Bulut derebeyliğinde okul
Eğitimde devrim vaat eden dijital platformlara daha sık rastlıyoruz artık. Özellikle son dönemde "yapay zekâ destekli" platformların sayısı daha da arttı. Şimdilerde ise tamamen "yapay zekâ tabanlı" araçların kapıya dayandığını ifade edebiliriz. Yani artık sadece asistanlık sistemi sağlayan değil eğitimin planlanması, materyal geliştirme, öğretim süreci ve ölçme değerlendirme aşamalarının tümünde merkeze oturan dijital araçlar sunulmaya başlandı. Bu mecralar ücretli olup olmadığına bakılmaksızın okulun verisini, öğretmenin emeğini ve öğrencinin tepki örüntülerini dijital iklimde işleyen birer taviznameye dönüşürlerse, kurumlar ve devletler için bir tehdit alanı oluştururlar.
Asıl tehlikeyi iyi ayırt etmek gerekiyor. Tehlikeyi teknolojinin kendisinde aramak sorun alanından uzakta, sığ bir anlam katmanında tutar bizleri. Bu yüzden problemi mülkiyet ve bağımlılık bağlamında tartışmamızın yararlı olacağına inanıyorum.
Abonelik tuzağı
Önemli bir ayrım olarak da şunu belirtmeliyim. Okullar artık araç satın almıyorlar, platformlara kiracı oluyorlar. Yazılımlar ömür boyu lisansla değil aydan aya abonelikle geliyor. Sistemden çıkmanın maliyeti her yıl biraz daha kabarıyor. Yanis Varoufakis bu düzene "teknofeodalizm" diyor. Kazanç artık mal üretip satmaktan değil, dijital araziye erişimi denetlemekten, yani ranttan; daha net bir ifadeyle "bulut rantı"ndan geliyor. Okul, bulut derebeyinin toprağında ekim yapan bir çiftçiye benziyor. Veri işçiliği üzerinden emek okula ait oluyor, toprak ise bir başkasına.
Bu kira sözleşmesi kapsamında ne alıyoruz peki? Bu soruya 2023 yılındaki bir araştırma hiç pozitif yanıt vermese de bu üç yılda yapay zekânın eğitime entegrasyonunda büyük gelişmeler oldu. 2023 yılında UNESCO'nun Küresel Eğitim İzleme Raporu oldukça temkinliydi. Teknolojinin öğrenmeye katkısına dair sağlam kanıtın yok denecek kadar az olduğunu, üstelik var olan kanıtın önemli bir kısmının bizzat satıcı şirketlerden geldiğini söylüyordu. Aynı yıllarda ABD'de yapılan EdTech Genome araştırması da benzer bir tabloyu önümüze koyuyordu: 13 milyar dolarlık yaklaşık yedi bin eğitim aracının yüzde 85'i ya ihtiyaca uymuyor ya da yanlış uygulanıyordu. Alınan yazılım lisanslarının üçte ikisi hiç açılmamıştı bile.
Ne var ki o tablo bugün aynı zeminde devam etmiyor. Son üç yılda, sahada gerçekten karşılığı olan örneklerle tanıştık. Harvard'da yürütülen kontrollü bir deneyde, pedagojik ilkelere göre tasarlanmış bir yapay zekâ öğreticisi kullanan öğrenciler, sınıf içi aktif öğrenmeye kıyasla daha kısa sürede daha çok öğrendiler. Beni asıl heyecanlandıran ise Nijerya'dan geldi: Benin City'de dokuz devlet okulunda yapılan altı haftalık bir çalışma, yapay zekâ destekli öğrencilerin neredeyse bir yıllık geleneksel öğrenmeye denk bir ilerleme kaydettiğini gösterdi. Yani doğru kurulduğunda aynı teknoloji öğretimin niteliğini değiştirmeye de yetiyor.
İlk bakışta teknoloji lehine saf bir zafer gibi duran bu araştırmaların hepsinde, aslında çok daha temel bir parmak izi var. Gelişimi destekleyen araç, cevabı öğrencinin önüne koyan değil; onu bir soruyla, bir ipucuyla, bir iskeleyle kendi cevabına doğru yürüten araçtır. Demek ki sormamız gereken soru "yapay zekâ işe yarar mı" değil. Doğru soru, "nasıl tasarlanmış bir yapay zekâ?" İşte tam bu noktada araç seçimindeki titizlik bir konfor meselesi olmaktan çıkıp pedagojinin kendisi hâline geliyor. Çünkü satıcının vaadi ile okulun ölçütü tam buradan ayrışıyor. Bağımlılık büyüten aracı mı seçeceğiz, yoksa özerkliği destekleyen aracı mı?
Bereketli bir maden ocağı: Okul
İşlevsellik konusunu ele aldıktan sonra şimdi verilerin nasıl işlendiği meselesine geri dönelim. Nick Couldry ve Ulises Mejias'ın "veri sömürgeciliği" kavramını çerçeve alabiliriz burada. Tarihsel sömürgecilik için toprak neyse, yeni düzen için insan deneyimi odur. Shoshana Zuboff'un "gözetim kapitalizmi" tezi de aynı kapıya çıkıyor: Yaşantımız hammaddedir; tıklamamız, duraksamamız, yanlış cevabımız işlenir, davranış öngörüsüne dönüştürülür ve satılır. Okul ise bu madenciliğin en bereketli ocağıdır çünkü çocuk, verisinin kıymetini bilemeyecek yaşta ve itiraz edemeyeceği bir kurumsal çatı altındadır.
Mamul dediğimiz şey de masum değil. Büyük dil modelleri ağırlıkla İngilizce, Anglo-merkezli metinlerle eğitiliyor. Çocuk dünyayı bu süzgeçten öğrendiğinde kendi dili, kendi kıssası, kendi düşünce geleneği "çevrilmesi gereken yerel renk" konumuna itiliyor. Yunus'un nefesi, Itrî'nin makamı, Fuzulî'nin niyazı modelin uzak taşrasında kalıyor. Epistemik sömürgecilik de tam olarak budur zaten, size kendi hikâyenizi başkasının aksanıyla ve paradigmasıyla anlattırmak.
Dijital mülkiyet meselesini bir noktaya kadar açmaya gayret ettim. Buradan sonra kurumsal ve bireysel anlamda bağımlılık gelişmeye başlıyor. MIT Media Lab'in geçen yıl yayımladığı "Your Brain on ChatGPT" çalışması da bunu laboratuvarda gösterdi. Araştırmacılar, deneme yazan öğrencileri EEG ile izledi. En güçlü ve en yaygın beyin bağlantısallığı yalnız kendi zihniyle yazanlarda görüldü; yapay zekâya yaslananlarda ise en zayıfı. Dahası, bu öğrenciler yazdıkları metni sahiplenemedi, az önce "yazdıkları" cümleyi hatırlayıp aktaramadı. Araştırmacılar bu vakaya "bilişsel borç" adını veriyor; bugün ödünç alınan zahmetsizliğin, yarın düşünme kasından faiziyle tahsil edilmesi.
Aynı çalışmanın az konuşulan bir bulgusu ise yol gösterici olabilir bizler için. Önce kendi başına yazıp sonra modele başvuranlar, hem hafızada hem beyin etkinliğinde belirgin biçimde iyi durumdaydı. Demek ki mesele aracın varlığında değil, kullanım sırasındaydı.
Alet gayeleşince efendileşir
Buradan iki kolaycı yol çıkar; bizce ikisi de yanlıştır. Birincisi yasakçılık: kapıyı kapatırsınız, çocuk teknolojiyle sokakta, denetimsiz ve savunmasız tanışır. İkincisi teslimiyet: kapıyı ardına kadar açarsınız, okul bir platformun şubesine döner. Üçüncü yol ise bizim naçizane önerdiğimiz nazariyat pedagojisidir ve dört ilkeye yaslanır.
Önce zihin, sonra araç: çocuk bir meseleyi evvela kendi aklıyla kuşatmalı, modele ancak kendi taslağı elinde varmalı.
Eleştirel okuryazarlık: amaç aracı kullanmayı öğretmek değil, aracı sorgulamayı öğretmektir; bu cevabı kim, hangi veriyle, kimin menfaatine üretti sorusu müfredatın kendisi olmalı.
Yerlilik: kendi dilinde derlem (veri havuzu), kendi değerleriyle araç, kendi kurumlarında veri.
Öğretmen: hiçbir model, bir çocuğun gözündeki ışığın söndüğünü fark edemez; eğitim salt bilgi aktarımı değil, bir nazar meselesidir.
Medeniyetimiz bu ayrımı çoktan yapmıştı: alet gayeleşince efendileşir. Hikmet, eşyayı yerli yerine koymaksa yapay zekânın yeri de bellidir: elin altında, aklın hizmetinde, kalbin denetiminde.
* Eğitimci