Dijital pharmakon çağında dikkat ekonomisi ve platform kapitalizmi
Dijitalleşme olgusunu, çağdaş düşüncede hâkim olan teknolojik determinizm ya da siber-iyimser/kötümser özcülük parantezinden kurtarmak, bu yeni ontolojik düzlemi gerçekçi bir temelde kavramanın ön koşuludur. Teknolojiyi kendi içinde mutlak bir iyilik vaadi ya da kaçınılmaz bir kıyamet senaryosu olarak kodlayan yaklaşımlar, insan eylemliliğini ve ahlâkî sorumluluğunu göz ardı etme eğilimi taşır. Oysa bir aracın teorik kapasitesi ile onun piyasa şartlarında aldığı fiili biçimi yapısal olarak birbirinden ayırmak yöntem açısından bir gerekliliktir. İnsanın kendi kimliğinden bağımsız hiçbir üretimi olamaz. Bu gerçekten hareketle, dijital araçların da asla nötr kalamayacağı, aksine belirli değer yüklü tercihlerle, tasarım yönelimleriyle ve yapısal yatkınlıklarla donatıldığı söylenebilir.
Ancak bu durum teknolojinin insan irâdesi ve eylemleri üzerinde mutlak belirleyici olduğu anlamına da gelmez. Dijital dünya Platon'un Phaidros diyaloğundaki yazı eleştirisine Jacques Derrida'nın getirdiği o meşhur yorumu hatırlatır şekilde tam bir pharmakon özelliği taşır: O hem hafızayı ve idrâki zayıf düşüren bir zehir hem de bilginin yayılımını sağlayan bir imkândır. Meseleye özcü kabullerden uzak eleştirel bir perspektiften yaklaşmak, dijital araçların dönüştürücü gücü karşısında insanın irâdî payını ve seçici duruşunu yeniden konumlandırmayı mümkün kılmaktadır.
Bu çıkmazı aşmak için dijitalleşmenin etki alanını iki temel eksende çözümlemek isabetli olacaktır. İlki, algoritmaların zihnimiz ve idrâk yeteneğimiz üzerindeki etkilerini inceleyen epistemik katmandır; ikincisi ise bireysel ilişkilerimizi küresel meta zincirlerine bağlayan ekonomi-politik düzlemdir. Bu iki boyutu diyalektik ilişkisi içinde ele almak analizi edilgen bir olumsuzlamadan kurtararak tartışmaya güncel bir teklif niteliği kazandırır. Dijital sahayı düz bir görececilikle geçiştirmek yerine platformun manipülatif yönlerini fark etmek ve sunduğu araçları bilinçli bir biçimde kullanmak önem taşır. İnsan ancak bu farkındalıkla yeni ekosistemde edilgen bir tüketici değil, karar verici bir aktör olarak konumlanabilir
Algoritmik kuşatmanın kıskacında sahih bilgi arayışı
Bireysel niyet ve çabanın dijital mecrada nasıl bir karşılık bulduğu, öncelikle bu mecranın tasarım karakterinin çözümlenmesiyle görünürlük kazanır. Teknolojinin nötr olduğunu iddia etmek, onun içerdiği değer yüklü mimariyi görünmez kılmaktır. Günümüz dijital platformları, kullanıcının niyetinden bağımsız olarak belirli davranış kalıplarını teşvik etme amacı taşır. Nitekim bu sistemler, örneğin insan dikkatini azami düzeyde ekranda tutmak ve refleksif tüketimi artırmak üzere kurgulanmış "karanlık tasarımlara" (dark patterns) ve ikna mühendisliği ilkelerine dayanmaktadır.
Bu durum, bireyin sahih bir amaçla adım attığı dijital sahada dikkat ekonomisinin karmaşık algoritmik yönlendirmeleriyle kuşatılması sonucunu doğurur. Buna karşın insan karşı karşıya olduğu bu tasarım dayatmalarının farkına varabildiği ve bunlara karşı bilinçli bir direnç geliştirebildiği ölçüde özerkliğini koruyabilir. Buradaki asıl ironi, insanın kendi ürettiği bir araç karşısında bağımsız kalabilmek adına kesintisiz bir zihnî teyakkuz halinde bulunmak ve savunma hattı kurmak durumunda kalmasıdır.
Söz konusu algoritmik kuşatmanın en doğrudan ve kalıcı yansıması bilişsel alanda kendini gösterir. Dijitalleşme tarihte eşi benzeri görülmemiş düzeyde bilginin kamusallaşmasını ve demokratikleşmesini sağladı, bilgiye erişim maliyetini küresel ölçekte neredeyse sıfırladı. Fakat bununla birlikte bu süreç nitelikli bir bilgi toplumunun inşasını sağlamaya yetmedi, aksine verinin analitik derinlik ve anlamlandırma yetisi aleyhine standartlaşmasına ve aşırı yoğunlaşmasına yol açtı.
Veri yığınları arasında yönünü kaybeden günümüz insanı her şeyi yüzeysel olarak tecrübe ettiği ama hiçbir şeyi derinlemesine özümseyemediği bir zihinsel sığlaşmaya maruz kalıyor. Bağlamından koparılmış ve eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulmamış ham veri kendi başına yalnızca niteliksiz bir toplamdan ve bilişsel bir parazitten ibaret kalır. Enformasyon çokluğunun doğurduğu bu zihnî yük bireyin sahih bilgiyle bağ kurma kapasitesini zaafa uğratarak yapay bir gerçeklik algısı üretiyor.
Özgürleştirici potansiyel
Ancak bu hegemonya ve zihinsel erozyon karşısında dijital alanı mutlak bir cehennem ilan etmek de isabetli bir yaklaşım olarak değerlendirilmemelidir. Dijitalleşme bilişsel atalete ve algının, hazzın, beğeninin, düşüncenin, nihayetinde dünya görüşünün standardize edilmesine zemin hazırlamakla birlikte belirli hukukî ve politik sınırlar elverdiği ölçüde kolektif hafızayı koruyan, akademiye küresel erişim sağlayan esnek bir kütüphane işlevi de görüyor. Nitekim kaybolma riski taşıyan sözlü tarih arşivleri, sürgün tanıklıklarına ait ses kayıtları ya da dağınık coğrafyalara savrulmuş toplulukların kolektif hafızası bugün dijital veri tabanları vasıtasıyla kalıcı birer kültür kütüphanesine dönüşebiliyor.
Öte yandan mevcut teknolojik zemin kolektif bellek çalışmalarının yanı sıra klâsik metin analizi ve tarihî araştırmalar için de yeni imkânlar sunuyor. Bugün dünyanın uzak bir köşesindeki bir araştırmacı, asırlar önce kaleme alınmış bir yazma esere dijital araçlar sayesinde ulaşarak tarihsel müktesebatı bu ağlar üzerinden savunma şansı bulabiliyor.
Ne var ki bu özgürleştirici potansiyel dijital ekosistemin yapısal çelişkilerini ortadan kaldırmaz. Platformların manipülatif tasarımı ile insanın zihnî özerklik arayışı arasındaki gerilim meselenin asıl odağını oluşturur. Dijital dünyada yalın bir veri gibi sunulan her enformasyon, aslında onu üreten yapının ideolojisini ve dünya görüşünü barındırır. Bu asimetrik bağ, bilgiyi üreten merkez için kesintisiz bir dinamizm sağlarken, yalnızca tüketen çevreler için tam bir standardizasyon öngören negatif bir diyalektik işletir. Dolayısıyla bu kuşatmayı aşmak, naif bir içe çekilmeyi değil, algoritmik yapıyı deşifre eden bir farkındalıkla bizzat bilgiyi üreten bir merkez haline gelmeyi gerektirir. İnsanın edilgen bir alıcı olmaktan sıyrılıp özne kalabilmesi tasarlanmış veriyi kendi kavramsal dünyasıyla yeniden inşa edebilmesine bağlıdır.
Platform kapitalizmi
Dijitalleşme meselesini yalnızca bireysel niyetler ve bilişsel süreçler düzleminde ele almak indirgemeci bir tutum olur zira bu süreç makro düzeyde işleyen küresel ekonomi-politik yapının güdümünde şekilleniyor. Nick Srnicek'in "Platform Kapitalizmi" ve Shoshana Zuboff'un "Gözetim Kapitalizmi" kavramsallaştırmalarında somutlaşan bu yeni düzen insan davranışını, gündelik iletişimleri ve en mahrem tercihleri bile serbest birer hammadde olarak işliyor. Bireyin entelektüel arayışı ya da gündelik iletişimi arka planda devâsâ teknoloji şirketleri tarafından sürekli veri madenciliğine tabi tutularak ticari bir meta haline getiriliyor, niyetinden bağımsız olarak insanın dijital alanda attığı her adım küresel sermayenin denetim mekanizmalarını besleyen bir girdiye dönüşüyor.
Bu hegemonya karşısında devletler dahi dijital egemenlik kavramı etrafında yeni regülasyonlar ve hukûkî kalkanlar geliştirme çabasındadır. Çünkü ulus devletlerin sınırları, sınır tanımayan platformların veri sömürgeciliğiyle ihlâl ediliyor. Böylesine kuşatıcı bir makro sistem karşısında bireyin sahada neyi değiştirebileceği ile neyi değiştiremeyeceği arasında rasyonel bir sınır hattı çizmesi yöntemsel bir gereklilik haline geliyor.
Bu ekonomi-politik yapı toplumsal ilişkilerin doğasını ve sosyalleşme pratiklerini de kökten dönüştürüyor. Geleneksel toplum yapılarındaki organik, mekâna bağlı ve zamana yayılan derin toplumsal bağlar yerini akışkan ve geçici ağ yapılarına bırakıyor. Bu dönüşüm ilişkilerin beğeni sayıları, takipçi oranları ve etkileşim istatistikleri üzerinden nicelikselleştirilmesini beraberinde getiriyor; birey sürekli bir onaylanma arayışına, dolayısıyla varoluşsal bir güvensizliğe ve algoritmik dışlanma kaygısına sürükleniyor.
Dahası, platform mimarisinin doğrudan ürettiği "yankı odaları" ve filtre balonları bireylerin yalnızca kendi önyargılarını onaylayan çevrelerle temas kurmasına yol açarak kamusal alanın müşterek zeminini aşındırıyor. Bu ayrışma belirli bir ülkü birliği tesis etmiş bütüncül toplum hayatını yapay alt kompartımanlara bölerek çözüyor. Küresel platformların ticâri mantığı uzlaşıdan ziyade etkileşimi artırmayı hedefler. Bu nedenle mevcut sistem yüksek değerlere veya aşkın fikirlere dayanan bütüncül bir fikrî duruşu dışlar. Aksine, tamamen gerçeklikten kopuk kişisel kabulleri kıymetlendiren ve her bireyi kendi öznel mevzisinde kişisel bir cephe tesis etmeye zorlayan parçalı bir çatışma iklimini ödüllendirir.
Dijital alanın ekonomi-politiği
Ancak platform kapitalizminin bu düzeni, toplumsal alanda kaçınılmaz bir belirlenim üretebilecek güçte değildir. Platformların ekonomi-politik tahakkümüne karşı dijital ağların sunduğu toplumsal potansiyel de yadsınamaz bir direnç üretebiliyor. Öyle ki yerleşik güç odaklarının çeperinde bırakılan toplulukların kendi anlatılarını küresel ölçekte dolaşıma sokmasına imkân tanıyan dijitalleşme, coğrafi kısıtlılıkları esnetiyor. Bu sayede dağınık toplulukların hafızayı koruması, merkeziyetsiz dayanışma hatları kurması ve hak ihlâllerini anında dünyaya raporlayabilmesi mümkün olabiliyor. Nitekim Afrika'da sömürgecilik anlatısının yerel aktörlerce kırılması, yüzyıllar içinde inşâ edilen Avrupamerkezci söylem düzeninin karşı-enformasyon akışıyla yapı söküme uğratılabileceğini gösteriyor. Benzer şekilde Filistin meselesinde uygulanan manipülasyon sınırlarının aşılması da bu ağların barındırdığı asimetrik güce işaret ediyor.
Bu durum, dijital alanın barındırdığı temel bir paradoksu açığa çıkarıyor: Şirketlerin kitleleri denetlemek amacıyla kurduğu teknolojik altyapı, ironik bir biçimde bu denetimi kıracak ortak tepkilerin de zeminini oluşturuyor. Platformların filtreleri kullanıcıların ürettiği yoğun karşı bilgi akışıyla esnetilmekte, resmî anlatıyı sarsan içerikler bizzat bu kanallar üzerinden uluslararası dolaşıma giriyor.
Ele alınan bu iki analitik katman -bireysel düzeydeki bilişsel çerçeve ile toplumsal yapıyı şekillendiren ekonomi-politik düzen- dijitalleşmenin barındırdığı çift yönlü karakteri sergiliyor. Bir tarafta enformasyon yoğunluğunun getirdiği zihinsel dağınıklık ve gözetim kapitalizminin kullanıcı verilerini ticâri bir unsura dönüştürme süreci işlerken; diğer tarafta yerleşik bilgi tekellerinin zayıflatılması ve toplumsal tepkilerin anında görünür kılınması gerçekleşiyor. Dolayısıyla karşımızdaki durum risklerin ve potansiyellerin eşzamanlı olarak büyüdüğü, her iki kutbun bir arada işlediği bir gerçekliktir.
Reddetmek ya da kabullenmek…
Bu gerçeklik, nihayetinde dijitalleşme tartışmasında özcü yaklaşımların ötesine geçmeyi ve bu sahanın sabit bir özü olmadığını kabul etmeyi beraberinde getirir. Teknolojiyi kategorik olarak reddetmek ya da bütünüyle kabullenmek monolitik bir kavrayışın neticesidir. Zamanın ruhu kendi yapısal krizlerini üretiyor ama bu krizlerin çözüm yolları da yine aynı dinamik içinde şekilleniyor. Çünkü dünya hayatı hangi insanlık anlayışının ufkunda form buluyorsa dönemin karakterini belirleyen de o tasavvurun kendisidir.
Toplumların gidişatı araçların teknik niteliğinden ziyade o araçları biçimlendiren zihniyetle, paradigmayı kuran dünya görüşüyle şekillenir. Burada belirleyici olan ne tek başına aracın gömülü politik tasarımı ne de ondan bağımsız şekillenen niyettir; asıl kurucu düzlem bu iki odağın dijital sahada kurduğu gerilimli ve kesintisiz etkileşimdir. Dijital altyapı kendi tahakküm mekanizmalarını ve değer yüklü algoritmik kuşatmasını her an dayatır ancak bu dayatma bir kader değil, insanın zihniyetiyle çarpıştığı dinamik bir mücadele alanıdır. Dolayısıyla gerçek bir hesaplaşma teknolojiyi bütünüyle dışlayan bir determinizme veya onun politik karakterini yok sayan naif bir araçsalcılığa düşmeden yürütülebilir. Pharmakon'un radikal karakteri de tam olarak bu düzlemde, zehir ile panzehirin, tahakküm ile özgürleşmenin aynı zeminde birbirini sürekli var etmesinde ve bu gerilimin asla nihâî bir çözüme kavuşturulamamasında aranmalıdır.