Babasız büyümek ve evlatsız kalmak arasında: Hz. Muhammed

İsmihan Şimşek 14 Eylül 2026, Pazartesi
Hz. Muhammed’in peygamberliği, devlet kurucu yönü, adaleti, merhameti, savaş ahlakı, toplumu dönüştüren iradesi çok anlatılır; fakat baba oluşundaki sükûnet, İslam medeniyetini kuran taraflarından biridir. Babalık ve erkeklik onun için bir iktidar alanı değildir çünkü. Hz. Muhammed gücünü, insanlar üzerindeki etkisini inceliğinden, derinliğinden ve imanından alır.

Hz. Muhammed'in baba oluşu üzerine yazılanların önemli kısmı aynı sahneleri tekrar eder: Torunlarını sevmesi, çocuklara merhameti, omzuna aldığı çocuklar, Hz. Fatma'ya olan hürmeti, muhabbeti… Bunlar elbette kıymetlidir. Fakat onun babalığında daha derinde duran başka bir taraf vardır: Yetim büyümüş bir adamın baba oluşu. Babasız büyüyenler bazen sevgiyi de eksik öğrenir. Fakat Hz. Muhammed'in hayatında başka türlü işler bu durum. O mahrum kaldığı şeyi eksiltmeden dağıtabilen, yaralarını başkasına taşıtmayan bir babadır.

Tarih, büyük adamların meydanlarını anlatır; evlerini değil. Oysa insanı gerçekten ele veren şey, kalabalıklara hitap ederken kullandığı ses değil, çocuğunun başını okşarken takındığı inceliktir. Hz. Muhammed'in peygamberliği, devlet kurucu yönü, adaleti, merhameti, savaş ahlakı, toplumu dönüştüren iradesi çok anlatılır; fakat baba oluşundaki sükûnet, İslam medeniyetini kuran taraflarından biridir. Onun baba oluşu çoğu zaman birkaç menkıbenin dar çerçevesinde kalmıştır. Fakat bugün modern dünyanın en büyük yoksulluklarından biri babalığın ve otoritenin kudretle değil, şefkatle kurulabileceğinin unutulmuş olması.

İnsanlık tarihi güçlü erkek hikâyeleriyle doludur; fakat güçlü olup da kalplere nüfuz edebilen azdır. Çünkü sertlik çoğu zaman güçten değil, korkudan doğar. Kendinden emin olmayan insan bağırır. Sevilmekten emin olmayan insan tahakküm kurar. Hz. Muhammed'in hem ev içindeki tavrı hem de ashabına karşı davranışları güven veren bir sükûnet taşır. Bazı insanlar dışarıda adaletli, evde kırıcı olabilir. Kalabalıklara merhamet anlatıp en yakınlarına sert davranabilir. İnsan çoğu zaman en hoyrat yüzünü ailesine gösterir. Hz. Muhammed'in peygamberliği, evinin içinde başka bir kişiliğe dönüşmez. Kamusal ahlak ile özel hayatı arasında büyük bir uçurum yoktur. Dışarıda dava adamı, içeride evinin sorumluluklarını yerine getirmeyen bir eş ve baba değildir.

Babalığın iktidarı

Evin içi de en az dışı kadar önemlidir çünkü medeniyetin inşası evde başlar. Çağımızın babaları ise çoğu zaman evin içinde bir gölge gibi dolaşıyor. Çocuklarıyla aynı çatının altında yaşayıp onların dünyasına hiç dokunmadan… Geçim sağlayan ama gönül kurmayan, koruyan ama anlamayan, otorite kuran ama yakınlık kuramayan erkekler çoğalıyor. Ya da otoriter bir baba olmayacağım diyerek evinde aile olmanın bütünlüğünü gerçekleştiremeyen, sorumluluklarını evin hanımına yıkan, yetişkin olma evresine geçememiş erkekler bugünün en önemli sorunlarından biri. Böyle bir zamanda Hz. Muhammed'in babalığı yalnızca dinî bir örnek değil; insana dair unutulmuş bir incelik ve örneklik olarak yeniden düşünülmeli.

