Anlamı kaybeden insan nerenin yerlisidir?

Kâmil insan bilir ki ruh ve beden bu dünyaya ait değildir. Sınırlı bir misafirlikle burada bulunan insan kendine geçici bir memleket, yurt ve alışkanlıklar edinir. Zamanı gelince de yükünü hazır tutan yolcular gibi birden ve hızlıca kalkar, ait olduğu gerçek mekânına geri döner.

Gökhan Ergür SAYI:58
Anlamı kaybeden insan nerenin yerlisidir?

İnsanın ilk hedefi ve temel düşüncesi içinde bulunduğu dünya dediğimiz bu karmaşık düzlemi anlama, açıklama ve yorumlamaktır. Çünkü insan tanıdığı, bildiği ve kendini rahat hissettiği bir bütünlük içerisinde kişiliğini ve asli görevlerini fark edip bunun için çalışır. Bu çalışma bir bakıma dünyaya uyum sağlama denemeleridir ve insana kendi hayatını kontrol etme, olaylara yön verme veya en azından olacakları tahmin etme becerisi kazandırır. Çevresini fark eden insan akabinde toplum ve evrenle uyum içerisinde olmayı ister ve anlam dünyasını bu genellemeler ile biçimlendirerek 'ben de sizler gibiyim' ve 'ben de sizler gibi hayatta bir amaç ve anlam bulmak için çabalıyorum' mesajını verir. Bu amaç ve anlam temelde öznel bir sürecin çıktısı olsa da genel itibariyle bizlere biçim veren çevresel faktörlerin bir sonucudur.

Peki, insanın bir hayat felsefesi geliştirmek için ömür boyu peşinde koştuğu ve cevabını aradığı "hayatın anlamı nedir?" sorusuna verilecek cevabı nerede bulacağız? Konuyla alakalı derinlemesine düşünen ve çalışan iki isme bakmak faydalı olacaktır. Bunlardan ilki ünlü psikoterapist Alfred Adler. Adler, anlam kavramına toplumsal ilişkiler açısından bakar ve hayata verilen kişisel anlamın gerçek bir anlam sayılamayacağını dile getirir. Ona göre bir anlamdan söz edilebilmesi için onun başka insanlarla ilişki içinde olması gerekmektedir. Mesela hemen her insan önemli biri sayılmak için uğraşır. Ancak insanın bütün önemi başkaları için yaptığı yararlı işlerden oluşmaktadır ve aksini düşünmek yanılgıdan başka bir şey değildir. Adler bu görüşü desteklemek için atalardan devralınan mirasa dönüp bakmanın gerekli olduğunu söyler çünkü onlar ölüp gitmişlerdir ama geride bıraktıkları tek şey başkaları için yaptıkları çalışmalardır.

Bunların aksine Schopenhauer; hayatın asıl anlamının, anlamsızlık olduğunu söyler. Günlük hayattaki her şeyin temel vasfı, hiçlik ya da boşluktur. Buna binaen ıstırap mutluluktan daha ön plandadır ve daha kalıcıdır; mutluluk ise, anlık ve geçicidir. Böyle bir dünyada iyi bir şey aramamak ve bütün dikkatleri acıyı en asgari düzeye indirmeye odaklamak gerekmektedir. Bu yüzden Schopenhauer'i en çok öfkelendiren şey, yaşanılan dünyanın güzel bir yer olduğu ve kendi içinde bir amacı gerçekleştirdiği fikridir. Ünlü düşünürün bizi davet yol bir bakıma istikametsizliktir. Zira hayatına bir anlam tayin edememiş ve bu anlamla her daim kavga içinde olan kişilerin ruhları nefes alıp verdikleri her an bir mengene ile sıkıştırılır, ilerleyen yıllarda depresyon ya da anksiyete bozukluğu gibi patolojik bozukluklarla karşı karşıya kalırlar.

Psikiyatrist V. Frankl II. Dünya Savaşı sırasında toplama kamplarında esir olmuş ve bu süreçte yaptığı gözlemlerin sonucunda; hayattan artık hiçbir beklentisi olmayanların, herhangi bir amacı olanlardan önce öldüklerini gözlemlemiş ve bu kişilerin genç ya da yaşlı olmalarının durumu değiştirmediğini söylemiştir. Bir yaşam amacına ya da anlama sahip olmanın bireyin varlığını sürdürmesindeki önemini fark eden Frankl bu konuyu çalışmalarının ana teması olarak kabul etmiştir.

Oysa insan varlığının her noktasında bir anlam kırıntısı, yaşama umudu taşır. Öncelikle kendi varlığını fark eder ve sonrasında anlam yolculuğuna başkalarını da dâhil ederek topyekûn bir kurtuluş hareketi başlatır. Bu kurtuluş hareketi üç temelden oluşur. Öncelikli olarak insan dünyaya kattıklarıyla, verdikleriyle bir ferahlık ve anlam kazanır. Ortaya koyduğu eserler, değerler ve hatta muhabbetler insana bir anlam duygusu bahşeder. İkinci olarak ise dünyanın bize verdikleri hayatımızın anlamını belirler. İnsan; ait olduğu ailesi, arkadaşları ve yurduyla, memleketiyle bir anlam kazanır.

Hayatı anlamlandırmanın üçüncü yolu ise kaderi sevmek ve ona rıza göstermektir. Yaşadığı her ne olursa olsun başına gelenleri kabullenmek, yazgısıyla kavgaya tutuşmadan hayatla yüzleşmek insanın anlam coğrafyasını genişleterek ona yeni kapılar açar, varoluşsal boşluğu kapatır ve çözümler.

Neyi kaybettiğini hatırla!

Hayatın anlamını fark eden ve onu bulmak için çabalayan kişi aslında doğrudan doğruya bulunduğu yeri, yaşadığı ve ait olduğu dünyayı arar, bununla alakalı bir takım fikirler yürütür ve nihayetinde yuvasını bulur. Anlam bir bakıma ait olmak, bulmak, o yerin yerlisi olmak demektir; anlamsızlık ise bunun tam zıddı, gittiği her yerin yabancısı ve yurtsuzu.

Modern felsefenin ve günümüz düşünürlerinin tartıştığı meselelerin başında gelen anlamsızlık ve anlamın kaybı etrafımızı siyah atlardan kurulu korkutucu bir ordu ile çevirmiş durumda. Bir veba gibi bedenlerimizi ve ruhlarımızı saran anlamsızlık bize nereden gelip nereye gittiğimizi ve temelde nereye ait olduğumuzu da unutturuyor. Hayatının ve dolayısıyla ait olduğu yerin anlamsızlığını söyleyen gençlerin sayısı bir çığ gibi büyüyor. Hayatlarının anlamsız olduğunu söyleyen bu gençlerin söylemeye çalıştıkları şey aslında hayatlarının anlamlılıktan yoksun olduğudur. Anlamlılıktan yoksunluk; hedef, amaç, nitelik, değer ve doğrultudan yoksun olmak demektir. Bu gençler aslında hayata akıl erdiremediklerini değil, uğruna yaşayacakları bir şeyin olmadığını ifade ederler.

Sanayi devrimi sonrasında bizlere sunulan teknolojik değişimin bedelini ahlaki savruluş ile ödedik. Bu ahlaki savruluş anlam dayanaklarını büyük ölçüde kaybeden insanlığı derin bir anlamsızlık kuyusuna attı. Psikiyatrist Erol Göka, Hayatın Anlamı Var mı? isimli kitabında modern zamanlarda başlayan anlam krizinin, postmodern denilen son zamanlarla birlikte daha da derinleştiğini ileri sürer. Göka'ya göre günümüzde dine ve ideolojilere savaş açılmış ve bu sebeple bunlardan kaynaklanan anlam ağı değerini kaybetmiştir. Artık tüketime odaklanmış böyle bir toplumda kolayca anlam ve amaç elde etmek oldukça zordur.

Yaşadığımız anlamsızlığın en önemli nedenlerinden biri insanların yaşamlarını sağlayacak çok şeyleri bulunmasına karşın, uğruna yaşayacakları bir şeylerin olmamasıdır. Hepimiz birbirinden güzel, donanımlı ve pahalı araçlara sahibiz fakat amaçlara değil çünkü bizlere ısrarla dikte edilen şey bu: "Yaşamak için düşünme ve üretme, sadece tüket." Bu tüketim bizleri önünü ve arkasını düşünmediğimiz bir sürecin içerisine itiyor, hayatın anlamını ve nereye ait olduğumuzu sorgulamaktan ziyade, sahip olamadıklarımızın öfkesiyle dünyanın anlamsızlığına odaklanıyoruz. İşte bu noktada anlamı ve değerleri geçici amaçlara, ölçülebilir değerlere indirgemek ne yazık ki bizleri dünyanın ve hakikatin yabancısı kılıyor.

"Bilemem insan nerenin yerlisidir?"

Anlam kaybolunca, mekân ve ait olunan yer de kayboluyor. Kültürünü, adetlerini, örflerini, inançlarını kısacası dünya ile tüm bağlarını yitirmiş bir insanın nereli olduğunun, nereden gelip nereye gittiğinin hiçbir önemi yoktur. Karnı doyduğu ve konforu bozulmadığı sürece o insan için nerede yaşadığının hiçbir önemi yoktur. Doğup büyüdüğü topraklar, sevdiklerinin nefes aldığı sokaklar, hatıralar ve anılar onun için değersiz ayrıntılardır. 21'inci yüzyıl yaşam becerileri ve dünya vatandaşlığı denilen kavramlar bizlere bunu öğütler çünkü. Köksüz ve memleketsiz insanların tek bir şeye yani maddeye inanarak dünyanın her yerinde aynı dili konuşarak yaşamasını bekler.
Fakat biz yine de tanıştığımız her insana bir umut "nerelisin?" diye sormaya devam ederiz. Karşı tarafa sorduğumuz şey aslında "nerelisin?" değil "nereye aitsin?" sorusudur. Onun hikâyesini, yaşanmışlıklarını, aile geçmişini merak ederiz ve bu, insanı insan kılan kıymetli özelliklerden biridir. Afrika kökenli yazar Taiye Selasi insanın nereye ait olduğunu "3R Testi" ile formüle eder. Alışkanlıklar (Rituels), Bağlar (Relationships), Kısıtlamalar (Restrictions).

İlk olarak günlük alışkanlıklarınızı, ritüellerinizi düşünün; ne türden alışkanlıklarınız var? Yeme içme kültürünüz, aile ziyaretleriniz, lehçeniz, düğünleriniz, ölümleriniz, doğumlarınız, inançlarınız nelerdir ve nerede şekillenmiştir? Dünyanın hangi şehrindeki insanlar seni tanır ve dünyanın hangi şehrinde mutlu bir biçimde yaşantını sürdürebilirsin? İkinci olarak da bağlarımız. Beraber vakit geçirdiğimiz, güvendiğimiz, ihtiyaç anında ilk olarak aradığımız insanlar kim? Yüz yüze olmasına gerek yok, mesajla, görüntülü aramalarla sürekli olarak irtibatta kaldığımız, hayatımıza şekil vermesine müsaade ettiğimiz o insanlar hangi kültüre ait ve nerenin temsilcisi? Son olarak da kısıtlamalar. İnsan, alışkanlıklarını ve bağlarını özgürce sürdürebildiği, yasal olarak yaşama hakkının önüne engel konulmadığı, vatandaşlık problemi yaşamadığı sınırlara aittir. İşte tüm bu soruların cevabı bizim aslında nereye ait olduğumuzun cevabıdır ve insanın nereli olduğu onunla birlikte gelir.

Selasi, modern dünyanın birine nereli olduğunu sorduğunda tam olarak aradığı şeyin ne olduğunu da merak eder? Cevabı duyduğunda modern dünyanın bilişsel süreçlerini basit bir şekilde ifade ederek ülkelerin güçle temsil edildiğini söyler? "Nerelisin?" sorusuna aldığımız cevap "Meksika, Polonya, Bangladeş" olursa o kişinin az güçlü, "Amerika, Almanya, Japonya" olursa çok güçlü, "Çin ve Rusya" olursa gücünün muğlak olduğunu düşündürür.

Ve bir de sıklıkla duyduğumuz "aslen nerelisin?" sorusu var tabii ki. Bu soruda gizli bir üstünlük, iğrenme ve kibir vardır aslında. Aslen nerelisin diye sorulan sorunun meali şudur: "Buralı değilsin ama neden buradasın?"

Tüm bunlara rağmen kâmil insan bilir ki ruh ve beden bu dünyaya ait değildir. Sınırlı bir misafirlikle burada bulunan insan kendine geçici bir memleket, yurt ve alışkanlıklar edinir. Zamanı gelince de yükünü hazır tutan yolcular gibi birden ve hızlıca kalkar, ait olduğu gerçek mekânına geri döner. Dünyadaki temel mesele ve amaç içinde bulunduğumuz şu bekleme salonunda yaptıklarımızın, söylediklerimizin ve sevdiklerimizin kıymeti, güzelliği ve iyiliğidir. Eve döndüğümüzde utanacağımız şeylere kıymet vermemek, güzel görmemek ve sevmemek duasıyla.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN