Örümceğin biri (IV)

Ne zaman tüm bağlarından kopmak, evindeki kargaşadan uzaklaşmak, gürültü patırtıdan kaçmak istese, kendisini Taksim’in sokaklarında buluyordu.

Şükran Erdoğan SAYI:04 / Ağustos 2014
Örümceğin biri (IV)
-geçen aydan devam-

Zehra (Ateş): Kriminolog ve davranış bilimci. Amerika'da yaşıyor, İstanbul'da tatilde. En son, Saadet'in ailesi ve arkadaşlarıyla tanışmak için cenaze evine gitmişti.

Burak (Karaali): Eski bordo bereli, akademi mezunu. 5 dil biliyor ve Fahrettin Amir'in birliğine katılalı 6 ay oldu. Zehra ile birlikte cenaze evini ziyaret edip, aile ile görüştü. Saadet'in babası ve abilerini merkeze götürme emri ona verildi.

Feyza (İşler): Doktor, 3 yıldır Fahrettin Amir'in ekibinde, bir ara Murat ile nişanlanıp, ayrılmış. Adli tıbba gitme, ölüm sebebini araştırma ve cesedi inceleme, gerekirse otopsiye eşlik etme görevi her zaman için onundur.

Murat (Doğan): Eski çete üyesi ve oldukça mahir bir hırsız. İhtisas alanı ise matematik ve edebiyat. Üstelik bir de Şair. Saadet'in iş yerine gitme ve sonrasında Saadet'in 'olmayan' erkek arkadaşını bulma görevi ona ait.

Fahrettin Amir: Zehra'nın babası rahmetli Nihat Bey'in sağ kolu. Teğmen olarak bıraktığı askeriyeden, önce istihbarata sonra Emniyete geçiyor. Kendi özel ekibini kuruyor ve sadece özel dosyalara bakıyorlar. Son günlerde hiç olmadığı kadar mutsuz.
Saadet (Tek): 27 yaşında, bir moda evinde çalışıyordu, öldürüldü, maktul.

Taksim'in kalabalık, renkli sokaklarını hep sevmişti Murat. Kalabalığın içinde görünmez olmak çok daha kolaydı çünkü. Ne yapsa göze batmazdı. Kimse dikkat etmiyordu nasıl olsa. Kendi âleminde, kendiyle meşgul yüzlerce insan. Yalnız kalmak istediğinde, ki onun için yalnız kalmak tek başına kalıp kendini dinlemenin tam tersi bir manaya geliyordu, gittiği yer İstiklal Caddesi olurdu. İlkokula giderken bir arkadaşı söylemişti, "Oolum öyle bi yer ki bissürü kişi var, kimse seni görmüyor. Her istediğini yapıyorsun. Yabancı ülkelerde de öyleymiş. Özgürsün özgür!" O günden sonra ne zaman tüm bağlarından kopmak, evindeki kargaşadan uzaklaşmak, gürültü patırtıdan kaçmak istese, kendisini Taksim'in sokaklarında buluyordu. Buraya geldiğinde de, aynen şimdiki gibi, ister istemez keyifleniyor, ıslık çalıyor, çocuklar gibi atlayıp zıplıyordu. Bazen efkârlanıp bir iki şiir yazdığı, güzel sesiyle bir iki türkü söylediği bile olurdu.

Moda evine müşteri edasıyla girerken de yine dilinin ucundaki şiiri bekletiyor, onu okuyabileceği uygun birini arıyordu. Kapıdan girer girmez sağ tarafta kalan masada oturan, oldukça şık giyimli, özenle makyajını tamamlamış, saçlarına abartılı bir fön çektirmiş görevli ona doğru geliyordu. Murat bu esnada kendi kendine söylenir gibi okuduğu şiirinin son iki mısrasını görevli kıza bakarak okuyunca, görevli kız neredeyse bayılacak noktaya gelmişti. Tabii ya. Kapıdan genç ve yakışıklı bir delikanlı geliyordu, üstelik ona şiir okuyarak. Bu olsa olsa beyaz atlı prens olabilirdi! Murat, kadınlara kendilerini iyi hissettirmesini çok iyi bilen, bir dolandırıcıydı ve her defasında kadınlar, Murat'ın ağına düşüyor, kalpleri kırılıyordu. Üstelik Murat'ın tüm oyunu dilindeydi. Netice itibariyle Murat, adeta emellerine ulaşamayan kadınlardan koleksiyon yapıyor, onların varlığıyla eğleniyordu.

Zehra, Murat'tan hiçbir zaman tam olarak hoşlanmamış, ondan hep uzak durmuştu. Tabiri yerindeyse Feyza için O'na katlanmış, O'nun Feyza'yı üzeceğinden de hep emin olmuştu. Murat da bir kızın aklını çelmenin en iyi yollarından birinin, aynı zamanda o kızın arkadaşını da kendisine hayran bırakmak olduğunu düşündüğünden, Zehra'ya her türlü iltifatta bulunmuş, inceliği göstermiş ama aralarındaki buzları bir türlü eritememişti. Bir ara Feyza'ya, Zehra'nın onların mutluluklarını kıskandığını bile söylemişti, ama beklediğinden çok daha sert bir tepki alınca bu konuda geri adım atmak zorunda kalmıştı. Ve en iyi arkadaş meselesini bir daha açmamak üzere kapatmıştı.

Murat'ın karşısında bir saniyede on şekle girip, tiz sesiyle onu etkilemeye çalışan görevli komik bir hal almıştı. Görevlinin halinden onun kıvama geldiğini düşünen Murat, kendisini toparlayıp, ama yine de o güzel gülümsemesinden görevliyi de mahrum etmeyerek ona doğru bir adım attı:
"-Merhaba hanımefendi. Ben komiser Murat Doğan. Sizinle Saadet Tek hakkında görüşebilir miyiz?"

'Komiser' kelimesini duyan görevli birden telaşlanıp:

"-Ben size şefimiz Gülten Hanım'ı çağırayım", dedi. Murat ise cazibesine olan güven ve insanın aklını başından alacak o yumuşak sesiyle devam etti;

"-Ama ben sizinle görüşmeyi tercih ederim."
#Sayfa#
Bir insana söylenebilecek en ikna edici şeylerden birisi de bu olsa gerekti: "Ben seni tercih ediyorum." Karşıdakinin düşünme yetisini bloke eden sihirli bir söz gibiydi sanki. Söyleyen azılı yalancı olsa bile ve karşısındaki bunu bilse dahi, belli ki bu durumda doğru olanı görebilmiş(!) ve bu konuda haklı olabilmişti bir şekilde(!). Bu aynı zamanda o kişinin kim olursa olsun, ne yapmış olursa olsun, 'aslında' çok iyi bir insan olduğunun ve çok da akıllı olduğunun bir delaletiydi. (Yoksa çok iyi bir avcı olduğunun ve karşısındaki balıkları avladığı gerçeğinin alameti değil!)
Bir anlık bir tedirginlikten, tercih edilmenin vermiş olduğu kendine güven ve rahatlıkla;

"-Tabi Murat Bey. Nasıl yardımcı olabilirim?" dedi genç kız. Sonra da sorusuna cevap beklemeden devam etti:

"-İki gündür işe gelmiyordu Saadet. Şefimiz Gülten Hanım evlerini aramıştı. Bu sabah da öğrendik ki…"

