Katrede bir derya Dr. Ayşegül Erdoğ

Daha lisede iken Abdülkadir Geylânî hazretlerine şiirler yazıyordu. Yedi yaşındayken, “önümde bir perdeyi kimse olmadan açıp kapattılar. Küçüktüm, bari biraz büyük olsaydım, o kadar hayrete düşmezdim” dediğini, sokakta oynarken kendisini Abdülkadir Geylânî diye tanıtan bir zatın gelip, sürekli kendisine şeker verdiğini anlatırdı.

Melek Tekin Kunduracıoğlu SAYI:29 / Kasım 2016
Katrede bir derya Dr. Ayşegül Erdoğ

Dr. Ayşegül Erdoğ 28 Mart 1948'de, babasının memuriyeti dolayısı ile yaşadıkları Kastamonu/ Taşköprü'de doğdu. Babası Yalova/Armutlulu, annesi ise İstanbullu. 1971 yılında İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi'nden çocuk doktoru olarak mezun olan Erdoğ, kalp cerrahı olan eşiyle üniversitede okurken evlendi. İki oğlu oldu. İhtisasını, Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde yaptı. 1975 yılında Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dalı'nda uzman oldu. Resmî görev yeri olarak Kilis'i seçti. Eşiyle birlikte Kilis Devlet Hastanesi'nde göreve başladılar.

İhtiyacı olana daima sonuna kadar veriş, hayatının mihenk taşıydı. Maddi-manevi bütünüyle bölge halkına yönelişi dolayısı ile Kilis ve civarındaki bütün şehir, ilçe ve köylerde tanındı. Çok sevilen ve sayılan bir doktor oldu. İstanbul'a döndüklerinde, Bakırköy'de muayenehane açıp, çocuk doktoru olarak görevine devam etti. Muayenehanesinde çalışırken bir yandan da Şefkat Vakfı'nda, Haseki/ Bayrampaşa Medresesi'ndeki Hanımlar İlim ve Kültür Derneği'nde, Florya'daki Hanımlar Eğitim ve Kültür Vakfı'nda hem doktor hem kurucu üye hem idareci olarak, yıllarca gönüllü çalıştı. Kadıköy/ Yeldeğirmeni Çocuk Misafirhanesi'nin dernek çalışmalarını yürüttü. Pek çok vakıf, dernek ve kuruluşta kadın-çocuk sağlığı, eğitimi, günümüz ve Osmanlı'daki vakıflar, tasavvuf, Allah bilgisi ve nefis yolculuğu ile ilgili konferanslar verdi. Pek çok dergide bu konularla ilgili yazılar yazdı.

1999 yılına kadar İstanbul'da kaldı. 1999 Marmara Depremi'nden sonra Konya'ya geldi. 2013 yılına kadar Konya'da yaşadı. 19 Ekim 2013'te, Konya'da vefat etti. Kabri, Konya'da "Üçler Mezarlığı"ndadır.

Manevi gelişimi

Anne tarafından dedesi, II. Abdülhamid'in sarayda tıbbi tedavilerini yapan Ali Dede'dir. Anneannesi Nebiye Pembe Hanımefendi, geniş görüşlü, ufku açık, din ve Allah sevgisiyle gönlü dolu, manevi yanı çok kuvvetli biriydi. Ayşegül Hanım, çocukluk hatıralarından bahsederken; "Anneannem beni, 2 buçuk yaşında idim, zikirlere götürürdü. Kalbimde o yaşlardan itibaren zikirler takılı kaldı" diye anlatırdı. Musikinin dinde yeri olmadığını söyleyen dindarlar için de, anneannesinin daima, "musiki âşığın aşkını, fasığın fıskını attırır" şeklinde cevap verdiğini defalarca dile getirmişti. Baba tarafından dedesi Hüseyin Karagözoğlu, İlim Yayma Cemiyeti'nin kurucularından idi. İmam Hatip Lisesi'nde Hocalık ve Cibali/Küçükmustafapaşa'daki Gül Camii'nde yıllarca imamlık yapmıştı. Ailesinin bu asil, değerli ama kalben mütevazı huzur ve edep ortamında çocukluğu ve gençliği geçmişti. Daha lisede iken Abdülkadir Geylânî hazretlerine şiirler yazıyordu. Yedi yaşındayken, "önümde bir perdeyi kimse olmadan açıp kapattılar. Küçüktüm, bari biraz büyük olsaydım, o kadar hayrete düşmezdim" dediğini, sokakta oynarken kendisini Abdülkadir Geylânî diye tanıtan bir zatın gelip, sürekli kendisine şeker verdiğini anlatırdı. O mübarek zatlarla daha o yaşlardan dostluk ve aşinalık kurup, Allah ateşinin içinde tutuşturulduğu yaşın kendini bildi bileli olduğunu, bu konuşmalarından bizler de öğrenirdik.

Kendisine, 1995 yılında Nakşî Şeyhi Muhammed Osman Sıraceddin- i Sânî Hazretleri (k.s.) tarafından icazet verildi. Böylece maddi doktorluğunun yanına, manevi doktorluğu da eklemiş oldu.

Fakire hizmet, yardım ve ihtiyacı karşılama, hayatında hep oldu. İstanbul'da çok tanınan, sevilen bir doktordu. Muayenehanesine çok hasta gelirdi, günde 35-40 hastaya baktığı olurdu. Kazandığı bütün parayı fakirlere harcardı. Daima parasız hasta bakar, muayenehanesine gelen herkese aynı şefkat ve ilgi ile yönelirdi. Hiç kimseyi sosyal, maddi ve manevi durumundan dolayı ayırmazdı. Vakıfta veya evinde yaptığı sohbetlerde söylenilenlerin not tutulmaya çalışılması, söylemek istediklerini kitaplaştırma yolunu açtı. Bu düşünce, Aynaya Bakış kitabında kendi ifadesiyle; "dünyanın şu andaki gidişatıyla, insanın yaratılış amacından uzaklaşmasına sebep olan hale çoktan girmiş olması dolayısıyla", "daha her şey kaybedilmedi, yapacak bir şeyler var" ümidini insanlara sunmak için, niyet haline geçti ve arka arkaya kitaplar yazıldı.

Eserleri

İnsan kendisini -nefsini- tanımaya başlayıp, Allah'a yaklaşmak istediğinde ne yapacaktır ve nasıl bir yol izleyip huzuru yakalayacaktır? Bu soruların cevabını vermeye çalıştığı kitaplarından biri olan Aynaya Bakış'ta; "İnsan Allah'ın katında çok kıymetli ve önemli olduğu, ait olduğu asıl yerin ise Allah'ın yanı olduğu idrak ve hissiyatının, aşk ve muhabbet yolu ile nasıl kolayca kalbe işleyeceği" anlatılır. Namaz-Oruç-Zekât kitabında ise, bu ibadetlerin zahirlerinin yanında hakikatlerinin açılımları anlatılmış, "daimi savm u salât"ın sırları verilmiştir.

Hu'dan isimli kitap ise, Allah'a yalnızca yoklukla ulaşılabileceğinin ve hakikatin ancak bu şekilde yakalanabileceğini anlatır.

Elif'den Yansımalar/Esma-i Hüsnâ (2003), Aynaya Bakış (2004), Adımlar/1-2-3 (2005), Namaz (2005), Oruç (2005), Zekât (2005), kendisi hayattayken basılan eserleri idi. 2007-2013 yılları arasında yedi sene süren Mesnevî Şerhi Dersleri'nde nefis ve Allah bilgisi ile ilgili konuşmaları derlenerek, vefatından sonra 2016'da Hu'dan adı ile basıldı.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN