Bir çocuğu hâlâ bir köy mü büyütüyor?
Çoğumuz başlıktaki bu Afrikalı atasözüne aşinayızdır. Çocuk yetiştirmenin, tek başına anne-babanın sorumluluğunda olmayacağını, çocuğun sağlıklı gelişimi için tüm toplumun ve sosyal çevrenin (akrabalar, komşular vb.) de onu büyütmeye destek olduğunu anlatır.
Günümüzde çocuk yetiştirme sorumluluğu omuzlarına bırakılmış, yalnızlaştırılmış ebeveynler için, bu ağır yükün aslında tüm topluma ait olduğunu hatırlatan güvenli bir sığınaktır. Bir çocuğu büyütmek sadece anne-babanın işi değildir; çocuğun okuldan mahalleye kadar güvenli bir çevrede, farklı insanları görerek ve toplumun sevgisini hissederek büyümesi gerekir.
Geleneksel kabile ve topluluk odaklı yaşayan Afrikalı toplumlardan çıkan bu söz, kıta halklarının yaşam felsefesine dair derin izler barındırıyor. Modernitenin sunduğu bireycilik değil, geleneğin "toplulukçuluğu" esastır bu felsefede. Kıta halklarına kolektif yaşamı mecbur kılan ekonomik ve sosyal hayat, tarımsal faaliyetler çocukları da tüm köyün gözetiminde tutar. Geniş aile bağları sayesinde teyzeler, amcalar ve komşular dahi biyolojik anne-baba kadar çocuk üzerinde hem söz sahibidir hem de bir çeşit koruyucudur. Afrika'da çoğu zaman aile Viktoryan anlamda anne, baba ve çocuğu kapsayan bir yapı değildir. Aile ve akrabalık bağları her yerde, insanların hayatlarını hatta üretimlerini belirler.
Örneğin, geçmişte zorlu şartlarda yaşayan göçebeler için devenin hayati önem taşıdığı Somali'de, deve sahibi olmak aynı zamanda güç anlamına geliyordu. Ne kadar çok deve, o kadar çok güç demekti. Ancak çok sayıda deveyi ele geçirmek ve hepsini tek başına zapt etmenin zorluğu, insanları kendi klanlarından akrabalarının yardımını almaya mecbur kılıyordu. Bu da bir yönüyle kabileler arasındaki farkları koyulaştırıp çatışmalara sebep olsa da bireyleri toplulukla beraber hareket etmeyi bir nevi zorunlu kılıyordu. (Afyare Abdi Elmi, Somali: Kimlik İslami Hareketler ve Barış)
Bu durum, Afrika toplumlarını dışarıdan inceleyen birçok Batılı anlatının aksine, kıta halklarının "ilkel" olmadığını ve oldukça örgütlü sosyal sistemlere sahip olduğunu da gösterir.
Dönüşümü romanlardan okumak
Kurgu metinlerin önemi tam da burada ortaya çıkar. Larry Diamond'ın, "Bir toplumun edebiyatı bize onun kültürü, toplumsal yapısı ve hatta siyaseti hakkında çok şey söyler." (Mustafa Özel, Roman Diliyle Emperyalizm) ifadesi, romanların toplumsal gerçekliği görünür kılmadaki rolünü göstermesi bakımından çok kıymetlidir.
Nijeryalı yazar Chinua Achebe'nin Parçalanma romanı da sömürgecilik öncesi Afrika toplumlarının bu kolektif yapısına dair önemli izler taşır. Achebe, dışardan ilkel bir kabile olarak görülen yapının içerden ayrıntılı, karmaşık bir toplum yapısı barındırdığına dikkat çeker. Achebe yalnızca sömürgeciliğin gelişini değil, sömürgecilik öncesi Igbo toplumunun kendi iç işleyişini de ayrıntılı biçimde anlatır. Sömürgecilikle kol kola gelen misyonerliğin ve yeni dinin (Hristiyanlık) de köy yaşamını ve aile yapısını nasıl değiştirdiğini gösterir.
Achebe'nin anlattığı Igbo toplumunda birey, tek başına var olan bağımsız bir özne değil; klanın, ritüellerin, akrabalık bağlarının ve topluluğun bir parçası. Tembel ve borçlu bir babanın oğlu olan Okonkwo üzerinden, babasıyla, oğluyla, eşleriyle ve kabilenin ileri gelenleriyle olan ilişkilerini okuyoruz. Babasına benzemeyen hırslı, güçlü ve çalışan Okonkwo genç yaşında kabilesinin önemli adamları arasına girmiş, üç eşe ve iki unvana sahip olmuştur. Bir kaza sonucunda annesinin köyüne sürgüne gönderildiğinde, Okonkwo'ya ilk destek olan dayısı Uchendu'dur. Ona hem barınacak yer verir hem de geçimini sağlaması için yam ekebileceği toprağı verir.
Kolektif yaşam biçiminin çözülüşü
Bu geniş aile ve akrabalık ağlarının, ekonomik dayanışma işlevini gösteren en önemli sahnelerden biridir. Ekonomik düzenin büyük ölçüde tarımsal üretime dayandığı toplumda, yam yetiştiriciliği hem statü hem de güç göstergesidir. Okonkwo, oğlunun da zengin olmasını, atalarına adaklar sunabilmesi için yamlarla dolu bir tahıl ambarına sahip olmasını ister. Ancak romanın sonunda oğlu babasının dininden yüz çevirir ve serinin ikinci kitabında Hristiyan bir rahip olur.
Kadınlara ve çocuklara sert davranan erkekleri, ikiz bebekleri lanetli diye 'Karanlık Orman'a atan kabile üyelerini okuduğumuz romanda işler beyaz adamların gelişiyle değişir. Babalarının despotluğuna dayanamayan gençler ve çeşitli 'saçma' nedenlerle toplumdan dışlanan lanetli 'osu'lar misyonerler eliyle yeni dine (Hristiyanlığa) girer, oğullar babalarının dinine, geleneklerine sırtlarını çevirirler. Kilisenin, ikiz bebekleri ormandan alıp büyütmesi gibi toplumun kabul ettiği birçok şeyi yıkmasıyla günden güne yeni dinin mensupları artarken toplumda bir çözülme, parçalanma başlar. Hristiyan misyonerler dinle birlikte eğitim ve yeni bir hukuk sistemi de getirir. Yeni dinin mensuplarının artık aile içindeki geleneksel otoriteye ve dünyaya bakışı değişmiştir.
Achebe yazdığı romanlarda Afrika toplumlarının dönüşümlerinin farklı aşamalarını gösterir. Toplumsal çözülmenin yalnızca siyasi olmadığını bunun ailevi ve kültürel bir kırılma olduğunu da okuruz. Sömürge yönetimlerinin gelişi, misyoner faaliyetleri ve Batılı idari, hukuki yapılar hem siyasi sistemi hem de aileyi ve toplumsal dayanışma ağlarını da dönüştürmeye başlamıştır. Achebe'nin "parçalanma" olarak anlattığı kolektif yaşam biçiminin çözülüşünün hikâyesidir.
Modern toplumda yalnızlaşan Afrikalı
Dolayısıyla bugün Afrika'daki aile yapısını anlamak için de bu tarihsel kırılmaya bakmak gerekir. Kıta genelinde aileyi zayıflatan süreç tek başına, modern şehir hayatı, savaşlar, hastalıklar ve göçler değildi. Sömürgecilikle başlayan ekonomik ve toplumsal dönüşümün uzun vadeli etkileridir.
Ekonomik üretim biçimlerinin değişmesi, toplumu derinden dönüştürdü. Batının gelişmesine katkı sağlayacak madenlerde, tek ürün yetiştiriciliğine dayalı devasa plantasyonlarda çalışacak iş gücüne ihtiyaç vardı. Afrikalı erkekler bu iş gücünü karşılamak adına, kırsal bölgelerden madenlere, liman kentlerine ve plantasyonlara gitti. Yerli emeğin düşük ücretlerle kullanıldığı Güney Afrika'daki maden ekonomisi ya da Belçika Kongosu'ndaki zorunlu çalışma sistemleriyle erkeklerin ailelerinden uzun süre ayrı yaşadığı parçalı aile düzenleri oluştu.
Fiziksel ayrılık aile içi rolleri de dönüştürdü. Geleneksel geçimlik tarım ekonomisine dayalı sistem, yerini ücretli emeğe bıraktı. Bu süreçte aile, üretimin topluca yapıldığı bir birimden çıkarak daha bireysel bir yapıya dönüştü. Küreselleşmenin etkisiyle kıta toplumlarına da gelen kentleşme mefkuresi de bu süreci hızlandırdı. Bugün Lagos, Nairobi, Johannesburg veya Kigali gibi büyük şehirlerde yükselen yeni orta sınıf, daha çok çekirdek aile modeline yöneliyor. Küçülen evler, şehirlerdeki yüksek yaşam maliyetleri, işsizlik geniş aile yapısını parçaladı.
Parçalanma ve yetimlik
Aile yapısındaki bu dönüşüm, çocuk bakımının ve koruma mekanizmalarını yeniden şekillenmesine yol açtı. Ancak temel mesele, bu yeni oluşan modern aile formunun, Batı'daki kurumsal sosyal güvenlik yapılarıyla desteklenmediği için kırılgan hale gelmesi. Yani akrabalık ve topluluk ağlarının sunduğu dayanışma mekanizmalarından yoksun kalan bireyler, modernitenin yeterli alternatif üretmediği durumlarda daha savunmasız bir konuma düştüler.
Parçalanma'da görüldüğü gibi, sömürgecilik öncesi Igbo toplumunda akrabalık ağı ve klan yapısı, ebeveyn kaybı ya da ekonomik zorluk durumlarında bireyi/çocuğu hızla içine alabilen güçlü bir sosyal güvenlik ağı işlevi görüyordu. Okonkwo'nun sürgün edildiği annesinin köyü olan Mbanta'da dahi, akrabalık ilişkileri onun yeniden yerleşmesini ve geçim kurmasını mümkün kılmıştı. Ki bu durum, topluluğun birey üzerindeki koruyucu ve düzenleyici rolünü açık biçimde ortaya koyuyor.
Topluluk bağlarının zayıflamasıyla Afrika toplumlarında yeni bir kırılganlık alanı ortaya çıktı. "Bir çocuğu bir köy büyütür" anlayışındaki kolektif yapının çözülmesi, sosyal koruma mekanizmalarının zayıflamasına ve yetimlik olgusunu daha görünür hale getirdi. Afrika bugün en fazla yetimi barındıran ikinci kıta. Arama motoruna "Afrika" ve "aile" yazdığımızda yetimlerle ilgili haberlerin yoğunluğu bile bu dönüşümün bir nişanesi. Geleneksel ağları gelişmiş topluluklarda çocukların artık bu yapılar içinde korunamaması ve kimsesiz çocukların "yetim" statüsüyle çoğu zaman toplumdan izole bir halde, bazen devlet bazen sivil toplum tarafından desteklenen yetimhane kurumlarında büyümesi bu dönüşümün sonucudur. Yetimlik, yalnızca savaş, hastalıklar ve göç gibi durumlarla gerçekleşen biyolojik bir kaybın değil, aynı zamanda toplumsal bakım ağlarının zayıflamasının da görünür bir göstergesi haline gelmiştir.
Dolayısıyla Afrika'da aileyi sadece "geleneksel yapı çözülüyor" şeklinde okumak meselenin özünü kaçırmaya sebep olur. Asıl mesele, sömürgecilikle başlayan ve küresel ekonomiyle devam eden Batılılaşma sürecinin aileyi nasıl yeniden şekillendirdiğidir. Bugün Avrupa'dan gelen fikirler ve yaşam tarzları Afrika toplumlarına yayıldı. Geniş aile ağı şemsiyesi altında daha korunaklı bir halde olan birey, modernleşmeyle yalnızlaştı. Bu nedenle Afrika ailesi hem modernleşmenin baskısı altında daha kırılgan, daha parçalı ve küresel krizlere karşı daha savunmasız bir yapıya sahip.