Hıçkırarak ağlamaya başlayan kızın gözlerinde gözyaşı aradı Murat. Her defasında aynı şeyi yapmayı nasıl beceriyorlardı bir türlü anlayamıyordu. İlk iki dakika gözyaşı olmadan ağlayıp, üçüncü dakikada o yaşları inci gibi akıtmak nasıl ustaca bir hareketti öyle. Birkaç kez ayna karşısında bunu çalışmışlığı bile vardı. Ne yaptıysa yoktan yere ağlamayı bir türlü beceremedi. Elini kolunu cimcikleyip, hatta daha da ileri gidip soğan sarımsak kullanmış ama yine de o yaşları akıtamamıştı. Ağlamak başlı başına bir sanattı. Ve bu alandaki en iyi sanatçılar şüphesiz kadınlardı. Murat, ağlayan kadınlarla başa çıkmayı çok iyi biliyordu. Onlara aşinalığı ezelden gibi bir şeydi. Ama ağlamayan kadınlar diğer yandan onu çolaklaştırıyor, tüm hilelerini yok ediyordu sanki. Feyza ve Zehra'nın ağladığını hiç görmemişti. Hele Zehra'nın hayatı boyunca bir kez bile ağladığından şüpheliydi. Heykel gibi taştan oyma biriydi o Murat'a göre. Ruhsuz, cansız, soğuk… Bir kere bile yaptığı esprilere gülmemiş, sorduğu sorulara verdiği cevaplar hep tek kelimelik kısa cümleler olmuştu. Feyza'ya gelince acaba onun için bir kez olsun ağlamış mıydı? Bunu çokça düşünmüş ama cevabı hep havada kalmıştı. "En iyisi bildiğin sularda yüzmek" demesi de boşuna değildi aslında. Şimdi olduğu gibi hemen sıcak bir gülümseme ve karşısındakine destek veren bir dokunuşla:

-"Tamam geçti hanımefendi. Üzülmeyin siz. Aslında hata bende. Ben üzdüm sizi." dedi. Ortada olmayan hatayı üstlenince, kadınların buna karşılık olarak verdikleri tepki onu hiç yanıltmadı şimdiye dek:

"-Yoo hayır. Sizin bir suçunuz yok. Kusura bakmayın. Ben tutamadım kendimi bir an.."

Çünkü sıcacık gülümsemesi olan, yumuşak sesli, yakışıklı, romantik beyaz atlı prensler hatalı olamazlardı. Ortada hata var mı, yok mu, varsa nedir bilinmese bile, kadınlar o hataları üstlenmeyi her zaman görev telakki edip yüklenmiş ve Murat'ı hiç şaşırtmamışlardı.
Cebinden çıkardığı mendili genç kıza uzattı. Genç kız yüzünü, gözünü makyajını bulaştırmamaya dikkat ederek silerken, Murat içinden sekize kadar saydı. Ve genç kız:

"-Saadet çok iyi bir dikiş ustasıydı. Yeni gelen kızlar da enstitü çıkışlı oldukları halde, onların tüm yanlışlarını düzeltiyor onlara iş öğretiyordu. Çok güzeldi. Uzun boylu ve çok düzgün hatları olduğu için her türlü elbise ona yakışıyordu. Bizim alanda bu gibi şeyler çok önemlidir. Siz de bilirsiniz."
Genç kız bir an durup Murat'tan onama bekleyince, arayı çok açmak istemeyen komiser kısa bir hareketle "Evet, bilirim" dedi. Genç kız onanmışlığın verdiği rahatlıkla, devam etti:

"-Müşteri geldiği zaman, eğer önemli biriyse şefimiz Saadet'i manken olarak görevlendiriyordu. Ki zaten özel olarak onu isteyen müşterilerimiz de vardı. Onun dışında bir elbiseye bakması yeterliydi. Onun kalıbını çıkarıp, tıpatıp aynısını elinde basıp çıkarması iki gününü almazdı. Bu yüzden müşterisi hiç bitmez, her gelen önce onun adını sorardı. Hatta şefimiz bu durumdan ötürü oldukça zor durumda kalmıştı bir iki kez. O da kadın giyim üzerine enstitüde hocalık yapmış bir ustaydı normalde ama müşteri onun diktiklerini geri getirip, özellikle Saadet'in dikmesini isteyince, patronumuz da bundan böyle tüm dikişleri Saadet'in yapacağını, Gülten Hanım'ın ise sadece şeflik görevini yapacağını söylemişti. Sonrasında Gülten Hanım beş yıldır bir gün bile kullanmadığı izninden 20 gün kullandı. Kimse bir daha geleceğini düşünmüyordu hatta. Ama geldiğinde hiçbir şey yokmuş gibi davrandı. Hatta patronun söylediğini o kadar kabullendi ki, o güne dek dikiş diktiğini, kendisi de dahil, herkese unutturdu."
"-Hmm ilginç. Saadet ne dedi bu durumda peki?"

"-Saadet mi?"

"-Hım hım", dedi Murat.

"-Saadet." Bir de bu vardı tabi. Soru duyulmamış gibi tekrarlanır. Murat bunu sadece ne cevap vereceğini bilemediği zamanlarda, zaman kazanmak için yapardı. Ama kadınlarda durum sanki daha farklı gibiydi. Konuşmayı uzatmak, daha uzun süre karşı karşıya kalmak için uyguladıkları bir taktik gibi bir şeydi bu.

"-Ah, Saadet çok iyi biriydi. Bu konuda hiç yorum yapmadı. Sadece bir kez 'Ne kadar garip. Sanki hiç dikiş dikmesini bilmiyor gibi davranıyor. Herkes artık öyle düşünüyor. Kendisi bile' demişti."

Zaten son yorum onun olamayacak kadar sofistike gelmişti Murat'a da. Demek Saadet öyle söylemişti. İlginç. Acaba Saadet ölmemiş olsaydı onun hakkında bu kadar iyi konuşur muydu bu kız diye düşündü Murat. Güzel, akıllı, işinde iyi, becerikli, tercih edilen, üstelik iyi huylu, hepsinden ziyade canlı ve ulaşılabilir. Hiç sanmıyordu. Hiçbir kadın kendisine bir rakip meydana getirmezdi durduk yere. En azından bilerek.
"-Hmm ilginç. Çok ilginç" dedi Murat. "Peki Saadet'in rakibi var mıydı burada?"

"-Rakip?... Saadet'e?.. Mümkün değil. Kimsenin eli onunki kadar temiz değildi. Onunki doğuştan bir yetenekti. Sonradan öyle bir şeyi kazanamazsınız."

"-Anlıyorum. Peki erkek arkadaşı var mıydı Saadet'in?"
#Sayfa#
"-Son dört aydır her zamankinden çok daha iyi görünüyordu. Biz buradaki kızlar sürekli ona takılıyorduk. Varsa biri tanıştır bizi gibisinden. Ama hiçbir şey söylemiyordu. Biz de anlıyorduk ki vardı birisi. Ama bir kere bile görmedik. Tanıştırmadı bizi"

Erkek arkadaş bu durumda Saadet'in iş yerinde tanıştığı birisi olmalı diye düşündü Murat. Aksi takdirde neden iş arkadaşlarıyla tanıştırmasındı? Gerçi tanıştırmamak için yine de birçok nedeni vardı ama Saadet kendine güvenmeyen, kıskanç bir genç kız modeli çizmiyordu. Gördüğü kadarıyla da şu durumda kıskanılacak bir durum da yoktu zaten.

"-Teşekkür ederim… Mmm adınızı lütfetmediniz?"

"-Ah.. Ben Ece."

"-Teşekkür ederim Ece. Çok yardımcı oldunuz bana."

"-Rica ederim. Ne zaman isterseniz."

"-Peki Gülten Hanımla görüşmem mümkün mü acaba?"

Kız hayır dese görüşmeyecekmiş gibi takındığı tavrını Feyza görseydi sinirden elleri titrerdi kesin. Ama şimdi Feyza yoktu. Ve birinden bilgi almanın en iyi yolu da yetkinin karşısındakinde olduğunu düşündürtmekti aslında. Murat'ın bu oyunu oynaması için taktik uygulamasına hiç gerek yoktu. Onun tarzı buydu zaten. O yüzden her şey çok doğal sürecinde gibi ilerliyordu onunla.

"-Ah tabi. Hemen çağırayım ben. Azıcık bekleteceğim sizi ama..." Hemen gitmemesi bir cevap beklediği anlamına geliyordu ki, bu cevabı genç kıza istediği haliyle en iyi yine Murat verebilirdi. Tabi ki gülümseyerek:

"-Beklerim ben. Hiç problem değil."

Sanki "Ömür boyu seni bekleyeceğim" cevabını almışçasına sevinen kız, atlayarak:

"-Hemen geliyorum" deyip üst kata çıktı.

Bu sefer yanında, otuzların başında gibi görünen, pastel tonları tercih ettiği sade ve şık giyimiyle Murat'ın orada gördüğü kadınlardan ayrışan ciddi tavırlı bir kadın geldi. Aynı ciddiyetle:

"-Ben Gülten Filiz. Burada şefim. Buyurun benimle görüşmek istemişsiniz", dedi.

Biraz önce uyguladığı taktiklerin burada işe yaramayacağını düşünen Murat:

"-Merhaba Gülten Hanım. Yalnız görüşmemiz mümkün mü?" diye sorunca bu görüşmenin dışında kalacak olmayı hoşnutsuzlukla karşılayan görevli kız, ani bir hareketle başını çevirerek, şefinin ve komiserin yanından uzaklaştı.

"-Tabi, buyurun üst kata çıkalım."

Spiral merdivenden üst kata doğru çıktıkça ayrı bir dünyaya giriyormuş gibi hissetti Murat. Envai çeşit kumaşlar, uzun masalar, modeller, elbiseler, kataloglar, dikiş makineleri, afişler, fotoğraflar... Hepsi birbirinden renkli, gerçek olmayan bir masal diyarı gibiydi. Bir anlığına onu da içine çekti. Büyülü bir yer gibiydi burası. Diğer yanda aynalar, şamdanlar, kadifeden duvarlar, ipekten perdeler... Şef, komiseri cansız bir mankenin önüne getirdi. Mankenin üzerinde pudra pembesinden bir gece elbisesi vardı. Straplez elbisenin kolları ve boynu incecik taşla işlenmiş tüllerle kaplıydı. Mankenin hemen yanında bir baş heykeli vardı. Onun da yüzü pahalı taşlarla süslenmiş parlament mavisi bir tülle örtülüydü.

"-Ne düşünüyorsunuz?" dedi Şef.

"-Masal gibi… Çok ilgi çekici… Ve de hüzünlü", dedi Murat.

"-İşte Saadet buydu", dedi Şef. "İnsanların hayallerini görebiliyor ve onları canlandırabiliyordu. Ve bunu o kadar iyi yapıyordu ki, onun elini dikişini gören çoğu kişi işinden ayrılmak zorunda kaldı. Çünkü asla onun gibi olamayacaklarını çok iyi biliyorlardı."

"-Ama siz kaldınız…"

Bir anlık boş bulunup şaşkınlığını gizleyemeyen şef, hızla toparlanıp, cevap verdi:

"-Üstün yeteneklerle her gün karşılaşmıyorsunuz komiser. Bulunca da onların yanında olmak bile bir ayrıcalıktır. Hayata bakışınızı, hayatınızı değiştirirler. Öğrenmek, öğrenebilmek bir erdemdir."

"-Anlıyorum. Siz de ender rastlanan birisiniz o halde."

Aldığı iltifatı soğukkanlılıkla karşılayan Şef devam etti:

"-Sanırım ölümü üzerine buradasınız. Yardımcı olabilirsek sevinirim. Yapabileceğimiz bir şey var mı?"

"-Bir erkek arkadaşı varmış sanırım. Biliyor muydunuz, kimdi?"

"-Söylemedi kim olduğunu. Tanıştırmaktan kaçındı hep. Burada tanıştığını düşündüm ben de dolayısıyla. Ve ihtimallerin arasında bana en yakın görünen kişi ise aslında hiç de kolay değil bunu söylemek ama Candar ailesinin oğlu, Kerem Candar."
#Sayfa#
"-Bildiğimiz Candarlar mı?"

"-Evet. Hanımefendi uzun süredir bizim müşterimizdir. Özellikle de Saadet'i ister her zaman. Birkaç kez Saadet'in onların evine gitmişliği de var. Sanırım o esnada Kerem'le tanıştılar. Sonrasında annesini bırakıp almaya ve burada uzun sürse de problem etmeyip, annesini beklemeye başladı. Saadetle konuştuklarını hiç görmedim şimdiye kadar. Ama aynı odada onlarla bulundum. Kerem'in Saadet'e olan ilgisini görmemek için kör olmak gerekirdi. Ve Saadet'in de ona tabi… Sonradan birkaç kez Saadet'i pek iyi görmedim. Bu konuyu açtım ona. O da ilişkilerini kabul etti. Ama ailesinin asla öğrenmemesi gerektiğini özellikle belirtti."

"-Bundan kimseye bahsettiniz mi peki?"

"-Hayır tabi ki. Ama size de söylememek işinize engel olmak olurdu. Öyle değil mi?"

"-Evet evet. Teşekkür ederim Gülten Hanım. Peki son bir şey daha."

"-Buyurun."

"-Saadet'in yerine kim geçecek?"

Şef bu soruyu bekliyormuşçasına:

"-Buna patronumuz Mine Hanım karar verecek. Ama kim geçerse geçsin Saadet'in yerine geçmiş olmayacak. Orası kesin."

"-Hmmm. Peki. Teşekkür ederim o halde. İki gün içinde emniyete gelip bu ifadeleri yazılı halde sunmanız gerecek. Ben size kartımı vereyim. Uygun olursunuz değil mi?"

"-Tabi ki, ne gerekiyorsa…"

"-Peki o halde görüşmek üzere. İyi günler."

"-İyi günler."

Merdivenlerden aşağıya inerken, girişte gözüne şebek gibi görünen görevli kızın, bir çita gibi pusuya yattığından hiç şüphesi olmayan Murat, çıkışının girişinden çok daha hızlı olması gerektiğini çok iyi biliyordu. Murat'ı görür görmez ayaklanan -ve belli ki makyajını tazelemiş, üstüne başına çeki düzen vermiş- görevli kız:

"-Umarım şefimiz yardımcı olabilmiştir" dedi, biraz da azarlar gibi bir üslupla.

"-Senin kadar olmasa da" dedi komiser. "Siz"den "sen"e geçip aradaki mesafeyi azaltarak genç kızın bir anlık gevşemesinden faydalanan Murat,
"-Seninle tanışmak güzeldi. İyi günler Ece" dedi.

"-Ah seninle de öyle. İyi günler" deyiverdi genç kız yakışıklı adamın ardından. "İyi günler..."

Murat moda evinden çıkar çıkmaz önce Fahrettin Amir'i aradı. Ondan öğrendiği kadarıyla Feyza adli tıptan, Zehra'yla Burak da cenaze evinden ayrılmışlardı. Fahrettin Amir herkesi merkezde bekliyordu. Taksimin sokaklarında akşam hareketliliği başlamış, caz barlar şimdiden ısınma turlarına geçmişti. Murat en sevdiği Coltrane klasiklerinden birine ıslığıyla eşlik ederken, bir yandan da Kerem Candar'ı sorguya çekecek olmanın hazzını yaşıyordu. Zengin züppelerden oldu olası hoşlanmıyordu zaten. İşte şimdi bir tanesi ağına düşmüştü... Tam da istediği gibi…
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN