Dijital yüzyılın eşiğinde: Tahayyül, hâkimiyet ve istikbal
Tarih boyunca devletlerin birbiriyle ilişkileri ve rekabetleri üç önemli alanda gerçekleşmiştir: Toprak, sermaye ve bilgi. Bugün bu üçlünün sınırları sessizce yeniden çiziliyor. Yalnız bu defaki dönüşüm, top sesiyle ya da bir antlaşmanın imzasıyla değil; gözle görülmeyen fakat hayatımızın her saniyesine sirayet eden, teknolojik değişim ile oluyor. Dijital teknolojiler artık yalnızca mühendislerin masasındaki bir konu olarak değil; doğrudan hayatımıza, evimize, gençlerin telefonuna, esnafın yazarkasasına kadar uzanıyor.
Bilhassa yapay zekâ, devletlerin ekonomik, toplumsal, siyasi, kültürel ve dini hassasiyetlerini, yeniden programlayarak baştan aşağı değiştirirken, konunun nasıl sessiz ve derinden bir egemenlik meselesine dönüştüğünü; toplumların nasıl bir dijital gaflet içinde bulunduklarını, teknik terminolojiden ve hamasetten, hatta fütürizmden uzak bir şekilde basit bir dille izah etmek, nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini de idrak etmek gerekiyor.
Burada bir kerteriz noktası olarak dikkat edilmesi gereken ince bir nokta şu: Dijital teknolojinin kavramsal düşünürlerinin, bütün bu tarihsel değişimi ve dönüşümü izah ederken nedense "yeni ortaya çıkan- inşa eden teknolojiler" anlamına gelen (emerging technologies) olarak değil; "yıkıcı teknolojiler" (disruptive technologies) olarak tanımlamayı tercih ettikleri gerçeği söz konusu. Bu terimlerin tesadüfen seçilmediğini varsayarak, neden "inşa eden" değil de "yıkıcı" sıfatıyla tanımlandığı da bizim başlangıç noktamız olmalıdır. Zira "yıkmak" kendinden önceki her şeyi yıkan ve yeniden tasarlayan, geleneksel olanın reddiyesi olarak anlaşılmalıdır.
Peki, bu teknoloji tam olarak neyi yıkıyor? Niçin var olanın üzerine eklenmiyor da evvelâ temeli söküp atıyor? Cevap, meselenin tabiatında saklı: Yeni dijital düzen, eski binaya bir kat daha eklemekle yetinmiyor; çoğu zaman binayı bütünüyle indirip aynı arsaya bambaşka bir mimari kuruyor. İşte bu yüzden bu kadar sancılı, bu kadar süratli ve bu kadar tesirli. Bir gelenek geliştirilmiyor; yerine yenisi inşa ediliyor. Bu farkı görmek, öncelikle başımıza geleni ve gelecek olanı tanımlamak açısından önemli.
Geleceğimizin ipleri kimin elinde?
Sınırsız mühendisliğin inşa ettiği hız, ulaşılacak bir gaye olmaktan çıkmış durumda. Artık ülkelerin mahremiyeti ve hakimiyeti zaman, sınır ve mekân tanımayan dijital platformlarda belirleniyor. Peki bu noktaya nasıl gelindi? Önce evlerimizde 1980'lerde kullanmaya başladığımız bilgisayarlar, sonrasında 1990'larla beraber tanıştığımız internet, insanoğlunu bilgi çağıyla tanıştırdı.
Sadece çeyrek yüzyılda ve baş döndüren bir hızla yaşadığımız dijital dönüşümü daha henüz hazmetmekteyken, yapay zekâya merhaba dedik. Bu baş döndürücü hız herkesi yetişilmesi gereken bir yarış gibi peşinden sürüklerken, geriye ülkelerin egemenliği ve vatandaşlarımızın mahremiyetini delip geçen dijital bir yangın yerine bıraktı ve bırakıyor. Bu sentetik telaş, esasında bizi eşyanın yenisine davet etmiyor, bilakis geleneklerimizi yıkarak sahte bir post modern konfor alanı sunuyor.
Dışında kalmanın mümkün olmadığı bu daha önce tecrübe edilmemiş dönüşüm içerisinde dijital hız savaşına yetişmek başlı başına tek bir gaye olmamalı. Aksi takdirde dijital nehrin akıntısında sürüklenen insanoğlu kendi geleceğinin mimarı değil; seyircisi, muhtemeldir ki cahili ve yenilgiyi kabulleneni haline gelme riski ile karşı karşıya.
Mühim olan kendi rotamızı çizerek yapay zekanın temelinde yatan teknik altyapıyı, yani verinin işlendiği, modellerin çalıştığı o görünmez makine dairesini yönetmek olduğunu bilmemiz ve toplum olarak sahiplenmemiz ve birbirimize hatırlatmamız gerekiyor. Bu altyapı kimin elindeyse, geleceğimizin ipleri de kararı da onun elindedir. Örneğin, yapay zekâ için önemli bir ara yazılım katmanı olan küresel bulut bilişim pazarının AWS (Amazon Web Services), Microsoft Azzure ve Google Cloud, sadece tek başlarına yüzde 60'dan fazlasını kontrol ediyor.
Burada asıl tehlike, teknolojinin getirdiği konformizm rehavetine kapılmaktır. Zira dijital teknolojiler yalnızca "kolaylık" sunmaz; aynı zamanda içinde bir bağımlılık ve bir tahakküm (üstünlük kurma) ihtimali de saklıdır. Kullandığımız her dijital hizmet, arkada birilerinin sunucularında, birilerinin yazılımıyla, birilerinin izni ve bilgisinde çalışır. O hizmeti veren, isterse görür, isterse duyar, isterse fiyatını belirler ve isterse durdurur. 19 Temmuz 2024'te yaşanan "Mavi ekran krizi" global olarak bunun ilk örneğiydi.
Bu haliyle küresel teknoloji devlerinin dijital hizmetlerini sınırsızca kullanmanın istihbari, iktisadi, siyasi egemenliğimize ve aile hayatımıza dokunan yıkıcı ve geriye döndürülemez büyük bir bedeli olduğu unutulmamalıdır. Devletin kurumsal bilgileri, bir şirketin müşteri kaydı, bir gencin günlük alışkanlıkları gibi tüm bunların hepsi dijital bir ayak izi olarak veriye dönüştüğünde, bu verinin nerede saklandığı basit bir teknik tercih değil, bir milletin hâkimiyet meselesi olduğu hafızamıza çelik puntolarla kazınmalıdır. Her şey kolay, hızlı ve bedava göründüğü için, beraberinde getirdiği gizli riskleri görmezden gelmek, bugün bilinçli bir toplumun yapmaması gereken, milletimizin varoluşsal bir sorundur.
Dijital vatanın sınırlarını çizmek
İşte bu yüzden esas amaç, başkasının kurduğu sistemin en hızlı kullanıcısı olmak değil; bu altyapıyı olabildiğince yerli, milli -ve fakat- etkisi küresel olacak şekilde kendimizce inşa edilmesi ve yönetebilmesidir. Bunu yaparken, aklımızı ve başkalarının aklını da kullanmak stratejik önceliğimiz olmalıdır. Bir yandan küresel gelişmelerden uzak kalmadan kapıyı küresel teknoloji devlerine açık bırakmak, diğer taraftan kritik altyapılarımız olan enerji, sağlık, finans, savunma gibi alanlarda dijital egemenliğimizi korumak ve yerli çözümlerimizle yönetmek zorundayız. Bu ikisi birbirinin zıddı değil, tamamlayıcısıdır: Kapımızı dünyaya kapatmadan, anahtarı kendi cebimizde tutmak durumundayız.
Dijital altyapıların ya da bugün artık evrildiği yeni ismiyle yapay zekâ altyapılarının, yerli ve milli bir şekilde yönetimi esasında basit bir ev sahibi-kiracı ilişkisine benzetilebilir. Evi kullanırsınız ama evin elektrik altyapısı da mutfağı, ocağı da ev sahibinin tapusundadır. Veri merkezlerini, internet altyapısını, elektrik erişimini, çip teknolojisini de böyle görmek gerekir. Kullanabilirsiniz ama teknolojinin sahibi değilseniz bir aitlikten bahsetmek mümkün değildir.
Kullandığımız yazılımlar ise hazır yemek siparişi vermeye benzer. Aç kalmayız ama evde yemek yapmayı bilen yoksa bu sürdürülebilir bir ev yönetimi değildir. Nihai amacımıza ulaşmak için bu yazılımların kendi teknoloji mutfağımızda pişmesi gerekir. Veri merkezlerinin arsası, dijital teknoloji pazarı ve mutfağı bütünüyle başkasının elindeyse, biz bu dijital şehirde sadece kiracı oluruz. Ev sahibi kirayı artırsa da kapıyı kilitlese de elimizden bir şey gelmez. Bu yüzden dijital teknolojiyi sunanların tüm teknoloji katmanlarında millî kabiliyetlere sahip olması dijital egemenliğimizin ve vatanımızın mihenk noktasıdır.
Tüm bu nedenlerden dolayı ülkemizin kendi geleneksel sınırlarının ötesinde kendi dijital vatan sınırlarını çizmesi, koruması ve yönetmesi artık bir tercih değil, bir egemenlik zorunluluğudur. Birinci Dünya savaşı ile kurulan ulus devlet düzeni bu değişimi artık yönetememektedir. Bu bilinçle Türkiye olarak bizim ortaya koyacağımız fark ise, çoğu devletin yetişmekte zorlandığı bu değişimi kendi kaynaklarımızla, yerli ve milli olarak yapmak ve daha da önemlisi ürettiğimiz dijital ürünler, çözümler ve hizmetlerin, bu bilinçle ülkemizin gönül coğrafyasında ve etki alanımızdaki tüm ülkelere paylaşmak olacaktır.
Bilen üretir, üreten yönetir
Dijital altyapıyı millileştirmek yeni küresel oyunun bir ayağıysa, diğer saç ayağı da bu teknolojiyi kullanan toplumun dijital farkındalığının arttırılması ve yerli teknolojilerin kullanımının cezbedilmesidir. Dijital farkındalığın sadece gençlerin yeni gündemi olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Toplumun tümünde bu bilincin oturması, sahiplenilmesi, desteklenmesi gereklidir. Amaç herkesi mühendis yapmaktan ziyade, sosyal bilimleri dijital teknoloji eksenine yaklaştırmak olmalıdır. Bu hizmeti kim veriyor? Benden ne istiyor? Verdiğim bilgi nereye gidiyor? gibi soruların farkındalığı önemlidir.
Sonuç olarak geleneksel dünyada toprak, sermaye ve bilginin kontrolü egemen güç olmanın gereğiydi. Bilgiye erişmek, bir konunun uzmanı olmak eskiden zahmetli, zaman alan ama kıymetli bir süreçken, bir konuyu enine boyuna araştırmak, yatay ve dikey taramalar yapmak, kütüphaneler dolusu bilgiyi eleyip özünü çıkarmak yıllar alır, elde edilen uzmanlık ise bu yılların demlenmişliğiyle bir meyvesi olurdu. Ham olmak, pişmek ve yanmak insanın tekemmül etme sürecinde yavaş ilerleyen bir yolculuktur.
Günümüzde yapay zekânın medeniyet tasavvurunu yeniden tanımlayan asıl etkisi tam olarak bu noktadadır. Bugün yapay zekâ, devasa miktarda bilgiyi, yatay ve dikey araştırmayı göz açıp kapayıncaya dek yapabilen, "bilme" kısmında milisaniyelerle çalışan bir yardımcı/asistan haline geldi.
O halde insanoğlunun liderlik ve yöneticilik vasfını koruması, makinaların yapamadığını yapmakta mahir olmayı gerektiriyor. Yapay zekanın aydınlattığı karanlık gelecek otobanında insana kalan hala önemli süreçler bulunuyor. Bilme yükü hafifleyince, insan kendini asıl kendine özgü olan kabiliyete, yani hayal etme kudretine vermelidir. Hayal etmek, cesaret olmak, azim, sabır, erdem, vicdan, ahlak gibi ancak insanoğlunun kavrayabildiği bu alanlarda, yeni bir kavrayış ve tefekkür ile üniversitelerimiz öncü olmalıdır. Okullardaki geleneksel ezberci "bilgi yığma" üzere müfredatlarımızın, şimdiden makinelerin devraldığını, yerine artık daha çok insana has soyut mefhumların/kavramların öğretisi üzerine yoğunlaşmak gerektiği izahtan varestedir.
Muhakeme, hayal gücü, ahlâki tefekkür (düşünme), estetik duygu ve anlam / mana kurma kabiliyeti yarının neslinin makine ve yapay zekâ ile sentez oluşturacağı yegâne bir üstünlük olarak kıymet kazanmıştır. Aksi takdirde yapay zekanın her önün getirdiği yemeği kabul eden insanoğlu, yanlış, yönlendirilmiş ve eksik bilgi ile hareket etme riskiyle karşı karşıyadır. Yeni dünyaya entegre olurken, dijital vatanımızı korumanın yeni yollarını öğrenmeliyiz.
İpleri nasıl elimize alabiliriz?
Dijital çağın riskleri ve tehditleri yanında değişen teknik metotlar ülkeler arası ekonomik ilişkileri de etkiliyor. Ülkemizin dijital ve küresel ekonomiden ayrı kalması da ayrıca düşünülemez. Bir Anadolu şehrindeki küçük bir atölye, ürününü bir ekran üzerinden okyanus ötesine satabiliyor; bir yazılımcı, evinden dünyanın öbür ucundaki bir şirkete hizmet verebiliyor. Dijital altyapıların ve küresel teknoloji platformlarından aldığımız hizmetlerin mümkün kıldığı bu dönüşüm ekonominin de merkezine oturmuştur.
İşte burada bir dengeyi gözetmek mecburiyetindeyiz. Eğer "her şey tamamen yerli ve millî olsun, dışarıyla bağlantıyı keselim" dersek, kendimizi küresel dijital ekonominin dışında bırakırız. Dijital teknolojilere hakimiyet, kapıyı kapatmakla değil; kapıyı kimin, ne zaman, hangi şartla açacağına bizim karar vermemizle olur. Bağımsız olmak, dünyadan el etek çekmiş olmak demek değildir. Asıl marifet, dünyayla karşılıklı bir alışveriş içinde olup bu alışverişten güçlenerek çıkabilmektir.
Kısaca özetlersek, basiretli olacağız, dünyada gelişen teknolojiyi yakından takip ederken, takip ettiğimizin kölesi ve kopyacısı değil, kendi şartlarımıza göre kendi çözümümüzü kuran üreticisi olacağız. Ürettiğimiz dijital çözümleri de yalnız kendimiz kullanmakla kalmayıp, tarihî ve coğrafî olarak yakın olduğumuz, bizden çözüm bekleyen geniş bir coğrafyaya sunacağız. Bu cihetten bakarak, yeni dünyanın sınır tanımayan ve görünmeyen tehditleriyle mücadele etmek için, geleneksel milliyetçilik anlayışımızı da sınırlarımızın ötesinde esneterek ve yeniden tartışarak tanımlamaya ihtiyacımız olduğu açıktır.
*Dr., akademisyen