Afrika’nın verileri mi daha değerli, elmasları mı?
20. yüzyılda Afrika'nın altınına, elmasına, petrolüne ve kauçuğuna yönelen sömürünün 21. yüzyıldaki farklı bir versiyonuyla karşı karşıyayız. Bugün sömürülen şey veri, genom, biyolojik bilgi ve insanlığın ortak mirası olan genetik çeşitlilik. Aslında sadece sömürülen şey değişti; sömürenin zihniyeti ise aynı: Krizlerden kendilerine kâr çıkarmak ve ticaretini hayırseverlik ya da yardım adı altında sunmak.
Ne demek istiyoruz biraz açalım.
Donald Trump'ın ikinci başkanlık döneminde ABD yönetimi, ülkenin kalkınma ajansı USAID'in yaptığı faaliyetlerin büyük bir kısmına son verdikten sonra "Önce Amerika" temalı küresel sağlık stratejisinin bir parçası olarak Afrika ülkeleriyle ikili sağlık yatırım anlaşmaları imzalamaya başladı. Dışarıdan bakıldığında bu, yerel sağlık sistemlerini finanse etmek için atılmış cesur bir adım gibi görünse de Washington, ülkelerden sağlıkla ilgisi olmayan bazı tavizler de dahil olmak üzere ciddi yetkiler talep ediyordu. Ayrıca sunulan yardım anlaşmaları ise süresi belirsiz, maddeleri gizli ve tek taraf kazanç sağlayan diplomatik metinlerden ibaret.
Anlaşmalar, Afrika ülkelerini fon karşılığında tüm hastalık örneklerini, genetik verilerini ve virüs dizilimleri gibi verileri ABD ile paylaşmayı şart koşuyor. Üstelik basına sızdırılan belgelere göre ABD bu verileri 10 ayrı özel şirketle paylaşabilecek. Bu veri transferi ise tamamen karşılıksız. Yani verilerden geliştirilecek aşı veya ilaçların kaynak ülkeye ulaşacağının hiçbir garantisi verilmiyor. Hatta metinlerde "ABD'nin iç ihtiyaçlarından sonra" diye belirtiliyor. Kısacası yardım yerine sunulan sağlık anlaşmalarının karşılığında, ülkelerin egemenlik hakları hiçe sayılıyor ve bu anlaşmalarla ABD, tüm kıtayı bir veri çiftliğine dönüştürüyor.
Veri sömürgeciliği: Yeni petrol
Afrika ülkelerinden en az 16'sı bu anlaşmalara imza attı. Toplamda 18,3 milyar dolarlık bir kaynaktan bahsediyoruz. Basına sızan bilgilerden anlaşmaların pek çok gizli madde içerdiğini okuyoruz. Örneğin, Nijerya'nın anlaşmasında, fonların kesintisiz akması için Nijerya hükümetinin Trump yönetiminin ülkedeki Hristiyanlara yönelik zulüm olarak adlandırdığı sorunla mücadele etmesi şart koşulmuştu. Yani bir ülkenin iç siyasetine, dini inanç özgürlüğüne müdahale ediliyor, sağlık fonları şartlı olarak bu müdahale sonucunda bağlanıyordu. Buna aslında klasik bir Batı şartlı yardımı diyebiliriz ama burada ABD'nin yüksek kibriyle, yardım yerine ticaret var. Sağlık anlaşmaları, USAID'in daha önce "ücretsiz" yaptığı yardımlar, ticaret ya da yatırım altında karşılığında başka şeyler talep ederek geliyor. Çünkü Trump'ın "ticari zekâsı" bir şey almadan bir şey vermemek üzerine kurulu.
Uganda ile yapılan anlaşma ise ABD yetkililerine sağlık tesislerinde önceden haber vermeksizin ani denetim yapma hakkı tanınıyor. Bu da Uganda'nın sınırları içinde ABD'ye fiili bir dokunulmazlık ve egemenlik alanı sağlanması demek.
