Oruç, insanın fıtratına dönmesini sağlar

Çocukla ramazanı tanıştırın. Hiç didaktik, zorlayıcı davranmayın. Ramazan ve oruç çocuğun elinden tutacaktır, onunla arkadaş olacaktır.

Lacivert Yazı İşleri SAYI:57
Oruç, insanın fıtratına dönmesini sağlar

"Oruç benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim" ilahî hitabıyla tavsif edilen oruç ibadetine mahsus olan, "bin aydan daha hayırlı Kadir Gecesi'ni barındıran" ramazan bir ibadet ve içe dönüş vakti olmanın yanında toplumsal hayatımızda kendine köklü yer edinmiş büyük bir kültürel zenginliği de içeriyor. Ramazanın gelişiyle hem bireysel hem toplumsal hayatımız kayda değer bir değişime sahne oluyor. İbadetten eğlenceye, itikâftan sosyal dayanışmaya, kültürel canlanmadan sosyal bağları güçlendirmeye kadar yaşantımıza büyük bir renklilik getiren ramazan ve oruç toplumsal psikolojiye de gözle görülür bir etkide bulunuyor. Ramazanı ve bir değişim dönüşüm vasıtası olan orucun tüm bu boyutları ile kültürümüzdeki müstesna yerini, Oruç Mevsimi ve İnsan Mevsimi kitaplarının yazarı ilahiyatçı, siyaset bilimci ve sosyolog Erol Erdoğan Lacivert 'e anlattı.

Ramazanda bariz bir değişim görüyoruz; hayat tarzımızda, insanların birbirlerine olan yaklaşımlarında, maneviyatla olan ilişkilerinde dikkate şayan bir durulma, bir dinginlik. Ramazanın gelişiyle hayatımızda siz ne gibi bir değişim gözlüyorsunuz?

Ramazan henüz gelmeden bir iklim oluşturuyor. Oluşturduğu iklimle şehri, mekânları ve insanları içine alıyor. Bunda ramazanın ve orucun hem teolojik hem de toplumlar tarafından geleneğe, kültüre dönüştürülebilir yönünün, toplumsallaştırılma yönünün etkisi büyük. Bu her ibadette yok. Mesela beş vakit namazın toplumu sosyalleştirme etkisi daha düşük; Cuma namazında biraz daha fazla belki. Ramazan gerçekten bir yönüyle camiye, bir yönüyle mutfağa, diğer bir yönüyle bayramından dolayı bütün bir insanlığa, sahurdan dolayı gecenin bir yarısına, her yere bu etkiyi yayıyor… Hem zamana her zemine hem de insana etki edebildiği için toplumu ve şehri bir anda değiştirebilme gücüne sahip.

Osmanlı'dan günümüze dek ramazan kültürel hayatımızda çok güçlü bir yer edinmiş. Bu, sadece ibadetlerden, sosyal dayanışmadan, iftarlardan ibaret değil; eğlenceye, edebiyata, kültürel bağlara, mutfak kültürüne kadar oldukça baskın bir yeri var.

Bunun iki gerekçesi var. Birincisi bazı ibadetlerin sosyal yönünün güçlü ve toplum tarafından sosyalleştirici bir araca dönüştürülmüş olması. İkinci olarak; insanlar ve toplumlar bir şeyi sevdikleri zaman bunu sadece kendi dar mecralarında tutmaz, her alanda gösterirler. Söz gelimi bir kadın çiçeği severse o çiçeği sadece bahçede beslemez, getirir balkona, odasının bir köşesine koyar; o sevgiyi her yere taşır. Ramazan orucu da kendini herkese sevdiren bir ibadet; çocuğa, kadına, yaşlıya, fakire, zengine kendini sevdiren, herkesin kalbine dokunabilen bir ibadet olduğu için Müslüman toplumlar bu ibadeti hayatın her alanına taşımışlar. Üçüncü bir nokta; orucun zaten bir değiştirme gücü var. Hz. Muhammed'e Hira mağarasında peygamberlik geldiğinde Peygamberimiz oruçluydu. Buradan şunu çıkarıyoruz; oruç aynı zamanda Müslümanların, Allah'a inananların kendilerini bir değişime hazırlama kuluçkası, değişim zemininin oluşturulması anlamına geliyor. Hz. Peygamber'e ilk vahiy herhangi bir yerde gelmiyor; çarşıda, pazarda, onun için en güvenli yer olan evinde gelmiyor. Peygamberimize ilk vahiy kendi evinde değil, mağarada ve oruçluyken geliyor. Buradan şunu çıkarıyorum ben; vahyin bir insana gelebilmesi için o insanın hazırlanması gerekiyor. Birkaç hazırlık görünüyor; bunlardan biri toplumdan uzaklaşmak, kendini yalnızlık ortamında temizlemek. İkincisi; oruçla ruhunu, bedenini, tasavvurunu her şeyinle kendini peygamberliğe hazır hâle getirmek. Aslında kendini değiştirmek… Herhangi bir insan olan Muhammed'den Peygamber olan Muhammed'e kendini taşıyabilecek bir zemin oluşturmak. Peki, oruç toplumu nasıl bu kadar değiştirebiliyor? Orucun değiştirme gücü zaten Allah tarafından ilk gönderildiği andan itibaren içinde mevcut.

Sanki vahyi ilk defa okuyormuşuz gibi temiz bir hâle hazırlıyor.

Tam da böyle diyorum. Adeta Allah bize şunu söylüyor; oruç tutmak sizin için değişimin ana gerekçesidir. Değişmek istiyorsanız oradan başlamanız gerekiyor. Beşer Muhammed'den Peygamber Muhammed'e geçişin kuluçkası, iklimi oruç ve mağaradır. Orucun değiştirici gücünün başka yansımaları da var. Benim oruç mevsimi dememin nedeni de bu. Allah yeryüzünü, kâinatı değiştiriyor ve bu değişimin aracı mevsimlerdir. Allah mevsimlerle yeryüzünü değiştiriyor. Mevsim değişiyor; iklim, sebzemeyve, davranışlarımız, günlük yaşantımız değişiyor.

Mevsim, kâinatın değiştirme aracı. Allah'ın da insanı değiştirme, tazeleme, toparlama vesileleri var. Allah'ın insanı değiştirme, tazeleme araçları birçok. Mesela seyahat, dinimizde övülmüş bir şey, insanı değiştiren araçlardan biridir. Namaz kılmak, dua etmek de öyledir. Bunların en etkililerinin başında ise ramazan ve oruç gelir. Hem mekânı değiştirir, hem insanın değişmesine, toparlanmasına vesile olur. İnsan hikâyelerine baktığımızda bunu açıkça görürüz. Mesela "Sigara içiyordum, geçen ramazan bıraktım" diyen çok olur. Bakın bu da bir değişim hikâyesi: "Namaz kılmıyordum, namaza başladım." Allah ramazan ve oruçtaki değiştirme gücünü insanların ruhuna bir şekilde işlemiş. Namaza, Kuran-ı Kerim'e başlayan, sigarayı, içkiyi bırakmaya yönelen insanlar ramazanla birlikte dönüşüyor

Bu da o iklimin getirdiği bir hava…

Bu değişim dinamiğine bir örnek de çocuklarla ilgilidir. "Bütün hayatınız boyunca Müslümanlığın size en güzel geldiği zaman hangisidir ya da size Müslümanlığı güzel gösteren temel şey nedir" diye sorsak birçoğumuzun hatırına oruçla ilgili şeyler, hatıralar gelir. Sahura kalkmak, mahyayı izlemek, evimizde iftar vermek, bayram namazına gitmek, teravih ortamında bulunmak, çikolata yemek…

Fıtraten dine yakın olan çocuğun reel olarak din kapısından girmesini sağlayan başlıca şey ramazandır. Çoğumuzun hatıratında Müslümanlığımızın daha ileri aşamaya gitmesi için gerekli olanlardan biri olarak bunu görürüz. Zaman zaman aileler bana sorarlar: "Çocuğumuza dini, camiyi Kuran-ı Kerim'i nasıl sevdirelim?" Ben şunu söylerim; ramazanı bekleyin. Çocukla ramazanı tanıştırın. Hiç didaktik, zorlayıcı davranmayın. Ramazan ve oruç çocuğun elinden tutacaktır, onunla arkadaş olacaktır. Çocuğun yemek arkadaşı, oyun arkadaşı, eğlence arkadaşı olacaktır ve onu alıp götürecektir.

Ramazan ve çocuk arasındaki o müthiş bağ zaten "tekne orucu" diye bir şey çıkarmıştır ortaya. Çok enteresan bir şeydir. Bu kültürden gelmesek ve bize tekne orucu gibi bir şey anlatılsa "Dalga geçme ramazanla" deriz. Müslümanlar için çok kutsal sayılan ve sabahtan akşama kadar aç kalmayı gerektiren bir ibadet var ama "tekne orucu" diye bir şey de var; öğlene kadar tutuyorsun. Oysa bunda o kadar çocuksu ve sağlam bir damar var ki. Ramazanla çocuk arasında tekne orucu gibi çok enteresan, içerisinde biraz neşe, biraz oyun olan, anne-baba ve çocuk arasında bir hediyeleşmeye dayanan, pedagojik ve dini yönü çok güçlü bir kültür ortaya çıkmış. Bu da çocuğu değiştiren bir şey… Ailelere söylüyorum; çocuklarınıza namazı, orucu, dini sevdirmek için hiç kendinizi yormayın, onu ramazana teslim edin, o toparlar.

Ramazanda değişim, yenilenme, tazelenme söz konusuysa bizim bundan gerçek anlamda faydalanmamız için ne yapmamız gerekir?

Öncelikle hazırlanmak gerekir. Seyahate çıkarken ya da sevdiğimiz birini karşılayacağımız zaman hazırlık yaparız. Bir ofis ziyaretinde kendimize çeki düzen veririz. Geldiği zaman 30 gün kalacak bir misafire de hazırlık yapmamız gerekir. Bu hazırlığın başında niyet gelir. Ramazan geliyor diyerek tasavvurumuzu ona göre kurmamız gerekir. İslam toplumlarında bu oluşmuş durumda. Ramazan gelmeden önce ramazan temizliğinin yapılması, ikramların önceden hazırlanması, okunacak olan mukabelenin, verilecek olan iftarların planlarının yapılması gibi… Bunları çoğaltabiliriz.

Bir şeye hazırlık yapmadan o şeyden yeterince fayda sağlayamayız. Antrenman yapmadan maçı kazanamazsınız. Zaten hazırlık yaptığınız zaman ramazan iklimini siz yavaş yavaş kendi ruhunuzda oluşturuyorsunuz demektir. Kalbinizde, ruhunuzda bir iklim oluşmadan ramazan ayından yeterince faydalanamayız. Mesela Kuran-ı Kerim'le meşgul olmak, kötü sözden uzak durmak, sabırlı olmaya çalışmak gibi güzelliklere açılmak.

Orucun yemeden içmeden uzak durmanın dışında başka boyutları da var değil mi? "Ramazan Müslümanı" diye bir şey var mı? Bazıları bunu antipatik karşılıyor.

Ben antipatik karşılamıyorum çünkü o özel bir dönem. O dönemin efsununa yakalanıp kıvama gelme imkânı var. Ben "Ramazan Müslümanlığı" gibi eleştiren bir tabiri ve dili doğru bulmuyorum. Ramazanda iyi birer Müslüman olup sonrasında kopanları o güzel kıvamı devam ettirebilmeleri için yönlendirebilir, ufak tefek dostluklar kurabiliriz. Bunu ironik ve eleştirel bir dile dönüştürmeyi doğru bulmuyorum.

Bir de "Kültürel Müslümanlık" denir. Gerçekten dindar olmadığı hatta gayrimüslim olduğu hâlde davranış ve günlük yaşayış olarak, kültür olarak Müslümanca davrananlar için "kültürel Müslümanlar" deriz. Bunu en çok sağlayan şey ramazandır. Kültürel Müslümanlıkla ilgili örneklerin yüzde 90'ı ramazanla ilgilidir. Eskilerimiz hep der ya; "İstanbul'da bizim Ermeni bir komşumuz vardı. Müslüman değildi, oruç tutmazdı ama bize saygı gösterirdi. Hatta kendisi iftar verirdi." Ramazan iklimi aslında şehri kuşatıyor. Dolayısıyla o şehirde Müslüman olmayanları da kuşatıyor. Bu kuşatma tam bir sarmalama, kucaklama, şefkatle yaklaşmadır, zorunlu bir şey değildir.

Ramazanın özellikle kentlerde, büyük şehirlerde hakkıyla yaşamak için ne yapmak gerekiyor sorusu bence önemli. Burada bizim klasik söylemlerimiz yetmiyor. Ben modern insanın ramazandan çok verim alabilmesi, iklimine girebilmesi, sevabını alabilmesi için temel şeyin sabır olduğunu düşünüyorum. Bu çok önemli… Bugün kürsülerden insanlara bir şeyler anlatırken önce açlığı, susuzluğu değil sabrı anlatmalıyız. Oruçla sabır çok yan yana çünkü sabırlı olmayan orucun birçok yönünden faydalanamayacak, ramazan iklimine giremeyecektir. "Oruçluyum, benim canımı sıkma" denir çoğu zaman. Burada o kadar büyük bir ironi var ki… Peygamberimiz "Oruçlusun sabırlı ol" diyor oysa modern insan oruçlu olmasını sabırsızlığa gerekçe gösteriyor. Kent insanına oruçlu iken nasıl bir iklim oluşacağını ısrarla anlatmak gerektiğini düşünüyorum.

Ramazanın ve orucun hayra yönlendiren bir özelliği var ama öte yandan İslam dünyasına baktığımızda mübarek ayda bile tartışmaların, çatışmaların arttığını görüyoruz. Ramazandan istifade edemiyor muyuz?

Ramazanın bir değişkenlik gücü var ama sınırlı. Sorun büyümüş ise ramazanın iklimi de yetersiz kalıyor. Elinizdeki ufak bir yarayı merhem ile tedavi edebilirsiniz ama yara büyük ise daha farklı tedavi gerekir. Sanayileşme, modernleşme, kapitalizm, ırkçılık, mülteci düşmanlığı, İslamafobia süreçleri ve Müslümanların kendi arasındaki tartışmalar ramazanın tedavi edeceği sınırı aştı. Daha büyük bir tedavi gerekli artık…

Ramazan hürmetine savaşmamak, dedikodu yapmamak, kavga etmemek bizim kültürümüzdür. İslam dünyasındaki sorun da ramazanın tedavi edeceği sınırın aşılması. Bu sorun bütün bir ahlak sistemiyle alakalıdır. Bugün durağan, durdurulmuş kabul edilen İslam dünyasında bütüncül bir ahlak ve yasaya ihtiyaç var. Ramazanı mükemmel yaşasak bile onun etki alanı bir yere kadar. Neticede ramazan dışında da ahlak, ticaret, komşuluk, kent hayatı söz konusu… İslam'ın bütüncül olarak yaşanması gerekiyor ki yeniden sıkıntılar dertler azalabilsin.

Bir ibadet dönemi olmanın yanında ramazan ve oruç bizim için muazzam bir kültürel zenginlik de ifade ediyor. Kültürümüzde bu zenginliği biraz abartılı mı yaşıyoruz?

Araplar namaza çok değer verirken, Türkler oruca daha çok değer veriyor. Bu milletlerin karakterinden midir, coğrafyaların etkisinden midir, bilemiyorum. Anadolu coğrafyası ibadeti süsleme, etrafını çoğaltma konusunda çok mahir. Söz gelimi, namazdan sonraki tesbihat kısmı fazladır. Araplarda namaz kılınır ve çıkılır. Bizde namazdan sonra tesbihat ve dua bir törene dönüşmüştür. Mesela bir başka örnek de çocuklarımızın Kuran-ı Kerim okumaya başladığında ilk hatimle birlikte bir tören yapılır. Hatta Elif Ba'dan Kuran'a geçilir ve tören yapılır. Ben buna tezyin etme diyorum ve bu bir yönüyle iyi. İnsan neyi çoğaltır? Sevdiği şeyi çoğaltır şüphesiz.

Öte yandan bazen abartmak, israfa kaçmak ya da yozlaşmak gibi kısımlar karşımıza çıkıyor. İşte burada insanın ramazana karşı tutumu açısından kıymeti görmemiz gerekirken ama suyun nerede taştığını, nerede sele dönüştüğünü görüp uyarı ve frenleme gerekir. Söz gelimi, insanların birbirlerine iftar daveti yapması övülecek bir şeydir. İsrafa kaçması veya zenginlerin sadece zenginleri iftara davet etmesi gibi bir yanlışlığa dönüşmesi gibi yozlaşma çıkabilir karşımıza. Mesela teravih namazı da ramazan için çok önemlidir. Teravihteki o coşku, ailece gitmeler, namaz arasında getirilen tekbirler, salavatlar teravih namazını süsler ve toplumdaki kabulü gösterir. Fakat namaz arasındaki getirilen tekbirlerin ve salavatların namazı küçültecek kadar bir abartıya dönüştürülmesi yanlış olur. Bu aslında toplumların sosyolojisinde olan bir durumdur. Bir şey büyürken birtakım hatalara girebilir; akil insanlar tarafından tatlı ikazlar yapılması gerekir.

Her ramazan ortaya çıkan klişeler vardır. Mesela "oruç tutmadığı için tartaklandı" gibi haberler ya da tam tersi durumlar oluyor. Oruç tutanlar ile tutmayanların birbirlerine karşı bir sorumluluğu yok mu?

Öncelikle bu tarz haberlerin eski yıllara nazaran azaldığını görüyorum ve bu sevindirici. Oruç tutmayan birinin, oruç tutanın yanında yiyip içmesi bu konuda çok klasiktir. Ben burada iki tarafın da dikkat etmesi gereken hususlar olduğunu düşünüyorum. Sigara içen birinin kapalı bir ortam ise izin istemesi nazik bir davranıştır. Aynı şekilde oruç tutmayan bir insanın da oruçlunun yanında yemek yiyeceği zaman nezaket göstermesi gerekir. Peki, oruç tutanın yanında yemek yiyen birisi olursa ne yapması gerekir? İşte sabır bunun için öğütleniyor.

Böyle durumlarda oruçlunun kötü söz söyleme, kötü davranma hakkı yoktur. İnsanın mükemmelleşmesini sağlayacak bir şey bu. Ne ayetlerde ne de hadislerde sert ve kötü karşılık vermek gibi bir şey var. Hem nefsi terbiye etmektir bu. Bu, yaptığımız işle ne kadar ilgili olduğumuzu gösterir. Kitap okurken odaklanmadıysak en ufak sesle dikkatimiz dağılır. Oruçlu için de durum böyledir. Bir oruçlu eğer gerçekten orucunu Allah için tuttuğunun farkındaysa yanında ne yenirse yensin rahatsız olmaz. Bunu bir oruç meselesi değil, bir kimlik meselesi hâline getirirseniz o zaman oruç aradaki ilişkiyi toparlamak yerine etraftaki insanlara ters davranışlara neden olur. Oruçluya söylenecek şey şudur: "Eğer orucuna müdahale edilmiyorsa sana düşen şey sabırdır."

Ramazan neden diğer aylara göre daha kıymetlidir?

Zamanın sahibi Allah olduğu için bazı zamanları da özel kılmıştır. 12 ay içinde ramazanı farklılaştırdığı gibi hafta içinde Cuma gününü farklılaştırmış. Bir gün içerisinde 5 vakit namazın vakitlerini farklılaştırmıştır. Ramazan insanın "rektifiye" zamanıdır. Allah bir yıl içinde temizlenme zamanı olarak ramazanı seçmiş. Aynaya bakma, kendimizi toparlama yolunda Kuran'dan uzaklaşmışsak Kuran ile hemhal olmak için ramazan gereklidir. Diğer zamanlarda insanlara ikram etmeyi, fakirlere yardım etmeyi ihmal ettiysek ramazan çoğaltmak için imkân sunar. Yalnız kalmayı ihmal ettiysen, yalnız kalmalısın. İbadetleri azalttıysan artırmalısın. Bir anlamda Allah insana sıkıştırılmış bir zaman dilimi verir. Bu zaman diliminde yapacağın şeyler diğer aylardaki eksiklerini telafi edebilir.

Bu kadarla da kalınmamış ve ramazanın içinde de bir gün "Bin aydan daha hayırlıdır" denilerek Kadir Gecesi olarak özelleştirilmiş. "12 ay içinde ramazanı sundum sana; olur da eksiğin olursa bunun için de Kadir Gecesi'ni sundum" der.

Ramazanda "rektifiye" olmayı, insanın fıtri ayarlarına dönmesi şeklinde düşünebilir miyiz?

Tabii, ramazan orucu insanın fıtratına dönmesidir. Allah Kur'an'da sık sık buna atıf yapar. İnsan mevsimi olarak tanımlıyorum ben bunu. İnsanın mevsimi fıtratıdır. Fıtratta her şey temizdir. Sonra korkularımız, eğitimimiz gibi çeşitli sebepler bizi insan mevsiminden uzaklaştırır; bazen kötü bazen iyi hâllere düşürür. Fakat her özelleştirilen zaman ile kendi fıtratımıza dönme imkânı bulabiliriz.

Erol Erdoğan kimdir?

1969 Sinop doğumlu Erol Erdoğan, İstanbul İmam Hatip Lisesi'nde öğrenim gördü. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ni bitirdikten sonra yüksek lisansını Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde tamamladı. Çeşitli dergilerde editörlük yaptı ve Yarımada Yayınları'nı kurdu. Yazıları Millî Gazete'nin yanı sıra Radikal, Yeni Şafak, Yeni Birlik gibi gazetelerde ve dergilerde yayınlandı. Yazarlık, metin yazarlığı ve köşe yazarlığı yapan, panel ve konferanslarda konuşmacı olarak yer alan Erdoğan siyasette de çeşitli partilerde il ve ilçe yönetimleri bazında görevler aldı. Hâlen bir araştırma şirketinde danışman olarak görev yapan Erol Erdoğan; İnsan Mevsimi, Çocuk Oyunları, Oruç Mevsimi, Günbegün gibi kitap çalışmalarına imza attı.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN