ya da 500 yıl önce yaşamış bir insanın hayatındaki kanaatkârlıkla bizim hayatımızdakini yan yana koyduğunuzda, korkunç bir değişimle karşılaşırsınız. Çünkü tüketme arzusunu hayatın merkezine alan bir siyasi ve iktisadi düzenin içine doğuyoruz. Bence asıl kritik cümle bu. Sürekli tüketmeyi hedefleyen bir iktisadi nizam var ve bu nizam, arzularımızı durmadan tüketme yönünde uyarıyor. Böyle bir durumda mutlak doyumdan, daha doğrusu hakiki anlamda bir doyumdan bahsetmek epeyce güç.

Geleneksel toplumlarda insanın hayatına anlam veren din, aile, cemiyet, gelenek ve sorumluluk gibi yapılar, modern dünyada belli çevrelerde mesafeyle yaklaşılan kavramlar hâline gelmiş görünüyor. Bu yapıların çözülmesi insanın iç dünyasında nasıl bir boşluk meydana getirdi?

Bunların tam manasıyla çözüldüğünden emin değilim. Mesela din çözüldü mü? Dini çözmek açıkçası çok zor. Sosyologlar ve tarihçiler bu konuda birlikte bir çalışma yapsa tam olarak hangi sonuca varırlar, bilemiyorum. Hatta insanların görünür dindarlıkları eskiye nispetle artmış bile olabilir. Eskiden dindarlığın, dindarlık fiillerinin bu denli yaygın olduğunu söylemek aslında zor. Şehirler bizi bu anlamda yanıltıyor. Şehirler organize yapılardır; böyle olduğu için de şehirlerde sistemli bir dindarlık vardır. Köyler, kasabalar, küçük şehirler ise nispeten zayıf bir organizasyona sahip. Toplumsal organizasyonun şehirdeki kadar güçlü olmadığı yerlerde de aslında güçlü bir dindarlık hayatından bahsedilemez.

Sizin söylediğinizi anlamlı kılmak için belki şu söylenebilir: Dindarlık fiillerinin artması çok önemli olmayabilir. Klasik dünyayla içinde yaşadığımız dünya arasındaki temel fark, eski dünyanın gizemli bir doğa anlayışına sahip olması. Zihinlerde bir gizem var ve bu gizem kimi zaman kendisini dinî bir anlatı olarak, kimi zaman efsanevi bir anlatı olarak gösteriyor, kimi zaman da bir korku olarak ifşa ediyor. Bütün bu gizemin, efsanevi anlatıların, korkuların ve bir tarafıyla da umutların nihai tahlilde bağlandığı yer, insanın Tanrı inancı. Allah'a ve ahirete inanç, hayata anlam katan bir değer olarak hepsinin üzerinde duruyor. Ama insanların Allah'a ve ahirete inanıyor olması, bizim düşündüğümüz anlamda dindarane bir hayat yaşadıkları anlamına gelmiyor. Bunları çoğunlukla karıştırıyoruz. Bu inanca sahip bir Müslüman toplum üyesi, beş vakit namaz kılıp oruç tutan, sabır, tevekkül, ilahi rıza gibi kavramlarda derinleşip hayatını bunlara göre organize eden biri olmayabilir. Bu inanç, genel olarak insan hayatını görünen ve görünmeyen taraflarıyla anlamlandıran bir temel; hepsinin zemininde bulunuyor.

Modern dünyada bu zemine ne oldu?

Batılı bilimin gelişim süreci, aslında bu doğal dünyanın gizeminin bozulma süreci. Biraz gizemli, biraz dinin anlatılarıyla karışmış, biraz da rasyonelleştirilip birtakım akli açıklamalara kavuşturulmuş bu dünya görüşü günbegün çözülüyor. Bu çözülmenin süreci de hızı da her toplumda aynı değil; her toplumda aynı sonuçları da vermiyor. Bireyden bireye de farklılık var. Kimisinde dindarlığı güçlendiriyor, kimisinde zayıflatıyor; kimisinde biraz önce saydığımız dindarlık pratiklerinin sayısını artırıyor. Kimi toplumlarda ise bir kimlik krizine sebebiyet veriyor ve toplum, terk etmesi beklenen unsurlara tam tersine sıkı sıkıya sarılıyor. Müslüman toplumlarda Batılılaşmanın getirdiği savrulmalar karşısında varlığını koruyabilmek için geçmişe sarılanlar; bir kimlik müdafaasına ve kimlik muhafazasına girişenler olabiliyor.

Gerekçesini nasıl açıklarsak açıklayalım, içinde bulunduğumuz dönemin savrulmaları bir değer krizi, bir anlam krizi doğuruyor. Özellikle Allah ve ahiret inancının ikame edildiği, yani yerine başka şeylerin konduğu her durumda, süreç içinde bir anlam krizi ortaya çıkıyor. Buna nübüvvet inancını da dahil etmek lazım. Bu üç temel inancı ikame ettiğiniz, onların yerine başka unsurları koyduğunuz sürece bir değer ve anlam kriziyle karşılaşmaya başlıyorsunuz.

Bu kriz, yerine konan şeylerin değersiz olmasından mı kaynaklanıyor?

Hayır, bu değer ve anlam krizi, ikame edilen unsurların her zaman değersiz ve anlamsız olmasından kaynaklanmayabilir. Bunun iki sebebi var. Birincisi, Allah, ahiret ve nübüvvet inancının ikame edilemez oluşu. İkincisi, bu ikamelerle insan ve toplum arasında bir uyum sağlanmış değil. Eski dünya yüzlerce, binlerce yıl uğraşıp kendi içinde bir uyum sağlamıştı; yeni gelen değer de eskisine ekleniyordu. Günümüzdeki gibi radikal bir dönüşüm söz konusu değildi. Değişimler, başkalaşımlar vardı ama bir uyum da vardı. Modernleşme süreçleriyle birlikte bu uyum bozuluyor. Yeni bir uyum oluşturma çabası var ama bu yeni uyumların eski dünyayla çatıştığı her yerde bir anomali oluşuyor.

Özetle, inancın ve o inancın gereği olan zorunlu insani yöneliş ve uygulamaların aslından koparıldığı, yerine başka bir şey konduğu durumların insana iki maliyeti var. Birincisi anlam krizi; yani insanın âlemin anlamına dair bir kriz. İkincisi, anlam krizinin neticesi olarak değer krizi; yani neyin iyi, neyin kötü olduğuna dair hiyerarşik yapının bozulması. İçinde yaşadığımız dönemi karakterize eden krizler bu ikisi. Bu durum aynı zamanda Batılı güçlerin bilimde, kültürde ve dünyanın maddi şartlarındaki hegemonyasıyla birlikte yürüyor. Bir tarafta anlam ve değer krizi var; öbür tarafta bu hegemonik yapıyı destekleyecek bir anlam ve değer hiyerarşisi dayatılıyor.

Arzuların bile yönetildiğinden bahsettiniz. Modern insan kendisini gerçekleştirmeyi çoğu zaman kendi arzularını gerçekleştirmekle özdeşleştiriyor. Oysa insanın kendisini gerçekleştirmesiyle nefsinin taleplerini gerçekleştirmesi arasında bir fark olsa gerek.

Kendilik başlı başına büyük bir problem. İnsan "ben" derken neye atıf yapıyor? Benlik dediğimiz şey tam olarak ne? Bir kere bu benliğin içine, insanın doğal bünyesinden getirdiği arzular ve ihtiyaçlar giriyor. Belli bir toplumda doğup büyüdüğümüz için dil ve diğer kültürel unsurlar yoluyla tevarüs ettiğimiz millî, toplumsal, tarihî ve dinî kimlikler de "ben" diye işaret ettiğimiz şeyin içinde. Benlik, bütün bunlardan oluşan karmaşık bir şey. Bir toplumda doğup büyüyoruz; belli şeyleri yemekten, görmekten, işitmekten, giyinmekten haz alıyoruz. Arzularımız, belli bir kalıp içinde kendisini tatmin edecek bir mecra bulabiliyor.

Fakat ortada kesin olan iki şey var. Bir: Bütün bu farklı kimliklerin, arzuların, ihtiyaçların kendisine bağlandığı bir ilke olmalı; hepsini etrafında tutan bir direk olmalı. İki: Bedendeki arzu gücünün doğası gereği arzuların ve ihtiyaçların bir sonu yok. Neyi yersek tam manasıyla doyarız, neyi işitirsek kulağımız işitmeye, neyi görürsek gözümüz görmeye doyar? Bunların hepsi anlık tatminler, mutlak değil. Dolayısıyla kendimizi arzu gücünden kaynaklanan arzu ve ihtiyaçların akışına bıraktığımızda, bütün bu ihtiyaçları tutan ana direk konumundaki benlik idraki bunların oyuncağı hâline geliyor, onların hizmetkârına dönüşüyor. Onları bir arada tutan, anlamlı kılan, hepsini bir yöne sevk edip bir şeye bağlayan o direk kayboluyor. Tabiri caizse o cevher gidiyor. İnsan, anlık tatminlerle doyuma ulaşan ama hemen ardından yeniden nesnesini aramaya başlayan arzuların tutsağı hâline geliyor.

Peki kendiliğin gerçekleştirilmesinde hareket noktası ne olmalı? İnsan neye ulaştığında kendini gerçekleştirmiş olur?

Nereden hareket edeceğimiz büyük bir sorun ve bununla ilgili pek çok öneri var. Tam olarak neye ulaştığımızda kendimizi gerçekleştirdiğimizden, insanın kendi maksadına ulaşmasından bahsedeceğiz? Farklı görüşler var; benim kanaatim şu: İnsan idrakinin vüs'ati, aynı zamanda kemalin sınırlarını belirler. Bu, klasik metafizik geleneklerin de söylediği bir şey; ben de o geleneğe mensup biri olarak böyle düşünüyorum. İnsan idrakinin genişliği, içinde bulunduğu maddi şartlarla sınırlı değil. İnsan; olmuş ve olabilecek bütün nesneleri düşünme, bilme ve buna göre bir hayat nizamı geliştirme, kendisini de bütün bunları bilecek bir zihnî ve ahlaki olgunluğa eriştirme özelliğine sahip bir varlık. Buradan irtifa kaybettiren her türlü kendilik çabası, insana bir hıyanet olarak ortaya çıkar.

Bunun iki ucu var aslında. Bir ucu Tanrı bilgisi. Bakın, Tanrı bilgisi ilginç bir bilgidir; varoluşun başına dair bir bilgidir. Öbür ucu ahiret bilgisi. Bu da ilginç bir bilgi; maddi dünyanın sonuna dair bir bilgi. İnsan idraki, ayrıntısını bilmese bile varoluşun tamamını bütünleyici bir şekilde düşünme, buna göre bir mevzi geliştirme ve bir yetkinlik oluşturma kapasitesine sahip. Kemal dediğimiz şey bu iki uç arasında ortaya çıkıyor. Bu iki ucun özelliği şu: Tanrı bilgisi ve ahiret bilgisi, neye inanacağımızı ve nasıl davranacağımızı belirliyor. Anlam ve değer hiyerarşisi tamamıyla buradan çıkıyor. Bu kaybedildiğinde mesele bedensel yetkinliğe dönebiliyor, güzel görünmeye hapsedilebiliyor. Yetkinlik dediğimiz şey, başkalarına tahakküm etmek için iktidar araçları geliştirmeye ya da daha müreffeh bir hayat yaşamak için maddi şartları organize etmeye dönüşebiliyor. Ama kendilik bunlardan biri değil. Kendilik, bunlarla ilişkili olarak ortaya çıkan ama bunları aşan bir anlam ve değer hiyerarşisi içinde kavranması gereken; insanı, bu iki inanç, yani Allah ve ahiret inancı arasındaki mesafeyi kaplayacak şekilde genişletmeyi mümkün kılan bir arayış. İnsan, büyüyüp o iki inanç arasındaki mesafeyi doldurmaya elverişli bir varlık. İnsan o iki uçtan ne kadar vazgeçerse o kadar küçülüyor. Küçüldüğü nispette de maddi şartların tuzağına düşüyor.

Buna maneviyatın zayıflaması diyebilir miyiz bilmiyorum; mebde ve mead bilgisinden, yani ana kaynaktan ve maksattan uzaklaşmayı kastediyorum. Bu uzaklaşma, insanın yaşadığı bazı varoluşsal ya da gündelik sıkıntıları birer psikolojik veya biyolojik sorun gibi görmesine yol açabiliyor. Mesela "Bugün mutsuzum" diyoruz ama bunu gündelik hayatta, az önce bahsettiğimiz Allah bilgisi ve ahiret bilgisi bağlamında düşünmüyoruz. "Acaba kaynaktan mı uzaklaştım?" sorusu aklımıza gelmiyor; bunun yerine "şöyle bir psikolojik sorunum var" diyoruz. İnsanın yaşadığı her huzursuzluğu bu şekilde tanımlamak, anlam dünyasına ilişkin başka meseleleri gözden kaçırmamıza mı sebep oluyor?

Bunların bir kısmının öyle olduğu kesin. Ama dindarlığın bütün bu süreçleri kendi parçası hâline getirebilmesi için çok derinleşmesi lazım. Şunu kastediyorum: Dinin birtakım temel kavramları var, değil mi? İmandan sonra, imanı da açacak şekilde en temel kavram tevekkül. Tevekkül, rıza –ki bu sadece Allah'ın rızasını aramak değil, kulun da Allah'tan razı olması demek–, sabır, şükür, teslimiyet... Ana kavramlar aslında bunlar. Biz bu kavramları zihnimizde çok zayıflatıyor, basitleştiriyoruz ama bunlar çok önemli ve derin kavramlar. Bir din kabulüne sahip toplumun içine doğduğunuzda otomatik olarak kazanılmıyorlar. "Allah'a iman ettim, ahirete inanıyorum" demekle de kazanılamıyorlar. Toplumun alışkanlığı hâline gelmiş birtakım dinî pratikleri yerine getirmekle de kazanılamıyorlar.

Bundan çıkan netice şu: Biz maneviyat kaybının bu döneme mahsus bir şey olduğunu zannediyoruz; oysa maneviyat kaybı bütün çağların ortak problemidir. Tasavvuf, kelam, felsefe, fıkıh gibi disiplinler zaten insan kendi hâline bırakıldığında bundan mahrum kalacağı için geliştirilmiş aygıtlar. Özellikle tasavvuf bunu hedefliyor. Yani dindarlık çantada keklik bir şey değil.

Eski dünyanın bize daha manevi gelmesinin sebebi şu: Bu kavramları hayatımızda kendi adımıza yeniden oluşturmak ve inşa etmek için geliştirilmiş kurumlar, aynı zamanda insanların bunlardan mahrum kalmasından doğan sorunları çözmeyi de taahhüt ediyordu. İçinde bulunduğumuz modern dönem ise bu kavramlar üzerine kurulu değil. Hatta böyle bir hedefin insan için anlamsızlığından hareketle kuruluyor. Dolayısıyla insanla ya da başka durumlarla ilgili karşılaştığımız sorunları çözmek için geliştirilen aygıtlar, yöntemler, bilimsel açıklamalar –ki üniversitenin kurumlarını da buna dahil ederek bakarsanız daha net görürsünüz– fiilen bu varsayımları paranteze alarak, devre dışı bırakarak geliştirildi. Böylece eski dünya ile yeni dünyanın ortak sorununa, birbirinden kritik biçimde farklılaşan çözümler ortaya çıktı. Eski dünyada bu sorunu çözmeyi taahhüt edenler, biraz önce saydığımız ideallere bağlı kurumsal yapı içindeki şahıslar ya da organizasyonlardı. Yeni dünyada ise bu idealleri bir tarafa bırakan, en azından paranteze alan, zihninin arka planına atarak bunları fiziksel ya da insani bir olgu olarak değerlendirmeye çalışan bir anlayışın oluşturduğu kurumsal yapı içindeki şahıs ve organizasyonlar var. Yani sorunun kökeni aynı ama onu çözmeyi taahhüt eden yapılar çok farklı.

Bugün psikoloğa gidilen durumlarda eskiden insanlar hocalara, şeyhlere, kimi zaman büyücülere gidiyor ya da vaaz dinliyorlardı. Biz bu eskinin pek muhasebesini yapmıyoruz. Oysa eskiden bunlara gidenlerle bugün psikoloğa gidenlerin, gittikleri yerden bağımsız olarak hissiyatları birbirine çok benzer olabilir. Tekkeye giden kişi de sorununu tevekkülle, sabırla, şükürle çözmüyor olabilir; o da bir açıklayıcı otoriteyle çözüyor olabilir. Bunun ayrıca çalışılması gerekiyor. Biz bunları çok biliniyor zannediyoruz.

Gidenlerin aradığı ve bulduğu şey salt teselli olabilir mi?

Hepsi salt teselli değil. Detayına girmeyeyim ama bazılarının sorun çözücü bir gücü de var. Zihni yenileyen, kişinin içinde bulunduğu durumu fiilen değiştirmeye muktedir olanları da var. Yani bunlar salt bir terapi vazifesi görmüyor olabilir. Ama şunu demek istiyorum: Bu sorunlarla ilgilenen kurumlardan, şahıslardan, organizasyonlardan bağımsız olarak, onlara giden insanların gitme tarzları arasında zannedildiği kadar büyük bir uçurum olmayabilir. Aradaki farkı oluşturan şey, içinde yaşadığımız siyasi ve iktisadi düzenin, genel olarak da toplumsal yapının eski dünyadan çok farklılaşması. Bu farklılaşmanın ortaya çıkardığı ikinci bir durum var: Bugün bu sorunları çözmeyi taahhüt eden resmî, hukuki anlamda meşru kurumlar, sizin bahsettiğiniz maneviyatla ilgili kabulleri paranteze alan; kendileri böyle bir inanca sahip olsalar bile bunu gündeme getirmeden meseleyi ele alan kurum ve kişiler. Çünkü yöntemleri de zaten bunları paranteze almayı, arka plana atmayı gerektiren insanlar tarafından geliştirildi. Modern psikolojinin yöntemleri bizim toplumumuzdan çıkmadı; başka yerde geliştirilip buraya getirildi.

Bu sorunların genel olarak maneviyat eksikliğinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı sorusunun cevabı, önemli ölçüde evet olabilir. Ama bu modern bir soru değil; bütün dönemlerin sorunu. Asıl soru şu: Bu sorunlar, maneviyatın dikkate alındığı, esas alındığı, ilke kabul edildiği bir ortamda mı daha rahat çözülür, yoksa bundan bağımsız bir ortamda mı? Tekkeyle psikolog arasındaki mukayesede olduğu gibi. Sadece kendi toplumumuz üzerinden gitmeyelim; Batı için de papazla psikolog arasındaki mukayese böyle. Hangisinde daha isabetli bir çözüme kavuşulur? Bunun için somut vakaları tek tek karşılaştırmak gerekiyor. Çözüm her ikisinde de isabetli ve isabetsiz tarafları barındırır; ikisinin de mutlak bir gücü yok. Ama insanları, içinde yaşadığımız toplumdaki gibi bu denli psikolojik ya da psikiyatrik tedavilere muhtaç kılan şey, genellikle her zaman karşılaştığımız anlam ve değer yitimi problemi. İnsanları buraya muhtaç eden, anlam ve değer problemi.

Modern psikolojiye getirilen eleştirilerden biri, kavram ve yöntem setinin, kültürel fark hesaba katılmadan evrenselleştirilmesi. Bu bakış açısının başarılı olması ne kadar mümkün?

Biz bu işleri Batı'dan gelen yöntemlerle, oradan buraya transfer edilen kurumsal yapılarla yürütüyoruz. Transfer edilen yapılar, uygulandıkları yerlerde kaynaklarından farklılaşabilir; ama bu zaman alır. Süreç içinde bizim psikologlarımız da karakter değiştirebilir. Bu topluma özgü yöntemler geliştiren psikologlar yok demiyorum, var. Ama genel temayül bu yönde değil. Bizim inançlarımızı, değerlerimizi devre dışı bırakarak geliştirilmiş yöntem ve uygulamaları, tam da bizim inanç ve kabullerimizi dikkate alacak şekilde revizyona tabi tutup kurumsallaştırabilirler. Yine de şahsi tanışıklıklardan, şahsi gözlemlerden hareketle kurumsal yapıları karşılaştırmanın çok uygun olmayacağını düşünüyorum; bunun için daha ciddi çalışmalara, araştırmalara ihtiyaç var. Sadece şunu söyleyebiliriz: Bir kısım problemler var ki basitçe çözülebilecekken kurumsal yapıların hegemonyası yüzünden büyüyor.

İnsanın kendisiyle baş başa kalmakta zorlandığını, sürekli bir meşguliyet ve uyarıcı arayışı içinde olduğunu görüyoruz. Sessizlikten, yalnızlıktan ve içe dönüşten kaçışın, insanın kendisini tanıması bakımından ne gibi sonuçları olabilir?

Bence bu biraz büyük şehirlerin problemi. Anadolu'da bir kasabaya gitseniz hâlâ eski düzen devam ediyor. Bu, önemli ölçüde İstanbul gibi şehirlerin problemi; biz bu şehirlerde böyle bir alışkanlık geliştirmişiz. Aslında bu konuları teorik olarak konuşan, gündemimize getiren de Batılılar. Ama onların şehirleri bizimkiler gibi değil; onlar yalnız kalabiliyorlar. Akşam sekizden sonra şehirlerde kimseyi göremezsiniz, herkes evine çekilir. Gerçekten çok ilginç; insanlar güne çok erken başlıyor. Asla bizim kadar yıkıcı bir yoğunluk içinde değiller. Biz ise büyük şehirlerimizde tuhaf bir alışkanlık geliştirdik. Biz açık hapishanede yaşıyoruz.

Bu kadar koşturma içinde bizim sorunumuz aslında kendimizle baş başa kalamamak değil; aksine, sadece kendimizle kalmak. Böyle şartlarda manevi olmayan bir yalnızlığa itiliyoruz. Meşguliyetlerin beslediği bir yalnızlığımız var. Ama bu, içinde bulunduğumuz hâli bize düşündürecek, oradan kendi adımıza daha iyi neticeler çıkarmamıza izin verecek, bizi tefekküre sevk edecek bir yalnızlık biçimi değil. Yalnızlığın bir derinliği olabilmesi, anlamlı olabilmesi için kendimiz ve başka nesneler hakkında tefekküre elverişli olması lazım. Ama başkaları bizim adımıza tefekkür ediyor, başkaları bizim adımıza konuşuyor. Böyle bir koşturmanın içinde yaşıyoruz. Dolayısıyla daima kendi kimsesizliğimizle kalıyoruz ama bu kimsesizliğin ne olduğu üzerine tefekkür etme imkânı bulmakta da zorlanıyoruz. Zorlanmasak belki buradan daha ulvi bir sıçrama yapacağız; ama o zorluk önümüzü tıkıyor. Demek istediğim, yalnızlık nereden baktığınıza göre değişiyor. Bir yerden baktığınızda hiç yalnız kalamıyoruz, sürekli bizi meşgul ediyorlar. Başka bir yerden baktığınızda, bunca meşguliyet içinde insanlar çok yalnız, kimsesiz. Ama bu, halvet anlamında Rahmani bir yalnızlık değil.

Böyle bir yalnızlığın insana bedeli ne oluyor?

Böyle bir şartta insandan ayıklık, agâhlık beklemek çok zor. Hâlbuki eski dünyanın, klasik dönemin bütün metafizik hareketlerinin maksadı, insanda ayık bir zihin ortaya çıkarmaktı. Bu ayıklık, insanın kendisiyle, benliğiyle alakalı bir ayıklıktı. Biz benlikle ilgili bu ayıklığı, toplumsal benlik lehine, yani içinde yaşadığımız siyasi ve içtimai düzen lehine feda etmeye başladık. Kendimizi düşünmeye vakit ayıramamanın, bunun için yeterli donanıma sahip olmamanın maliyeti maalesef bir ayıklık kaybı. Buna uygun tecrübeleri yaşadığımızda da o tecrübeler üzerine düşünme fırsatı bulamıyoruz. Ayıklık yitiminin insana maliyeti ise yetkinlik eksikliği; insanın ulaşacağı kemalden geri kalması.

Bugünün insanı mutsuzluğundan kurtulmak için sürekli yeni yöntemler, deneyimler ve reçeteler arıyor. Size bunun reçetelerini sormayacağım ama sizce insanın asıl ihtiyacı mutsuzluğu ortadan kaldırmak mı, yoksa mutsuzluğun ve sıkıntının da insanın olgunlaşma sürecindeki yerini yeniden düşünmek mi?

Bu biraz mutsuzluğa yüklediğimiz anlamla alakalı. Siz burada mutsuzluğu hoşnutsuzluk anlamında kullanıyorsunuz. Bunlara bakışımızı değiştirmeden meseleyi tam olarak anlayamayız. Sufiler "Celal olmadan Cemal olmaz" derler ya; Celal ve Cemal tecellileri birliktedir. Yani insan zahmet çekmeden, aradığı şey neyse onunla ilgili bir rahata, huzura kavuşamıyor. Bir meslek edinmek için bile insanın çektiği zahmeti düşünelim. Zahmet ve sıkıntı insan hayatının asli bir parçası. Asıl sorun, bu zahmetten bir hoşnutsuzluk çıkarmak. Sıkıntının ötesine geçen hoşnutsuzluklarımızı da zaman zaman genel güzelliğin bir parçası olarak değerlendirebilirsek belki üstesinden gelebiliriz. Ya da onları izale edecek şartları yeterince tahlil edebilirsek, o şartları değiştirmeye kâdir olup olmadığımızı takdir edebiliriz.

Fakat gayesizlik, amaçsızlık hayatımıza sirayet etmişse bakışımız çok ciddi anlamda zedeleniyor. Bu gayenin illa çok ulvi bir gaye olması da gerekmiyor. Bazen insanların sıradan dünyevi gayeleri oluyor ve o gaye bile insana bütün bunları değerlendirebilecek, üstesinden gelebilecek bir güç veriyor. Ama bu, toplumun geneli için sürdürülebilir bir şey değil.

Neden?

Çünkü insan özü gereği metafizik bir varlık. Metafizik, insana dışarıdan enjekte edilen bir şey değil. Her birimiz bir toplumda bir maneviyat idrakiyle doğup büyüyoruz; en inançsızımız da böyle. İnsan ruhu ancak varoluşun bütünü hakkındaki idrakleriyle yahut hayalleriyle tatmin oluyor; o idrake, o hayale derinlemesine ulaşmayı mümkün kılacak bir hayat tarzıyla hoşnut olabiliyor. İnsan ancak öyle mutlu olabiliyor. Bunu budamak insanlara çok büyük zarar veriyor, telafi edilemez hasarlara yol açıyor. Çünkü bunu budadığınızda, hayatın küçük ve değersiz unsurlarını, bazen daha kapsamlı ama yine bu dünyanın içinde kalan unsurlarını hedef ve gaye hâline getiriyorsunuz. Onlara ulaştığımız da oluyor, ulaşamadığımız da. Ulaştığımızda anlamını kaybediyor; ulaşamadığımızda mahrum olmanın acısıyla kıvranıyoruz. Hâlbuki insan için ulaşmanın da ulaşamamanın da eşit olduğu bir dayanak olmalı. Ulaşamamanın ulaşma arzusunu kamçıladığı, ulaşmanın da tüketememe, bitirememe ıstırabını kamçıladığı bir pişme süreci olmalı insanın. O zaman insan için daha anlamlı bir hayattan bahsedebiliriz.

Prof. Dr. Ömer Türker kimdir?

1975 yılında Kırıkkale Keskin'de doğdu. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu (1997). Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde "Mukatil b. Süleyman'ın Tevil Anlayışı" adlı teziyle yüksek lisansını (1999), Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde "Seyyid Şerif el-Cürcânî'nin Tevil Anlayışı: Yorumun Metafizik, Mantıkî ve Dilbilimsel Temelleri" başlıklı teziyle doktorasını (2006) tamamladı. Türkiye Diyanet Vakıf İslam Araştırmaları Merkezi'nde (İSAM) araştırmacı olarak çalıştı (2005-2012). Nisan 2012'de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi Bölümü'nde öğretim üyesi olarak göreve başladı ve halen bu görevini sürdürmektedir. Kitapları: İbn Sînâ Felsefesinde Metafizik Bilginin İmkânı Sorunu; İslam'da Metafizik Düşünce: Kindî ve Fârâbî, Erken Dönem Tefsirlerinde Tevil Sorunu; Varlık Nedir?; Ahlâk: Yeni Bir Yaklaşım; Anlamı Tamamlamak; İslam Düşünce Gelenekleri: Kelam Felsefe Tasavvuf; İslam Felsefesine Konusal Giriş; Pratik Felsefenin Yeniden İnşası: Ahlâkîliğin Doğası; İslam Düşüncesinde Teoriler Metafizik.

Benzer Haberler

X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.