Zambiya'nın anlaşmasının içinde, ABD'nin ülkenin stratejik maden kaynaklarına erişim sağlamasını öngören maddeler olduğu belirtiliyor. Yani anlaşma, Zambiya'nın doğal zenginliklerini ABD şirketlerine açma karşılığında bir avuç sağlık yardımı veriyordu. Ancak Zambiya maden kaynaklarına erişimi kabul etmediği için bu "kirli" yatırım anlaşmasını kabul etmedi. Zimbabve, Gana ve Kenya da anlaşmaları sağlık verilerine doğrudan erişim talebinin eşitsiz olduğu gerekçesiyle reddetti. Bu zamana kadar sadece bu 4 ülke hassas sağlık verilerinin paylaşımlarının veri koruma yasasını ihlal ettiği gerekçesiyle bu yatırımları ülkelerine almadılar. Bu geri çekilmeler az da olsa, Afrika ülkelerinin uyanışının ve artık eski tip sömürü yöntemlerine "dur" demeye başlamalarının işaret fişekleri olduğunu düşünüyorum.
Peki, ABD tüm bu tavizleri neden istiyor? Bu mesele aslında bir süredir değerli kaynakların değiştiğini ama ne sömürenin ne de sömürülenin değişemediğinin en güncel örneği. Verilerimiz bugün en değerli emtia. Eskiden belli coğrafyalardan altın, petrol ve kömür alınırken, şimdi ise veri ve genetik örnekleri alınmak isteniyor. Sömürgecilik şekil değiştiriyor ama temel mantığı aynı. Afrika ham maddeyi uyguna ihraç edip işlenmiş malları pahalıya alırken, şimdi sahip olduğu veriler bilinmeyen bir laboratuvara gidiyor. Aşı ve ilacı, yani verinin işlenmesi sonucunda kendilerine gelen "ürünü", bir nevi şifa ya da çözümü, pahalıya alıyor. Ülkeler anlaşmaya hayır dediklerinde ise tüm sağlık yardımlarını kaybedecekleri tehdidiyle karşılaşıyor.
USAID yardımları kestikten sonra ABD, bu ülkelerdeki sağlık yardımlarını sağlık yatırımları adı altında ülkelere satmak istedi. Yardım yerine koyulan bu ticaret, hâlihazırda zaten ahlaksız bir yerde dursa da anlaşmalardaki bazı maddeler yatırımların asıl niyetine gölge düşürdü: Afrikalıların sağlık verileri uzun süreyle ABD ile paylaşılacak, bu verilerden çıkacak herhangi bir bilgi, aşı, tedavi Afrikalılarla paylaşılmayacak. Bu tek başına ülkelerin biyolojik egemenlik haklarını ABD'ye teslim etmesi anlamına geliyor. Dahası sızdırılan belgelere göre bu örnekleri ve verileri, tanı veya diğer tıbbi önlemler geliştirme yeteneğine sahip ABD hükümeti dışı 10 kuruluşla daha paylaşabilecek. Bu da verinin doğrudan özel sektöre, ilaç devlerine ve biyoteknoloji şirketlerine akması demek oluyor.
"Afrika'nın başına hep en kötüsü geliyor"
Kenyalı yazar Ngugi wa Thiong'o Öze Dönüş kitabında, sermayenin yolculuğundaki her evrede Afrika'nın rehin alındığını ve başına hep en kötüsünün geldiğini ifade eder. Afrika köle ticareti döneminde, insanlarının bedenlerini mala dönüştürmüş, sömürgecilik döneminde fiyatlar üzerinde denetimi olmadan, hammadde tedariki sağlamış, yeni küresel evrede ise borçlar ve farklı bağlılıklar altında kalmıştır. Nihayet geldiğimiz noktada verileri de (ç)alınan bir kıtayla karşı karşıyayız.
ABD neden bu verileri Güney Amerika'dan ya da Asya'dan değil de özellikle Afrika'dan istiyor? Cevap aslında sadece yardıma muhtaç ve mazlum olmaları değil. Afrika'yı genetik havuzda değerli kılan başka gerçekler de bulunuyor. En genel haliyle, Afrika bütün dünyanın en büyük gen havuzuna sahip. Genetikçiler insan sağlığının geleceğine yön verecek genetik anahtarların büyük kısmının Afrika'da bulunduğunu belirtiyor. Afrika, aynı zamanda insanlığın ilk başladığı yer olarak bilinir. Modern insanın yaklaşık 200-300 bin yıl önce Afrika'da ortaya çıktığı söylenir. O günden bu yana, Afrika'da yaşayan popülasyonlar, dünyanın geri kalanındaki tüm insanlardan çok daha fazla genetik çeşitliliğe sahip. Çünkü insanların Afrika dışına çıkan grupları, toplam genetik çeşitliliğin yalnızca küçük bir kısmını yanlarında götürdüler. Gen çalışmaları için Afrika, eşi benzeri görülmemiş bir laboratuvar vasfını taşıyor. 2026'da Afrika verilerinin, 19. yüzyıldaki Afrika elmaslarından daha değerli olduğu görülüyor.
Güney Afrikalı insan genetikçisi Prof. Michèle Ramsay, bu konudaki makalesinde şöyle yazıyor: "Afrika'dan elde edilen genomik ve ilgili sağlık verileri hâlâ az sayıda ve son derece değerlidir. Bunun nedeni, dünyanın geri kalanında nadir veya hiç bulunmayan çok sayıda varyantın olmasıdır. Bu tür verilerden elde edilecek bilgiler küresel nüfusa fayda sağlayacaktır ancak Afrika, verilerini kullanan araştırmalardan kaynaklanan uygun fiyatlı faydalara sınırlı erişim nedeniyle ulaşabilecek midir?"
Ramsay'ın endişesi çok yerinde. Örneğin, sadece 400 Afrikalının gen haritası, daha önce hiç bilinmeyen 3 milyondan fazla yeni genetik varyant ortaya çıkardı. Bu varyantlar; kanserden bağışıklığa, yaşlanmadan nadir hastalıklara kadar tıbbın en büyük sırlarını barındırıyor.
Yani Afrika'nın genetik verileri, geleceğin aşı ve ilaçlarının ham maddesi. Bu devasa pazarın kontrolünü eline almak isteyen ABD de işte bu yüzden diplomatik baskıdan ekonomik yaptırıma kadar her yolu deniyor.
Toplanan veriler, çalınan gelecek
Veri madenciliği, yani veri sömürgeciliğinin aslında ne olduğuna bakalım. Verilerin toplanması, dışarıya aktarılması toplulukların rızası olmadan veya onları ortak etmeden kullanılması ve bu verilerden elde edilen tüm ekonomik, bilimsel ve ticari faydaların tamamen Küresel Kuzey'e (ABD, Avrupa vb.) gitmesi anlamına geliyor. Verinin sahipliği, kontrolü ve faydası dışarıya aktarılıyor. Diğer ülkeler çoğu zaman küçük bir ödeme veya boş vaatlerle oyalandırılır. Toplanan veriler ise izinsizce uluslararası konferanslarda sunulur, şirketlerle paylaşılır veya ticari ürünlere dönüştürülür.
Peki, bu topluluklara nasıl zarar verir? Bu veriler marjinal grupları damgalayabilir veya hedef haline getirebilir. Ayrıca, topluluk olarak mahremiyet ihlal edilir çünkü Afrika'da bireysel değil kolektif kimlik önemlidir. Tarım veya toprak verileri, hükümetler veya şirketler tarafından topraklara el koymak için kullanılabilir. En önemlisi, bu verilerden geliştirilen ilaçlar veya ürünler büyük kâr sağlarken, verinin asıl sahipleri olan Afrikalılar bu ekonomik faydadan tamamen dışlanır.
Yeni sömürgeciliğe karşı uyanış
Klasik sömürgeciliğin basamaklarından olan meşruiyet kazandırıcı dil, bu tip sömürgecilikte de mevcut. Bütün bu sömürü mekanizmasını meşrulaştırmak için en etkili araç nedir? Evet, yine eksiklik anlatısı yani Afrika'yı sürekli olarak "hasta, fakir, bağlantısız, eğitimsiz, acil, kalkındırılması gereken" kıta olarak resmeden çerçeve. Klasik sömürgeciler geçmişte nasıl "eğitimsiz vahşileri medenileştirme" ilkesiyle toprak gaspını meşrulaştırdıysa bugün de aynı zihniyet "yoksulluğu kaldırma ve hayat kurtarma" vaadiyle kıtanın verilerini gasp ediyor. "Beyaz Adamın Yükü" şarkısı, "bağlantısı olmayanları bağlamak", "banka hesabı olmayanlara yardım etmek" veya "veriyi yoksulluğu aşmak için kullanmak" gibi modern söylemlerde adeta çınlıyor. ABD bu yeni modelde "Afrika'yı hastalıklardan kurtaralım, kendi ayakları üzerinde dursun, paramızı boşa harcamayalım" diyerek daha açık konuşsa da öz değişmiyor.
Aslında sömürgeciliğin hiç bitmediğini sadece şekil değiştirdiğini görüyoruz. Yazının başında da belirttiğimiz gibi 20. yüzyılda sömürgeciler, Afrika'nın toprağını, madenini ve emeğini sömürüyordu. Bugün ise yeni sömürgeciler, Afrika'nın kanını, genetik kodlarını ve gelecekteki sağlığını sömürüyor. Yardım adı altında sunulan anlaşmalar, bu yeni sömürü düzeninin hukuki zeminini oluşturuyor.
Verinin sömürgesizleştirilmesi mümkün mü peki? Veri sömürgeciliği öz itibariyle bir iktidar sorunu. Burada mesele Afrika'nın verilerini paylaşmaktan kaçınması değil, bu paylaşımın adil, eşit ve karşılıklı olması. Verilerin kaynağı olan topluluklar, bu verilerden doğacak ticari ve tıbbi faydalardan mahrum bırakılmamalı. Zimbabve ve Zambiya gibi ülkelerin anlaşmalardan çekilmesi, bir bilinçlenmenin işaret fişeği gibi gözüküyor. Artık veri, yeni altındır; genom, yeni petroldür. Bu yeni altının sahibi kim olacak? Afrika mı, yoksa onu yüzyıllardır sömüren eski ve yeni güçler mi? Thingo'dan ödünçle söyleyecek olursak, Afrika, "lütufkar Batı'nın karşısındaki minnettar dilenci rolünü" oynamayı bırakmalıdır artık.
Afrika Birliği'nin ABD eski Büyükelçisi Arikana Chihombori-Quao ise USAID'in insani yardım görüntüsü altında hükümetleri istikrarsızlaştıran bir nevi ajanlar gibi çalıştığını ifade ederek olayın başka bir boyutuna dikkat çekiyor. Fakat özü itibariyle yıllardır kıtaya akan dış yardımlara rağmen kıtada ekonomi, sağlık ve eğitim alanında bir iyileşme sağlamaması Afrikalı liderleri kendi sağlık sistemlerini kurma noktasında cesaretlendirmeli. Milyarlarca dolar maden çıkaran ülkeler, ücra bir köye sağlık ve hizmeti götürmekten aciz olmamalı. Yardımların kesilmesi, bazı Afrikalı ülkelerin yaptığı yeni yeni anlaşmaların reddedilmesi Afrika için kendi geleceğini tayin etmek için bir fırsat olarak görülebilir.