Peygamber Efendimizin çocuğu disiplin nesnesi değil, rahmet varlığı olarak görmesi babalığının en belirgin özelliklerinden biridir şüphesiz. Özellikle Hz. Fatma ile ilişkisi o zamanlardan bugüne aktarılan çok güçlü bir damar ve değerler eğitimi olarak karşımıza çıkar. Onu ayağa kalkarak karşılaması, elini tutması, yanına oturtması sadece sevgi değil, dönemin erkeklik anlayışına karşı bir zarafet devrimidir. Babalık ve erkeklik onun için bir iktidar alanı değildir çünkü. Hz. Muhammed gücünü, insanlar üzerindeki etkisini inceliğinden, derinliğinden ve imanından alır.

Peygamberimizin çocuk yaşta yanına aldığı, kendisine bir nevi babalık yaptığı ve vefatına kadar on yıl boyunca hizmetinde bulunan Enes bin Malik (ra) şöyle demiştir: "Hz. Peygamber'e on yıl hizmet ettim. Bana bir kez bile "Öf!", "Niye böyle yaptın?" ve "Niçin şöyle yapmadın!" demedi." Günümüzde sürekli evlatlarını eleştiren, eğitim, terbiyede kıyaslama ve kınama ile yaptırım sağlamaya çalışan ebeveynler nasıl bir otorite kurmaları gerektiği konusunda bir denge kuramayabiliyor. Ya baskıcı ve evladını beğenmeyen ya da tamamen serbest bırakan, çocuk ne isterse yerine getiren ebeveynler söz konusu.

Erkekler ağlamaz… mı?

Çölde yaşayan bedevîlerden bir grup Efendimizin huzuruna geldiler ve "Siz çocuklarınızı öpüyor musunuz?" diye sordular. Peygamberimiz "Evet" buyurdu. Onlar "Fakat biz, Allah'a yemin ederiz ki, onları öpmüyoruz" dediler. Efendimiz "Allah sizin kalplerinizden merhamet duygusunu çıkarıp almışsa, ben ne yapabilirim ki!" dedi.

Peygamber Efendimizin babalığında dikkat çeken bir başka taraf da acıyla kurduğu ilişkidir. Çocuklarını kaybetmiş bir babadır O. Bazen peygamberleri günlük hayatın dışında, sarsılmaz varlıklar gibi düşünürüz. Oysa Hz. Muhammed'in hayatında derin kayıplar vardır. Onun babalığı, çocuk büyütmekten çok çocuk kaybetmenin hüznüyle örülüdür. Hepimiz O'nu "çocuk seven peygamber" olarak biliriz ama aslında derinlerde bir yerlerde yoğun bir evlat acısı sızlar.

Oğlu İbrahim (as) vefat ettiğinde gözyaşı döktüğü anlatılır. Ağlamasını yadırgayanlara karşı ise "Göz yaş döker, kalp teessür duyar. Biz, Yüce Rabbimizin razı olacağı sözden başkasını söylemeyiz. Vallahi, ey İbrahim! Senin ayrılığın bizi fazlasıyla mahzun etti!" der. Bu sahne yalnızca dinî bir rivayet değildir; erkeklik anlayışına dair güçlü bir itirazdır aynı zamanda. Erkekliğin ağlamamak, acıyı bastırmak, hissizleşmek, kırılganlığı saklamak olarak sunulduğu maskülinite ile, beyefendiliğin "prenses erkek" kıvamına getirildiği iki ayrı uca yönelik Efendimizin örnekliğinin söyleyeceği çok fazla şey var.

Hz. Muhammed'in erkek çocuklarının yaşamaması çok sarsıcı bir taraf aslında. O dönemin Arap toplumunda erkek evlat soyun devamı, güç ve itibar demekti. Buna rağmen onun "soy üzerinden iktidar kurmaması" çok önemli bir mesele. Allah, son peygambere erkek evlat üzerinden devam edecek dünyevî bir güç bırakmadı. Tarihteki birçok lider oğulları, ailesi ve kan bağı üzerinden gücünü ikame ettirirken Hz. Muhammed çocuklarını devletin gölgesinde büyütmedi, peygamberliğini babalığının imtiyazına dönüştürmedi.

Peygamberliğin hanedanlığa dönüşmemesi, "baba" kimliğinin biyolojik miras üzerinden kurulmaması, kalıcı olanın soy değil ahlak olması Efendimizin baba kimliğinin bize öğrettiklerinden sadece birkaçı… O geriye sadece ümmetini bıraktı varis olarak. Onların geleceği için üzüldü, onları tüm şerlerden korumak için Veda Hutbesi'ni vasiyeti ve mirası olarak bıraktı.

Kız neşesi dedikleri

Son zamanlarda çokça duyduğumuz kız neşesi tabirini bazı yazı ve sosyal medya içeriklerinde erkeklerin yok ettiği, kızların coşkusunu söndürmeye çalıştığı ana fikriyle görüyoruz. Baba ve eş rolünün kadınları baskılama ve kontrol etme olarak gerçekleştiği, babanın kız bebeğini aile büyüklerinin yanında kucağa almasının ayıp, hanımına ev işlerinde yardım etmenin kılıbıklık sayıldığı, kadın erkek rollerinin adaletli dağıtılmadığı toplumlarda kız neşesi de sönüyor haliyle. Hâlbuki kadınların bir araya geldiklerinde yaydığı coşku ve neşe kaç yaşına gelirse gelsin bir çocuktan farksız oluyor. Yeter ki o enerjiyi içinden söküp almaya çalışanlar olmasın. Peygamber Efendimiz hem kız çocuklarının hem de neşelerinin öldürüldüğü bir çağda bu neşeyi diri tutmak için pozitif ayrımcılık yapan bir baba ve liderdi.

Sahabenin biri Peygamber Efendimizin yanında otururken, yanına küçük oğlu geldi. O da çocuğu kucaklayıp öptü ve dizine oturttu. Az sonra küçük kızı da geldi. Adam onu dizine değil, yanına oturttu. Bunu gören Peygamber Efendimiz dayanamadı. Ona "Çocuklar arasında adâleti gözetmeli değil miydin?" buyurdu. Kız ile oğlana farklı davranmamak, birini diğerine tercih etmemek gerektiğini söyledi. Yine Peygamber Efendimiz kızı Hz. Fatma'nın evinde kaldığı bir gün, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, kendisinden su istedi. Efendimiz önce Hz. Hasan'a su verdi. Hz. Fatma, Peygamber Efendimizin Hz. Hasan'ı daha çok sevdiği kanaatine vardı. Efendimiz ise "Hayır, ilk önce Hasan su istedi" dedi. Sonra da "İkram ve ihsanlarınızda çocuklarınıza eşit muamelede bulunun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım" buyurdu. Bu söz, yalnızca kız çocuklarını koruyan bir merhamet ifadesi değildir. Aynı zamanda tarih boyunca ezilmiş, geri plana itilmiş, değersizleştirilmiş olana yöneltilmiş bilinçli bir telafidir.

Hadis-i şeriflerdeki pozitif ayrımcılığa bir örnek daha verelim. Efendimiz "Çarşıdan meyve alıp evine getiren, sadaka sevabı alır. Getirdiği meyveyi, erkek çocuklarından önce kız çocuklarına versin! Kadınları, kızları sevindiren, Allah korkusundan ağlayanlar gibi sevap kazanır. Allah korkusundan ağlayanın bedeni de Cehenneme haram olur." Ve diğer bir Hadisi Şerif; "Üç kızına, ihtiyaçtan kurtulana kadar iyi bakan, yedirip giydiren, elbette cenneti kazanır."

Kadınlar evde mi kalsın reis?

Kadına değer vermenin modern dünyanın keşfi olduğu sık sık söylenir. Oysa insanlık tarihine bakıldığında, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, kadının mirastan mahrum bırakıldığı, bir eşya gibi alınıp satıldığı bir çağda, Hz. Muhammed bambaşka bir dil kuruyordu. Bugün bile birçok toplumun gerçekleştiremediği adaleti, o yedinci yüzyılda aile hayatının merkezine yerleştiriyordu. Daha çarpıcı olan ise, bugün bile birçok anne-babanın farkında olmadan sürdürdüğü ayrımcılığı, Peygamber Efendimizin asırlar önce fark etmiş olmasıdır. Erkek çocukların daha kıymetli görülmesi, söz hakkının daha fazla verilmesi, mirasta, sevgide, iltifatta her zaman öncelenmesi… Bunların tamamı modern dünyanın hâlâ tam anlamıyla çözemediği meseleler... Efendimiz ise bir kız çocuğunun kalbinin incinmesini bile önemsemişti. Hatta Hz. Muhammed kadınların kalbini incitmemeyi bir iman ve cenneti kazanma meselesi hâline getirmişti.

Modern toplum, kadına geçmiş çağlardan daha fazla hak verdiğini iddia ediyor. Gerçekten de eğitim, çalışma hayatı, hukuk ve kamusal görünürlük bakımından önemli kazanımlar var. Fakat bir başka gerçek daha var: Bu kazanımları kendi işine yarayacağı biçimde yontarak kullanıyor. Kadınlara hak ve kazanım olarak sunulanlar aslında kullanıma elverişli hale getirilmesinin basamakları. Kadın artık değeriyle değil, "kullanılabilirliğiyle" ölçülüyor. Üstelik bu, özgürlük söylemiyle yapılıyor. Bir başka mesele, kadının değeriyle piyasa üretkenliğinin eş tutulması. Modern kültür, çalışan kadını överken çoğu zaman anneliği, ev içi emeği veya duygusal emeği küçümsüyor. Kariyer yapmayan kadın "potansiyelini harcamış" gibi gösteriliyor. Oysa bir kadının değeri yalnızca ekonomik üretimiyle ölçülemez. Çocuk yetiştirmek, bir aileyi ayakta tutmak, merhamet üretmek de toplumun temelidir. Fakat modern sistem görünmeyen emeği değersiz sayıyor.

Bu durum modern dünyanın kız çocuklarını diri diri gömmesi değil de nedir? "İşe yaramayanı gömelim gitsin" diyen bir sistem var karşımızda… Babalığın ve aile reisi olmanın omurgası "kadınlar evde kalsın reis" gibi avam sosyal medya videolarıyla oluşmuyor maalesef. Kadını sosyal hayatta var edebilmenin yolunu gösteren Efendimize karşılık onu sosyal hayattan silmeye çalışan videoların kolaycılığıyla olmuyor. Hem geleneğin hem modernitenin kız çocuklarını gömdüğü bu sisteme karşı kız neşesini yeniden diriltecek peygamberi bakış ve yaşayış dışında bir yolumuz, yöntemimiz yok. O yüzden tekrar ve aşk ile salat u selam O'nun üzerine olsun.

Benzer Haberler

X
Sitelerimizde reklam ve pazarlama faaliyetlerinin yürütülmesi amaçları ile çerezler kullanılmaktadır.

Bu çerezler, kullanıcıların tarayıcı ve cihazlarını tanımlayarak çalışır.

İnternet sitemizin düzgün çalışması, kişiselleştirilmiş reklam deneyimi, internet sitemizi optimize edebilmemiz, ziyaret tercihlerinizi hatırlayabilmemiz için veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız.

Bu çerezlere izin vermeniz halinde sizlere özel kişiselleştirilmiş reklamlar sunabilir, sayfalarımızda sizlere daha iyi reklam deneyimi yaşatabiliriz. Bunu yaparken amacımızın size daha iyi reklam bir deneyimi sunmak olduğunu ve sizlere en iyi içerikleri sunabilmek adına elimizden gelen çabayı gösterdiğimizi ve bu noktada, reklamların maliyetlerimizi karşılamak noktasında tek gelir kalemimiz olduğunu sizlere hatırlatmak isteriz.