Algoritmik savaşlar ve Hasbara

Rana Canan Cömert 16 Eylül 2026, Çarşamba
Çoğu devlet imajını yönetir, politikalarını savunur, kamuoyunu ikna etmeye çalışır. İsrail’in iletişim stratejisi Hasbara'yı farklı kılan şey entegrasyon. Askeri operasyonlar ile iletişim operasyonları aynı masada planlanıyor. Yani mesele sadece savaşı anlatmak değil anlatıyı savaşın kendisi yapmak.

"Tüm İran halkları zamanı geldi… Tiranlığın boyunduruğundan kurtulmak ve özgür ve barış arayan bir İran yaratmak için…"

Bu tweet, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu tarafından 28 Şubat 2026'da İsrail Başbakanlığının resmi X hesabı üzerinden paylaşıldı. Aynı tarih, İran'ın Minab adlı küçük şehrindeki bir kız okuluna yapılan ve 178 sivilin ölümüyle sonuçlanan saldırıya denk geliyor. Saldırının yapıldığı okula o gün iki füze saldırısı gerçekleşti. İlk saldırının ardından çocuklarını aramaya gelen vatandaşlar, ikinci saldırıda hayatlarını kaybettiler. İşte iletişim savaşlarında karşımıza çıkan durum bu. Askeri operasyonlarda binlerce sivilin canına kastedilirken bir başbakan, resmi hesaplarından oldukça bürokratik bir tavırla kurtarıcı rolünü üstlenebiliyor ve işin garibi bu İsrail için yeni bir şey değil. İsrail aslında Hasbara ismini verdiği bu iletişim stratejisini yıllardır başarıyla uyguluyor.

Nedir bu Hasbara?

Kelime İbranice'de "açıklama-anlatma" anlamına geliyor. Ama İsrail bağlamında bu kelime çok daha karmaşık bir pratiği tanımlıyor: Devletin politikalarını ve eylemlerini dış kamuoyuna meşrulaştırma faaliyeti. Kimi zaman kamu diplomasisi kimi zaman propaganda olarak tanımlanıyor. Aradaki fark ise tartışmalı ve bu tartışmanın kendisi de Hasbara'nın bir parçası.

Kavramın kökü 20. yüzyılın başına, Polonyalı Siyonist gazeteci Nahum Sokolow'a dayanıyor. Sokolow döneminde önce "propaganda", sonra "bilgilendirme kampanyaları", en son "Hasbara" deniyor. İsimler değişiyor, içerik gelişiyor ama özü aynı kalıyor: Uluslararası desteği kazanmak, anlatıyı yönetmek.

Bunu diğer devletlerin iletişim stratejilerinden ayıran nedir peki? Çoğu devlet imajını yönetir, politikalarını savunur, kamuoyunu ikna etmeye çalışır. Hasbara'yı farklı kılan şey entegrasyon. Askeri operasyonlar ile iletişim operasyonları aynı masada planlanıyor. Yani mesele sadece savaşı anlatmak değil anlatıyı savaşın kendisi yapmak. Netanyahu'nun 28 Şubat tweeti tam da bu yüzden operasyonun ilk saatinde değil, operasyonla eş zamanlı atılıyor. Fakat strateji, operasyona göre değişse de dile yansıyan üstenci ve sömürgeci tavır tekrar ediyor ve kendini yeniden üretiyor.

"Seni öldürebilirim de kurtarabilirim de"

Yazının başında belirttiğim tweeti okuduğumda ilk dikkatimi çeken, katledilen bir halka karşı onları "kurtarmak" için gösterilen cüret oldu. Bu "cüret"i aynı gün atılan başka bir paylaşımda da görüyoruz: "Sizi tekrar çağırıyorum, İran yurttaşları: Bu fırsatı kaçırmayın; bu kuşakta bir kere gelen bir şanstır. Boş boş oturmayın. Yakında anınız gelecek, kitleler hâlinde sokaklara dökülmeye çağrılacağınız an." 28 Şubat 2026.


İlk paylaşımda bir hitap varken ikincisinde bir eylem çağrısı yapılıyor. Buradaki söylem aslında postkolonyal teoride sıklıkla kritik edilen "kurtarıcı" olarak konumlanmanın bir tezahürüdür. Bu kurtarıcı rolünü belki Kipling'in meşhur "Beyaz Adamın Yükü"nden hatırlayabilirsiniz. Veya Gayatri Chakravorty Spivak, Can the Subaltern Speak? (Madun Konuşabilir mi? - 1988) çalışmasında "beyaz erkeklerin esmer kadınları esmer erkeklerden kurtarması" formülasyonundan bahsediyor. Bu formülasyona göre askeri müdahale aslında tarihsel olarak ahlaki bir görev olarak inşa ediliyor. Örneğin az önce gördüğümüz gibi "İranlıları kurtarmak." Netanyahu'nun söyleminde bu formülasyon yapısal olarak sürekli yeniden üretiliyor ve İsrail, İran halkını kendi rejiminden kurtaracak bir özne konumuna yerleştiriliyor.

Yine başka bir tweette "İran'ı özgürleştirmeyi ve onunla barış içinde yaşamayı hedefliyoruz." (8 Mart 2026) ifadesi, bu konumlanmanın açık bir beyanı olarak karşımıza çıkıyor. Hedef halkın iradesi söylemsel olarak müdahaleyi yapacak olan dış güce aktarılıyor. Askeri operasyon, talep edilmemiş bir müdahale olmaktan çıkarılıp "cevaplanmış bir çağrı" olarak yeniden yazılıyor: "Yardım istediniz ve yardım geldi." (10 Mart 2026).

Burada ister istemez şu soruyu soruyorum; madem bu kadar iyiydiniz Gazze'deki insanları neden kurtarmadınız? Veya "İran yurttaşları" derken neden "Gazze yurttaşları" diye hitap etmediniz. İşte tam olarak bu da Hasbara'nın bir parçası. İsrail, İran halkını kurtarılması gereken özneler olarak görüp yönetim ile mağduru birbirinden ayrıştırırken, Gazze halkını tamamen sömürülecek bir nesne olarak görüyor. Önce, koloniyal mentalite ile orayı işgal etmeyi kendisinde hak görüyor.

Ardından Achille Mbebbe'nin Nekrosiyaset (1998) çalışmasında belirttiği gibi sömürgeci, sömüreceği alanları mekânsal olarak da belirleyip orada tüm hukuku askıya alıyor. Orada yaptığı tüm işkenceler, ölüm kararları, saldırılar meşru hale geliyor. Hasbara çerçevesinde söylem olarak oradaki insanlar, insanlıktan çıkarıldığı için (dehümanizasyon), bu mekân içerisinde yapılan saldırıların meşruiyeti artıyor. Netanyahu İran'a "İran'ın cesur insanları" (8 Mart 2026, 18 Mart 2026) derken Gazzelilere "Kana susamış canavarlar" diye hitap ediyor.

Peki, bu ayrım neden bu kadar önemli? Çünkü söylem, hedefi belirliyor. Gazze söz konusu olduğunda sivil nüfus zamanla Hamas ile iç içe geçirildi, "terör için eğitilen çocuklar" çerçevesi kuruldu, sivil ile savaşan arasındaki sınır söylemsel olarak silindi. İran'da ise tam tersi yapıldı: Rejim ile halk birbirinden keskin biçimde ayrıştırıldı. Bu ayrım tesadüf değil. Hedef bir halk değil de halkın da mağduru olduğu bir rejim olarak tanımlandığında ne oluyor? Sivil ölümler kazaya dönüşüyor. Müdahale tartışılmaz hale geliyor. Aynı söylem, iki farklı hedef için iki farklı çerçeve. İşte Hasbara da tam burada devreye giriyor: Kimi insanlaştıracağını, kimi insanlıktan çıkaracağını bilen bir strateji.

Algoritmalar, anlık yayın, devre dışı doğrulama

İsrail'in Hasbara stratejisinde bu kadar esnek olmasını sağlayan alanlardan biri de sosyal medya. Artık liderler, sosyal medyanın bu etkisi ile geleneksel medya kuruluşlarının editoryal filtrelerinden geçmeden, her an ve doğrudan olarak kitlesine seslenebiliyor. Halk da yorum, paylaşım ve etkileşim yoluyla bu sese anlık olarak yanıt verebiliyor. Fakat halk ile lider arasındaki bu doğrudan etkileşim, elbette filtresiz ya da stratejisiz bir iletişim anlamına gelmiyor. Neyin paylaşılacağı, hangi dilin kullanılacağı, hangi görüntünün seçileceği, hangi anın öne çıkarılacağı gibi kararlar doğrudan liderin stratejik iradesine ait oluyor. Aynı zamanda sosyal medyada, askeri operasyon süreçleri ile ilgili asılsız haberler kolaylıkla dolaşıma sokuluyor. Kaynağı olmayan ve muhtemelen bir elden yönetilen hesaplar aracılığı tekrar yorumlanarak ve çoğu zaman daha da radikalleşerek hızla paylaşılıyor. Algoritmaların katkısı ile süreç o kadar hızlı ilerliyor ki söylemin yalanlanmasına veya savunmaya geçilmesine imkân kalmıyor.

Somut örneğimize bakalım. Netanyahu 28 Şubat'ta operasyonun ilk saatinde "özgürlük" tweeti atıyor. Aynı gün Minab'da 178 sivil ölüyor. Bu iki bilgi sosyal medyaya eş zamanlı düştü mü? Hayır. Biri planlı, hazır ve stratejik bir hesaptan geldi. Diğeri dağınık tanıklıklardan, doğrulanması gereken görüntülerden, travma içindeki insanların paylaşımlarından oluştu.

Burada algoritmalar devreye giriyor. Sosyal medya platformları içeriği eşit dağıtmıyor. Kimi öne çıkaracağına dair kararlar; hesabın büyüklüğüne, geçmiş etkileşim oranına, paylaşımın ilk dakikalarındaki tepki hızına göre şekilleniyor. Resmi devlet hesapları bu kriterlerin neredeyse tamamını baştan karşılıyor. Yüksek takipçi sayısı, sürekli etkileşim, platformun güvenilir saydığı kaynak statüsü. Yani algoritma, kasıtlı olmasa da yapısal olarak resmi söylemi öne çıkarıyor, sivil tanıklığı ise arka plana itiyor.

Bir de algoritmaların duyguya verdiği ağırlık meselesi var. Öfke, korku, coşku gibi duygular etkileşimi artırıyor. Etkileşim artınca içerik daha fazla kişiye ulaşıyor. Netanyahu'nun "özgürlük" ve "kurtuluş" dili tam da bu duygusal tetikleyiciler üzerine kurulu. Minab'daki ölüm haberi ise insanı donduruyor, ağlatıyor ama algoritmik olarak o his, öfke kadar etkileşim üretmiyor. Keder viral olmuyor, slogan oluyor. Üstelik yanlışlamak, iddia etmekten her zaman daha yavaş. Bir tweet saniyeler içinde yüz binlerce kişiye ulaşırken, o tweeti çürütecek haber kaynağa ulaşmayı, doğrulamayı, bağlamı kurmayı gerektiriyor. Bu süre zarfında ilk çerçeve zihinlere yerleşmiş, yanlışlama geldiğinde çoğu kişi zaten başka bir gündemin içine sürüklenmiş oluyor. Araştırmalar da bunu doğruluyor: yanlış bilgi, düzeltmesinden ortalama altı kat daha hızlı yayılıyor.

Sonuç olarak Hasbara, sosyal medyayı sadece bir yayın kanalı olarak kullanmıyor. Sosyal medyanın kendi yapısal mantığını; hızı, duyguyu, tekrarı stratejinin bir parçası haline getiriyor. Ve bu yüzden karşı anlatı üretmek giderek zorlaşıyor. Karşı söylem geç kalıyor, dağınık kalıyor, duygusal olarak az etkileşimli kalıyor. Minab'daki okul haberi sosyal medyaya taşınmadan Netanyahu'nun sözde özgürleştirici mesajı zaten viral olmuştu.

Toplumsal hafızanın işlevselliği

Hasbara'nın en güçlü enstrümanlarından biri de hafıza. Bu hafızanın merkezindeki referans ise Holokost. 7 Ekim saldırılarının hemen ardından atılan tweetlere bakıldığında bir şey dikkat çekiyor. Hamas hiçbir zaman sıradan bir silahlı örgüt olarak tanımlanmıyor. Doğrudan Nazi Almanyası ile eşitleniyor. Bunun en çarpıcı örneği Babi Yar referansı.: "Babi Yar gibi biçtiler hepsini…" 10 Ekim 2023.

Babi Yar, 1941'de Nazi askerleri tarafından Ukrayna'da iki gün içinde 33 bin 771 Yahudi'nin katledildiği yer. Tarihin en büyük toplu katliamlarından biri ve Netanyahu bu referansı 7 Ekim'den sadece üç gün sonra kullandı. Yani Hamas'ın eylemi, siyasi ya da askeri bir saldırı olarak değil, Holokost'un doğrudan devamı olarak çerçevelendi. Bu kelimeler rastlantısal değil. Çok belirli bir hafızayı, çok belirli bir duyguyu tetiklemek için seçilmiş.

Peki, neden bu kadar etkili? Çünkü Holokost, Batı kamuoyunda tartışmaya kapalı bir referans noktası. Nazizm'in kötü olduğu, yenilmesi gerektiği, bir daha yaşanmaması için her şeyin yapılması gerektiği artık siyasi argüman değil, ahlaki zemin ve bu zemini kurmak, burada kalmak stratejik olarak daha avantajlı.

"Hamas eşittir Nazi" denklemi tam buraya oturuyor. Bu denklem bir kez kurulduğunda, "Operasyon orantılı mıydı?" gibi sorular söylemsel olarak farklı bir soruya dönüşüyor. "Nazizm yenilmeli miydi?"nin cevabı tartışılamaz olduğu için, birincisi de fiilen tartışılamaz hale geliyor. Yani "Kaç sivil öldü, hangi uluslararası hukuk ihlal edildi, müzakere mümkün müydü?" soruları ahlaki bir zorunluluğun gölgesinde kayboluyor.

Bu strateji sadece düşmanı kötülemek için değil, alternatifleri imkânsızlaştırmak için de işliyor. Ateşkes mi? Nazilerle ateşkes mi? Müzakere mi? Nazilerle müzakere mi? İki devletli çözüm mü? Nazilerle paylaşım mı? Denklem bir kez kurulunca her siyasi alternatif, ahlaki olarak savunulamaz bir konuma sürükleniyor.

Hasbara ve Holokost referansı

Bir de şunu söylemek gerekiyor: Bu strateji farklı kitlelere farklı konuşuyor. Batılı Yahudi diasporası için Holokost referansı varoluşsal bir korku aktive ediyor. Hristiyan Evanjelist Amerikalılar için İsrail'in korunması teolojik bir zorunluluk. Avrupa kamuoyu için ise "Nazi" kelimesi tek başına yeterli, o kelimeyi duyan herkes hangi tarafta durması gerektiğini zaten biliyor. Aynı tweet, aynı anda çok katmanlı çalışıyor.

Sonuç olarak Holokost referansı burada tarihsel bir analoji değil. Güncel siyasi kararları meşrulaştıran, alternatifleri kapatan ve eleştiriyi ahlaki imkânsızlığa dönüştüren bir silah haline geliyor. Geçmişin trajedisi, şimdinin en etkili propaganda aracına dönüştürülüyor. Söyleme itiraz eden herhangi biri "Holocost'u küçümsüyor" damgasıyla karşı karşıya bırakabiliyor.

Ama asıl mesele şu: Bu mekanizmayı görmek, ona karşı ne yapabileceğimiz sorusunu da beraberinde getiriyor. Kontra-anlatı üretmek yeterli mi? Muhtemelen değil çünkü kontra-anlatı her zaman geç kalıyor, dağınık kalıyor, duygusal olarak az etkileşimli kalıyor. Medya okuryazarlığı yeterli mi? Kısmen, ama algoritmaların yapısal avantajı bireysel farkındalıkla kapanacak bir açık değil.

Yazının başına dönelim. Minab'daki okul. 178 sivil ve aynı gün atılan "özgürlük" tweeti. Bu iki gerçeklik aynı anda vardı. Ama biri viral oldu, diğeri kayboldu. Bunları bilerek şunu soruyorum: Hangi çerçevenin içinde düşünüyoruz? Kim koydu o çerçeveyi? Kimin sesi duyuldu, kimin duyulmadı?

Hasbara gibi stratejiler tam da bu soruların sorulmadığı yerde büyüyor.

Benzer Haberler

X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.