Felsefecilerin gözünden aile
Aile, modern dünyada çoğu zaman ekonomik yükümlülükler, bireysel özgürlükler, toplumsal roller ya da kültürel çatışmalar ekseninde tartışılan bir kurum haline geldi. Güncel tartışmaların önemli bir kısmı aileyi ya hukuki bir sözleşme ya da bireylerin tercihleri doğrultusunda şekillenen geçici bir birliktelik olarak ele alma eğilimindedir. Oysa tarih boyunca pek çok filozof için aile bundan çok daha derin bir anlam taşımıştır. Filozoflar için aile basit bir hukuki sözleşmenin ötesinde bir ahlak okulu, bir varoluşsal sığınak, politik yapının temeli hatta bir manevi gelişim alanı olarak okunmuştur. Bu yazıda farklı felsefi geleneklerden düşünürlerin aileye neden önem verdiğini incelemeye çalışacağız.
Ahlak okulu olarak aile
Aileye büyük önem veren filozofların önemli bir kısmı, insan karakterinin temel olarak aile içinde şekillendiğini düşünüyordu. Bu düşünürlere göre insan sadece biyolojik bir canlı değildir, aynı zamanda ahlaki bir varlıktır. Biyoloji bize bedenimizi verebilir ama ahlak uzun bir eğitimle kazanılmalıdır. Sabır, fedakârlık, sorumluluk, empati, merhamet ve özdenetim gibi erdemler çoğu zaman ilk olarak aile ilişkileri içinde öğrenilir. Bu nedenle aile yalnızca bireylerin birlikte yaşadığı bir yapı değil, insanın erdemli olmayı öğrendiği ilk okul olarak görülmüştür.
Aristoteles bu yaklaşımın en önemli temsilcilerinden biridir. Ona göre erdemler teorik bilgilerle değil, alışkanlıklarla kazanılır. İnsan cesur olmayı cesur davranarak, adil olmayı adil davranarak öğrenir. Bu alışkanlıkların ilk geliştiği yer ise ailedir. Çocuk, hayatındaki ilk otorite, sevgi, paylaşım ve sorumluluk deneyimlerini aile içinde yaşar. Bu nedenle Aristoteles için aile, sağlıklı bir toplumun ön şartıdır. Erdemli bireyler olmadan erdemli bir toplum kurulamaz.
Benzer şekilde, Konfüçyüs de toplumsal düzenin temelini aile içinde kurulan ilişkilere dayandırır. Konfüçyüs düşüncesinde ebeveyn sadakati (xiao) çok merkezi bir erdemdir. Tüm toplumsal ahlak bu erdemle başlar. Bir kişinin çalıştığı işe, devletine ya da arkadaşlarına göstereceği sadakat onun ailesine gösterdiği sadakatten anlaşılabilirdi. Diğer bir deyişle, ailesiyle sağlıklı ilişki kuramayan bir kişinin toplumla da sağlıklı ilişki kuramayacağı düşünülürdü. Bu nedenle aile, bireyin ahlaki olgunlaşmasının merkezi olarak görülürdü.
Modern dönemde Alasdair MacIntyre gibi felsefeciler de benzer bir noktaya dikkat çekmiştir. MacIntyre'a göre modern bireycilik insanı olduğundan fazla bağımsız görme eğilimindedir. Oysa insan hayatı kırılganlıklar, bağımlılıklar ve bakım ilişkileriyle örülüdür. İnsan çocuklukta, hastalıkta ve yaşlılıkta başkalarına muhtaçtır. Aile tam da bu nedenle önemlidir. Çünkü insan burada yalnızca özgürlüğü değil, başkalarına karşı sorumluluğu ve karşılıklı bağımlılığı da öğrenir.
İslam düşüncesinde de benzer bir vurgu görmek mümkündür. Mesela, Gazali aileyi insanın nefsini terbiye ettiği temel alanlardan biri olarak görür. Çocuk eğitimi yalnızca bilgi aktarmak değil, karakter inşa etmektir. Gazali'ye göre çocuk, iyi alışkanlıklar ve güzel ahlak ile yetiştirilmelidir. Bu çok kritiktir çünkü insan karakteri erken dönemde şekillenir. Bu nedenle aile, sadece biyolojik devamlılığı sağlayan bir kurum değil, ahlaki kişiliğin oluştuğu temel zemindir.
Varoluşsal sığınak olarak aile
Bazı filozoflar aileyi insanın varoluşsal ihtiyaçları açısından ele almıştır. Modern insanın en temel problemlerinden biri yalnızlık, köksüzlük ve aidiyet kaybıdır. Hızlı şehirleşme, bireyselleşme ve sürekli değişim kültürü insanı giderek daha hareketli ama aynı zamanda daha kırılgan hale getirmiştir. Bu bağlamda aile, insanın dünyada ona ait bir yerinin olduğunu hissedebildiği en temel alanlardan biri olarak görülmüştür.
Gabriel Marcel bu konuda özellikle dikkat çekici düşünürlerden biridir. Marcel'e göre modern dünya insan ilişkilerini giderek işlevsel ve araçsal hale getirmektedir. İnsanlar çoğu zaman birbirine yararlı oldukları ölçüde değer verir hale gelir. Oysa gerçek insani ilişki, karşı tarafı bir nesne veya araç olarak değil, bir kişi olarak görebilmeyi gerektirir. Marcel'in sıkça vurguladığı sadakat, bağlılık ve mevcudiyet kavramları aile ilişkilerinde somutlaşır. İnsan aile içinde yalnızca performansına göre değerlendirilen bir birey değil, olduğu hâliyle kabul edilen bir kişi olma deneyimi yaşayabilir.
Benzer şekilde, Martin Buber insan hayatındaki en temel ayrımın "Ben-O" ve "Ben-Sen" ilişkileri arasında olduğunu söyler. Modern dünyada insanlar çoğu zaman birbirini bir nesne, bir fonksiyon ya da bir araç olarak görmeye başlar. Oysa gerçek ilişki, karşıdaki kişiyi tam anlamıyla bir "sen" olarak kabul etmeyi gerektirir. Buber'e göre insanın en derin varoluşsal deneyimleri bu tür ilişkilerde ortaya çıkar. Aile, insanın araçsallaştırılmadan ilişki kurabildiği en önemli alanlardan biri olabilir.
Hannah Arendt ise aileyi özellikle çocuk açısından düşünür. Arendt'e göre çocuk dünyaya yeni bir başlangıç olarak gelir. Ancak çocuk kamusal hayatın sertliğiyle doğrudan karşı karşıya bırakılmamalıdır. Aile, çocuğun dünyaya hazırlanabildiği koruyucu bir ara alan işlevi görür. Bu nedenle aile yalnızca geçmişi koruyan değil, geleceği mümkün kılan bir yapıdır. Aile olduğu içindir ki toplum yenilenebilir, değişebilir.
Emmanuel Levinas içinse aile ilişkileri insanın etik sorumluluğunun en yoğun hissedildiği alanlardan biridir. İnsan özellikle ebeveynlik deneyiminde kendi merkezli varoluşunun ötesine geçer. Başkasının ihtiyaçları için yaşamak, fedakârlık yapmak ve sorumluluk almak insanın etik dönüşümünün temel parçaları haline gelir. Böylece aile yalnızca biyolojik bir birliktelik değil, insanın kendisini aşmayı öğrendiği bir ilişki alanına dönüşür.
Politik yapının temeli olarak aile
Felsefe tarihinde birçok düşünür aileyi yalnızca özel hayatın bir parçası olarak değil, toplumun ve siyasal düzenin temel taşı olarak görmüştür. Bu düşünürlere göre güçlü toplumlar yalnızca yasalarla veya ekonomik kurumlarla ayakta kalmaz. Toplumsal güven, dayanışma, sorumluluk ve ortak aidiyet duygusu gibi unsurların oluşabilmesi için daha temel ilişki ağlarına ihtiyaç vardır. Aile tam da bu nedenle politik hayatın görünmeyen altyapısı olarak değerlendirilmiştir. Modern toplumun varsaydığı gibi aile özel bir alan değildir. Devletin sağlıklı çalışması için çok merkezidir.
Aristoteles bu yaklaşımın en etkili temsilcilerindendir. Aristoteles'e göre insan politik bir hayvandır ve polis (şehir devlet) dediği siyasal toplum doğal olarak ailelerden gelişir. Ona göre devlet yapısı doğrudan ortaya çıkmaz. Önce aile, ardından köy, sonra şehir devleti oluşur. Bu nedenle sağlıklı bir siyasal düzenin temeli sağlıklı aile ilişkileridir. Aile sadece üreme alanı değildir. O toplumun ihtiyaç duyduğu karakter özelliklerini üretir.
Aristoteles demokratik bir toplumda aileyi merkezi görürken, monarşide yaşayan Konfüçyüs de siyasal düzen ile aile düzeni arasında güçlü bir paralellik kurar. Konfüçyüs'e göre aile içinde saygının, sorumluluğun ve ölçülülüğün kaybolduğu bir toplumda siyasal düzenin uzun süre ayakta kalması mümkün değildir. Yönetici ile halk arasındaki ilişki bile belli ölçüde aile içi ilişkilere benzer. Bu nedenle toplumsal uyumun başlangıç noktası ailedir. Aile çökünce devlet de çöker.
Önemli Müslüman düşünür İbn Haldun aile ve akrabalık bağlarını medeniyetin kuruluşunda merkezi bir yere koyar. İbn Haldun'un meşhur "asabiye" kavramı yalnızca kabile dayanışmasını değil, insanların ortak bağlılık hissini de ifade eder. Ona göre, insanlar güçlü bağlarla birbirine bağlı olduklarında büyük siyasal yapılar kurabilirler. Ancak aşırı konfor, bireyselleşme ve dayanışma bağlarının çözülmesi toplumların zayıflamasına yol açar. Bu açıdan aile, yalnızca özel hayatın değil, medeniyetin de temelidir. Medeniyetlerin çöküşü ile ailenin zayıflaması arasında önemli ilişki vardır.
Modern dönemde Edmund Burke de benzer bir vurgu yapmıştır. Burke toplumun yalnızca bugün yaşayan bireylerden oluşmadığını, geçmiş ve gelecek kuşakları da içine alan tarihsel bir ortaklık olduğunu söyler. Aile bu sürekliliğin taşıyıcısıdır. Gelenekler, alışkanlıklar, ortak hafıza ve kültürel değerler büyük ölçüde aile aracılığıyla aktarılır. Bu nedenle aile bağlarının aşırı zayıflaması, yalnızca bireysel değil, toplumsal bir kırılganlık da üretir.
Tüm bu düşünürlerin ortak bir mesajı vardır. Bunlara göre toplum yalnızca hukuki sözleşmelerden oluşan soyut bireyler toplamı değildir. İnsanlar arasındaki güven, fedakârlık ve sorumluluk duygusu çoğu zaman ilk olarak aile içinde öğrenilir. Politik düzenin görünmeyen temeli de büyük ölçüde bu ilişkiler ağıdır.
Bir manevi gelişim alanı olarak aile
Bazı filozoflar ve sufiler için aile yalnızca toplumsal düzeni koruyan veya çocuk yetiştiren bir kurum değildir. Aile aynı zamanda insanın Allah'a yakınlaşmayı öğrendiği manevi bir eğitim alanıdır. Çünkü insanın en büyük manevi problemlerinden biri kendi benliğini evrenin merkezi gibi görmesidir. Aile hayatı ise insanı sürekli olarak kendi sınırlarıyla, bencilliğiyle ve narsizmiyle yüzleştirir. Sevgi, sadakat, fedakârlık ve bakım ilişkileri insanı yalnızca ahlaken değil, ruhen de dönüştürür. Bu nedenle birçok düşünür aileyi dünyevi hayatın sıradan bir parçası değil, insanın ilahi olana yaklaşabildiği bir tecrübe alanı olarak yorumlamıştır.
Molla Sadra bu yaklaşımın en derin örneklerinden birini sunar. Sadra'ya göre aşk yalnızca psikolojik bir duygu değil, bütün varlığı harekete geçiren ontolojik bir kuvvettir. İnsan sevgisi ile ilahi sevgi arasında kopukluk yoktur. Tam aksine insanın somut ilişkiler içinde yaşadığı sevgi, onu daha yüksek bir sevgi biçimine hazırlayabilir. Sadra'nın düşüncesinde eşe veya çocuğa duyulan fedakâr sevgi, insanı kendi nefsinin merkezinden uzaklaştırır. İnsan başkası için yaşamayı öğrendikçe manevi olarak dönüşmeye başlar. Bu süreç, Sadra'nın cevheri hareket dediği manevi olgunlaşmanın bir parçasıdır. Böylece aile içindeki sevgi, insanı metaforik sevgiden hakiki sevgiye, yani Allah sevgisine taşıyan bir merdivene dönüşebilir.
Vladimir Solovyov da aileyi insanın narsizmini aşabildiği temel alanlardan biri olarak görür. Solovyov'a göre modern insanın en büyük hastalıklarından biri, kendisini mutlak merkeze koymasıdır. Gerçek sevgi ise bu yanılsamayı kırar. İnsan eşinin veya çocuğunun değerini kendi değeri kadar mutlak görmeye başladığında, yalnızca psikolojik değil, manevi bir dönüşüm yaşar. Solovyov için hakiki aile ilişkileri insanı yalnızlıktan çıkararak daha büyük bir manevi birliğin parçası haline getirir. Bu nedenle aile, sadece insanların birlikte yaşadığı bir mekân olarak görülmemelidir. O ilahi olan ile insani olanın kesişebildiği küçük bir manevi topluluktur.
İbn Arabi ise aile ve sevgiyi çok daha metafizik bir çerçevede yorumlar. İbn Arabi'ye göre yaratılışın kendisi Allah'ın bilinmeyi murat etmesiyle ilişkilidir. Bu nedenle sevgi ve yakınlık deneyimi insanı Allah'tan uzaklaştıran değil, tam tersine O'na yaklaştıran bir imkân olabilir. İbn Arabî, insanın eşine veya çocuğuna duyduğu derin sevgide Allah'ın cemal ve rahmet sıfatlarının yansımalarının görülebileceğini düşünür. Ona göre aile hayatındaki şefkat, koruma, bakım ve fedakârlık gibi gündelik deneyimler sıradan olaylar değildir. Bunlar ilahi isimlerin dünyadaki tecellileridir. Böylece ev, yalnızca fiziksel bir yaşam alanı değil, insanın Allah'ın rahmetini ve sevgisini müşahede edebildiği manevi bir mekâna dönüşür. Sufiler o yüzden bir kadını ya da çocuğu sevmeyen kişi, Allah'ı da sevemez diye uyarırlar.
Toparlayacak olursak, aile birçok filozof için yalnızca biyolojik veya toplumsal bir kurum değildir. Aile, insanın erdemleri öğrendiği bir ahlak okulu, yalnızlığa karşı bir varoluşsal sığınak, toplumun görünmeyen temeli ve insanı Allah'a yaklaştırabilen bir manevi eğitim alanı olarak görülmüştür. Modern dünyanın hız, bireyselleşme ve parçalanma eğilimleri içinde aile üzerine yeniden düşünmek bu nedenle yalnızca sosyolojik değil, aynı zamanda derin bir felsefi ihtiyaçtır. Zira aile hakkında verdiğimiz kararlar, aslında insanın ne olduğuna ve nasıl bir hayatın anlamlı olduğuna dair düşüncelerimizi de doğrudan belirler.