Geleceğin kara gözlü zalimi

İbrahim Altay 14 Eylül 2026, Pazartesi
Aslında buradaki pek çok şey eski okulumdakine benziyor. Güçlü olan zayıf olanı eziyor. Buradaki çocukların söylediğine göre dünyanın kanunu böyleymiş. Gardiyanlar ve müdür derseniz, onların da babamdan ve öğretmenlerimden farkı yok.

Bir zamanlar ben de çocuktum. Yaşıma bakarsan, halen çocuğum. Fakat yaşadıklarıma bakarsan…

Bir zamanlar tıpkı sizler gibi bir apartman katında yaşardım. Babam 'daire' adını verdiği bir iş yerine gider gelirdi. Sanırım yuvarlak olduğu için işyerine bu ismi vermişlerdi.

Annem ev hanımıydı. Çok iyi kalpli, çok yardımsever bir kadındı. O da başka insanların evlerine temizliğe giderdi.

Annem, canım annem, beni çok severdi. Şu dünyada annemin dizinde oturmaktan, başımı okşamasından, bana sarılmasından daha güzel bir şey yaşamadım. Bilgisayar oyunlarından bile güzel.

Babam da aslında iyi bir adamdı ama onu dairede çok yoruyorlardı. Akşam eve gelince ilk sözleri 'yoruldum' ve 'yemek' oluyordu. Sonra da televizyonun karşısına oturup uzun uzun hem televizona hem de telefonuna bakıyordu.

Bazen televizyon kapalı olduğunda bile babam uzun uzun bakmaya devam ediyordu.

Ne zaman babamla konuşmaya çalışsam ya beni duymuyor ya da bir iki cümlelik kısa cevaplar veriyordu. Yine de ben onu seviyordum.

İlkokulu mahalle mektebinde bitirdim. Çok iyi arkadaşlarım vardı. Okul bittikten sonra bile birlikte oynuyorduk. İlkokul bitince bu arkadaşlardan bazıları mahalleden taşındı. Diğer bazıları ise özel okula gittiler.

Bizim o kadar paramız yoktu. Ben mahalledeki ortaokula devam etmek zorunda kaldım ve artık yalnızdım. Hatta okulun ilk günü babam beni müdüre teslim ederken "Eti de senin, kemiği de senin hocam" dedi. Kendimi bir an mezbahada sandım. İnsan etten ve kemikten ibaret değilmiş, onu bilahare anlayacaktım.

Okulda kantin vardı. Öğle arasında diğer çocuklar oradan tost ve hamburger alıp yiyorlardı. Bazıları teneffüs aralarında bile kantine koşuyor; sosisli ya da bisküvi alıyorlardı. Bazı çocuklar kola ve gazoz bile içmeye başlamışlardı.

Babama bunu anlattım. Önce boş boş baktı yüzüme. Sonra "Biz ne zorluklarla büyüdük, biliyor musun" dedi. Kara lastik diye bir şey varmış, ondan söz etti.

İlk ciddi yalanım

Annem, benim yufka yürekli annem… Ertesi gün okula gitmek üzere evden çıkarken beni durdurdu. Çantasından çıkardığı 50 lirayı özenle katlayıp cebime koydu. Sonra beni kendisine doğru çekip sarıldı. Başımı okşadı. Saçlarımı öptü. "İdareli kullan oğlum" dedi.

O günden sonra bu annemle ikimizin küçük sırrı haline geldi. Her hafta başında aynı sahne tekrarlanıyordu. Annem her defasında sırtımı okşayıp "İdareli kullan oğlum, başka paramız yok" diyordu.

Ortaokul ilkokuldan farklıydı. Her dersin ayrı bir öğretmeni vardı. Gerçi beden hocası İngilizce dersine de giriyordu bazen ama olsun.

Edebiyat öğretmenimiz genç bir kadındı. Sanırım cep telefonunu çok seviyordu. Bir gün yine cep telefonuna bakarken ağlamaya başladı. Koşarak sınıftan çıktı. Çıkarken "Aşkım! Bana bunu yapamazsın" gibi bir şey dediğini duyduk.

Çocuklardan biri "Ders boş, gidebiliriz" dediği için sınıftan çıktık. Öğretmen olmayınca dersin boş sayıldığını o gün öğrendim.

Eve gittiğimde annem yoktu. Sanırım temizliğe yardım etmek için gittiği insanların evlerinden dönmemişti. Bunun üzerine ben de oturduğumuz sokakta bulunan internet kafeye gittim. Sıra sıra dizilmiş kocaman bilgisayarlar vardı. Işıklarını dışarıdan görüyordum ama daha önce hiç girmemiştim. Adeta bir rüyada gibiydim.

Kapıda "15 yaşından küçükler giremez" yazıyordu ama içeride 15 yaşından büyük kimse yoktu. Sınıf arkadaşım Ahmet'i gördüm. Bildiğim bütün oyunları bana o öğretti.

Artık okuldan çıkınca doğruca internet kafeye gidiyorduk. Annem "Nerede kaldın" diye sorunca "Ahmet'le ders çalıştık" diyordum. Ahmet de kendi annesine aynı yalanı söylüyordu. Sanırım ilk ciddi yalanım bu oldu ve sonrasında yalan söylemek bende alışkanlık haline geldi.

Harçlığımı internet kafede harcadığım için okulda aç kalıyordum. Bir gün Abdullah isimli sınıf arkadaşımızın evden sandviç getirdiğini fark ettim. Anneme söyledim, o da bana sandviç hazırlamaya başladı. Bir ekmeğin içine iki dilim peynir ve domates koyuyordu. Nasıl da lezzetliydi.

"Masum şakalar"

Birkaç hafta sonra sınıf arkadaşlarımızdan Cem bizi doğum gününe davet etti. Annemden izin istedim. Nasıl da sevindi garibim. Ben son derece çelimsiz, kalın gözlüklü, sivilceli, kekeme bir çocuktum. Bu özelliklerim nedeniyle kimsenin benimle arkadaşlık etmeyeceğini düşünüyordu sanırım. Doğum gününe davet edilmeme çok sevindi. En şık kıyafetini giyip beni arkadaşımın evine kendisi götürdü.

Cem'lerin evine girince çok şaşırdım. Ev internet kafe gibiydi, hatta daha iyiydi. Dev bir televizyon vardı. Cem ona play station denilen bir oyun bağlamıştı. Saatlerce oynadılar. Bana sıra gelmediği için oynayamadım ama ben de bir play station almak için para biriktirmeye karar verdim.

Daha önce de söylediğim gibi haftalık harçlığım 50 liraydı. Annem sandviç hazırladığı için bu para internet kafeye gidiyordu. İnternet kafeye gitmezsem para biriktirebilir ve ikinci sınıfa geçmeden ben de bir play station alabilirdim.

O gün okuldan çıkınca doğruca çarşıya gittiğim ve bir araştırma yaptım. Elektronik cihaz tamir edilir yazan bir vitrinde Cem'inkine benzer bir alet vardı. Yenileri çok pahalıydı ama kullanılmış olduğu için bu ucuzdu.

İçeri girip tezgâhın arkasındaki adama durumu anlattım. Dedim ki "Harçlığımı 25 hafta biriktirirsem şunu ben alırım. Benim için ayırır mısın?" Adam gülümseyerek "Sen parayı biriktir, gerisini merak etme. Ben sana bulurum" dedi.

Adamın güven veren bir hali vardı ve ben para biriktirmeye başlamıştım. İlk haftalarda her şey yolundaydı. Ta ki üst sınıflardan biri kafayı bana takana kadar. Bu çocuk durup dururken beni itip kakmaya başladı. Her gördüğü yerde sıkıştırıyor, gözlük, uyuz, ezik filan diyerek üzerime yürüyordu. Bundan tuhaf bir zevk alıyordu. Bense anlayamıyordum.

Bir gün beni tutup kafamı duvara vurdu. Nöbetçi öğretmen hemen yanımızdaydı. Ayırmak şöyle dursun, sesini bile çıkarmadı. Ağlayarak müdürün odasına gittim, çünkü annem öyle yapmamı söylemişti. Müdür nöbetçi öğretmeni çağırıp durumu sordu; o da gülerek "Abartılacak bir şey yok hocam, çocuklar şakalaşıyorlar işte. Masum şakalar" dedi.

Şakadan zorbalığa…

Müdür "Bir daha olmasın" deyip beni başından savdı. Bu sözlerin anlamını takip eden günlerde öğrendim. Masum şakalar önce eşek şakasına sonra da bariz zorbalığa dönüştü.

Üst sınıftan olan o çocuk beni itiyor, dürtüyor, tekmeliyordu. Yakaladığı her yerde bana vuruyor, tekme atıyor, çelme takıyor, oturacağım yere raptiye koyuyordu.

Sınıf arkadaşlarım bana sahip çıkmadılar. Sahip çıkmak şöyle dursun beni o çocuğun taktığı lakaplarla çağırmaya, alay etmeye başladılar. Çok acımasızdılar.

Bir süre sonra adımı herkes unutmuştu. Zaten mecbur kalmadıkça benimle konuşmuyorlardı. Tam oturacağım zaman sıramı çekip beni düşürüyorlardı. Ceplerime tebeşir dolduruyorlardı. Beni oyunlarına almıyorlardı.

Edebiyat öğretmenimiz olan genç hanım yine telefonuyla kavga ettiği günlerden birinde kendisine şaşkın gözlerle bakmamı bahane ederek beni rehber öğretmene gönderdi. Rehber öğretmenin babacan bir tavrı vardı. Ona güvendim ve başımdan geçenleri anlattım. Beni kafasını sallayarak dinledi, uzun uzun nasihat etti, "Acılar insanı olgunlaştırır" gibi laflar söyledi.

Ayrıca diğer öğrencilerle konuşacağını söyledi.

O gün dersler bitince eve gitmek için okuldan çıktım. Üst sınıftan olan o çocuk beni kapının önünde bekliyordu. Onu görünce kaçmaya çalıştım. Çantamdan yakalayıp yere fırlattı. Pantolonum yırtıldı, dizim kanamaya başladı. O ve arkadaşları "Demek sen bizi ispiyonlarsın ha" diyerek dakikalarca beni tekmelediler. Kitaplarım, defterlerim yere saçılmıştı.

Yüzüm, gözüm kan içinde evin kapısına varınca annem çığlık çığlığa bağırmaya başladı. Beni hemen banyoya soktu. Bir güzel yıkadı, kanları temizledi. Yaralarıma pansuman yaptı. Sonra beni havluya sarıp "Sana bunu kim yaptı oğlum, anlat" diyerek dakikalarca ağladı.

Şu dünyada ana kucağı kadar güzel bir yer var mıdır? Anam ağlıyor, ben ağlıyordum. Anam sarılıyor, ben ona sokuluyordum. Ama korkumdan beni kimin dövdüğünü söyleyemiyordum.

"Çocuktur, olur böyle şeyler"

Babam eve gelip de bizi o halde görünce sinirlendi. Beni dövenlere değil bana sinirlenmişti. "Senin elin armut mu topluyor" dedi. "Bir iki tane de sen çakamadın mı" dedi. "Böyle pısırık oğlan olmaz olsun" dedi. Yemeğini yiyip televizyonun karşısına oturdu.

Bir yandan televizyona bakıyor, bir yandan da anneme "Çocuk dediğin düşe kalka büyür", "Ah ah, biz ne acılar çektik, gıkımızı çıkarmadık" gibi laflar mırıldanıyordu.

Annem, babamın "Sen karışma; kim bilir kimin çocuğudur, başımızı belaya sokma" demesine aldırmadan ertesi sabah okula benimle geldi. Müdüre beni döven çocuğun adını mecburen söyledim. Önce onu sonra annesini çağırdı.

Çocuğun annesi de kendisi gibi iri kıyımdı. "Çocuktur, olur böyle şeyler" diyerek başladı. "Benim oğlum melek gibidir; durup dururken kimseye saldırmaz, kesin hak etmiştir, onu tahrik etmiştir" diyerek devam etti.

Benim annem benim gibi mazlum bir kadındı, boynunu büküp dinledi. Müdürün "Bizim okulumuzda olmaz böyle şeyler, hadi öpüşün, barışın" demesini sineye çekti. Müdür çıkarken ikimizin de kulağını büküp "Sizi bir daha karşımda görmeyeceğim" diye ekledi.

Üst sınıftan olan o çocuk bütün bunlar yaşanırken gözünü kırpmadan bana bakıyor, gizli tehditler savuruyordu. Çıkarken kulağıma eğilip "Seninle işimiz bitmedi" bile dedi.

İşimiz bitmemişti gerçekten. Dayaklara haraç eklendi. Haftanın ilk günü beni okulun kapısında bekliyor, annemin verdiği parayı zorla elimden alıyordu.

Artık okula gitmek istemiyordum. Gitsem bile dersleri dinleyemiyordum. Geceleri uyuyamıyordum. Uyusam bile uykularım kâbuslarla bölünüyordu. Sık sık hastalanıyordum. Ateşim çıkıyor, midem bulanıyordu. Benim bu durumum annemi üzüyor, babamı öfkelendiriyordu.

Her şeyden nefret ediyordum. Arabalarımı birbirleriyle çarpıştırarak kırıyordum. Büyük çocuk beni dövdükçe ben de mahalledeki küçük çocukları dövüyordum. Defterim kanlı resimlerle doluydu.

Play Station almak artık benim için hayal olmuştu. Okulda bir tane bile arkadaşım kalmamıştı.

"Hepimiz masumuz zaten"

Bir gün babamın arkasında oturmuş televizyon izlerken aklıma bir fikir geldi. Ertesi sabah evden çıkarken mutfaktaki bıçağı çantama koydum. Üst sınıftan olan, adını hatırlamadığım o çocuk, yine okulun kapısında beni bekliyordu. Çantamı yere koyup bıçağı çıkardım. Yanına gittim.

"N'oldu lan! Adam mı oldun sen? Beni mi bıçaklayacaksın? Hadi vur" diyerek dalga geçti benimle. Ceketini kaldırıp göğsünü açtı.

Ve ben vurdum. Gözlerimi kapatıp bir daha vurdum. Çocuk yere düşünce üzerine oturup bir daha, bir daha vurdum.

O sırada nasıl oldu bilmiyorum çocuğun annesi çıktı ortaya. Sanki orada bekliyordu. Küfürler ederek üzerime yürüdü. Beni yakalamaya çalışırken ayağı takılıp yanıma düştü. Korkmuştum. Can havliyle bıçağı salladım. Sonra bir daha, bir daha salladım. Ve bayılmışım.

Beni alıp götürmüşler. Annemle babamı ancak bir gün sonra görebildim. Anam, canım anam, saçları bembeyaz, gözleri kıpkırmızıydı. Bana bir daha bırakmamak istercesine sarıldı. Mümkün olsaydı içine alıp saklayacaktı. Öptü, kokladı. İçli içli ağladı.

Babam iyi bir adamdı. Babamı severim. Ama bana sarılmadı. "Olayların buraya geleceğini nasıl oldu da fark edemedik" diyerek hayıflanmakla meşguldü. Annemi 'her şeyin farkında olduğu halde kendisine haber vermemekle' suçluyordu. Yüksek mevkilerden tanıdıklar bulmaya çalışıyordu.

Hiçbiri işe yaramadı. Çünkü çocuk ve annesi ölmüştü.

Hâkim beni buraya, çocuk ıslahevine gönderdi. Burada yeni arkadaşlar edindim. Hepsi de öldürdüğüm o çocuğa benziyorlar. Kapıdan girince beni "Hoş geldin" dayağı ile karşıladılar. Zaten gücü yetenler gücü yetmeyenleri her gün dövüyorlar, eziyorlar.

Suçumu sordular. "Masumum ben" dedim. İnanmadılar. "Masumsan burada ne işin var oğlum, hepimiz masumuz zaten" deyip kahkahalarla güldüler. Ayak işlerini bana yaptırmaya başladılar.

Bana kara gözlü zalim diyorlar

Aslında buradaki pek çok şey eski okulumdakine benziyor. Güçlü olan zayıf olanı eziyor. Buradaki çocukların söylediğine göre dünyanın kanunu böyleymiş. Gardiyanlar ve müdür derseniz, onların da babamdan ve öğretmenlerimden farkı yok.

Bir gün avluyu temizlerken "ana kuzusu" diye dalga geçip elimdeki kovaya tekme attı büyük çocuklardan biri. İşte o an kararımı verdim. Tecavüz kaçınılmaz ise ben tecavüz edecektim. Elimdeki fırçanın sapını çocuğun göğüs kafesine sapladım.

Sonra sıra diğerlerine de geldi. Bana eziyet eden, bırakın eziyet etmeyi yan gözle dahi bakan kim varsa hepsinin hesabını gördüm. Şimdilerde bana "kara gözlü zalim" diyorlar.

Babam beni çoktan terk etti. Yalnızca anam ağlıyor arada bir gelip… Bir de yaşlı bir adam var. Haftada bir güya ders anlatmaya geliyor bize. Emekli öğretmen miymiş, neymiş, tuhaf bir adam. Ders diye sürekli kitap okutuyor bize. Okuttuğu bir kitapta "geleceğin kara gözlü zalimi" diye bir cümle gördüm ve "işte o benim" dedim.

Bugün de birer kâğıt kalem verip sevdiğimiz bir insana mektup yazmamızı istedi. Annemin okuması iyi değildir. Ben de size yazdım işte. Size yazmak istedim, çünkü kimsesizim. Ve bir daha elime kâğıt ya da kalem geçer mi bilmiyorum.

Kalın sağlıcakla…

Benzer Haberler

X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.