Eylül 2015 - Sanat Sepet Servisi

Bir İstanbullu olarak bienalimiz deme hakkını kendimde görüyorum

Zeynep Gökgöz SAYI:16 / Eylül 2015
Eylül 2015 - Sanat Sepet Servisi

14'üncü İstanbul bienali gelmeden

14'üncü İstanbul Bienali 5 Eylül-1 Kasım tarihlerinde şehre dalga dalga yayılacak. Neredeyse İstanbul'un tamamı mesken tutulacak, Boğaz ekseninde şehrin iki yakasında olsun, adalarda olsun, pek çok farklı mekânda günümüz sanatından örnekler izleyicisiyle buluşacak. Küratörü Carolyn Christov-Bakargiev tarafından Tuzlu Su: Düşünce Biçimleri Üzerine Bir Teori başlığının uygun görüldüğü bienalimiz (niye sahiplenmiyeyim, bir İstanbullu olarak bienalimiz deme hakkını kendimde görüyorum, zaten ilerleyen satırlarda şehir halkı bu bienalleri sahiplensinler diye az uğraşmadıklarını göreceksiniz!) daha görücüye çıkmadan önünden konuşalım istedik. Yapılsın, bir sonraki sayımızda da arkasından konuşma hakkımızı kullanırız. Bu yazımızda özelde bahsi geçen bienalin kavramsal çerçevesini teşrih etmeye çalışacak, genelde ise bu bienaller şehir halkından ne ister sorusuna cevap arayacağız.

'Tuzlu Su'yun faydaları?

"Sanatla birlikte ve sanat aracılığıyla kendimizi neşenin ve canlılığın olasılıklarına adıyor, formlardan, yeşeren yaşama sıçrıyoruz. 14'üncü İstanbul Bienali, Tuzlu Su: Düşünme Biçimleri Üzerine Bir Teori, sanatta araştırma ile diğer bilgi türlerini birbirine bağlayan, doğrusal olmayan ve organik formlar vasıtasıyla, çizginin nerede çekileceğini, nerede geri çekilmek gerektiğini ve nelerden faydalanılabileceğini arıyor. Bunu açık bir denizde, yüzey düzken parmak uçlarıyla olduğu kadar sualtının derinliklerinde, katlanmış kodlama katları açılmadan da yapıyor…"

Şeklinde devam eden, kavramsal çerçeveyi izah eden, küratörüne ait metin bir hayli uzun (İKSV'nin bienal ile ilgili sayfalarında devamını okuyabilirsiniz. Bu metinler zamanın manifestolarıdır, arşivden öncekileri de okumanız tavsiye olunur. Her defasında ben kimim, burası neresi tarzında varoluşsal sorunlara gark olursunuz, tecrübeyle sabit). Yazının devamında sadece sanatçılara değil farklı disiplinlerde çalışanlara da çağrıda bulunulduğu belirtiliyor. Su metaforu üzerinden dalgalar, saçılma, akış benzetmeleriyle neşe ve canlılık vaadiyle başlayan metin, dalgaların kabarması gibi şekil değiştiriyor ve isyan, öfke, düğüm eksenine doğru kayıyor. Bu kayış ve akış travmalı geçmişimizden kurtulmadan, bir anlamda geçmişle diyalog kurmadan olmaza işaret ediyor ve gelinen noktada şu cümleler kuruluyor:

"Tuzludur gözyaşlarımızın suyu, gelgelelim tuz birçok hastalığın da çaresidir ve molekülleri, onlarsız gezegende hayatın da olmayacağı tuz kristalleri olarak yeniden dizmesiyle, yüklü iyonların arzularını ifade eder."

İlginçtir ve de ikidir, bienal başlıklarını görünce atlıyorum, bu sefer buldum, evreka moduna geçiyorum, sonrasında kavramsal çerçeveleri okumaya başlayınca kafamda kurduğum, başlıkların bende yansımalarının izini bulamamamın üzüntüsü çöküyor. İki önceki bienalin başlığı 'İsimsiz' idi, beklentiye sokmadı. Bir önceki 13'üncü İstanbul Bienali Lale Müldür'ün bir şiirinden mülhem 'Anne Ben Barbar mıyım' başlığını taşıyordu ve şu geçmişti içimden: "Yaşasın bu sefer birilerinin elinden tutmak, öteki edebiyatı yapmak yerine insanın kendi içinde taşıdığı ötekilere odaklanacaklar." Olmadı, şöyle denildi: "…toplumdaki en zayıf ve dışlanmışların sesinin duyurulacağı bir alan açmak adına sanatın yeni pozisyonlar yaratma ve yeni öznellikler inşa etme potansiyelini açığa çıkaracağız." Bunun için pek çok yan etkinliğin yanı sıra 'Kamuya Hitap Etmek' etkinlikleri düzenlendi ve hitap edilen kamu orada hazır bulunan alternatif sanat örgütleri idi ve ellerinden tutulmadığı için öfkelenenler bir anlamda sanki onlar olmuştu, çünkü en zayıf ve dışlanmış addedilenlerin bu etkinliklere katılmak yerine daha elzem işleri vardı. Olmamıştı benim beklediğim 'Dön Bak Kendine' beklentim tutmamıştı, hoş bienal ekibi de beklentilerini bulamadı. Çünkü bienalin yeni düşünce ve hayal gücü kanalları açmayı hedefleyerek, kamusal bir buluşma ve tartışma zeminini harekete geçirme beklentisi bienalden birkaç ay evvel gerçekleşen Gezi performanslarıyla yaşanmış ve bitmiş, geriye yapılacak bir şey bırakmamıştı.

Bu sefer de başlık 'Tuzlu Su' olunca alt metni kendimce şöyle doldurmuştum; şimdiye kadar bienallerimize İstanbul damgasını vurmuş, çoğunluk yabancı küratörler şehrimizi başrole taşımış, özellikle Doğu-Batı dikotomisinden hareketle, İstanbul'u önce aradaki köprü, sonrasında ise kapı ve dahi kavşak benzetmeleri üzerinden tanımlamışlardı. Dedim ki; hah bu sefer birisi, Doğu-Batı, köprü, kapıya değil de boğaz üzerinden 'ara' ya dikkat çekiyor. Bu 'ara' sadece arada kalmışlığın arası değil. Nasıl İstanbul'a, bize nefes aldırıyorsa, nefes almamıza (tuzlu su da nefes açar) sebep, bir anlamda boğulmamızı engelleyen bir ara. İki tarafın birbirine tahakkümüne engel olan bir ara. İki tarafa da (veya kaç taraf varsa) eşit mesafeden yaklaşabileceğin bir ara. Yeni bir konumlanma stratejisi. Üstten değil, alttan değil, içerden bakmanın bir başka yolu. Bakmak için senin durmanı, yavaşlamanı sağlayacak bir ara.

Olmadı, tutmadı, bu seferde benim kurduğumla küratörünki örtüşmedi. O 'ara' yerine dalga üzerine gitmek istemiş ki satırlarını şöyle nihayetlendirdi:

Belki de bir dalga sadece zamandır; bir dalganın yüksek ve alçak noktaları arasındaki farkta duyumsanan his zamanı, dolayısıyla mekanı ve dolayısıyla yaşamı imleyebilir. Örüntüleri; denizaltı sularının ya da rüzgâr örüntülerini, dalgaları tanıyarak, dalgaları görerek kabul ederiz. Bir dalga, nihayetinde düğüm haline gelmeye çalışan bir çizgi olabilir mi ve eğer öyleyse düğüm ne zaman çözülebilir? Bu soruyu fizikçi dostlarıma, fakat aynı zamanda filozof dostlarıma da yöneltiyor ve en sonunda ve belki de bilhassa sanatçılara soruyor ve yanıtı onlardan bekliyorum.

Bienaller bizden ne bekliyor?

Christov-Bakargiev zekice davranıyor, cevap yerine soruları ortaya koyuyor ve kenara çekiliyor, bekliyorum cevapları diyor. Bir dalga, nihayetinde düğüm haline gelmeye çalışan bir çizgi olabilir mi ve eğer öyleyse düğüm ne zaman çözülebilir, bienal başladığında öğreneceğiz. Benim de bir sorum olacak: Bienaller bizden ne istiyor?

İstanbul bienalleri 1987'den beri yapılmakta. Bugüne varıncaya dek 13 bienal gerçekleştirildi. Muasır milletler seviyesine erişebilmemizde bir basamak işlevi gördü bizim için. Batıya eklemlenmenin bir yolunu bulmuştuk ve bu yolda üretimlerimiz de fena değildi. Genelde küratörler yabancı idi ve bu farklı bakış açılarını yansıtacağı için mühim görüldü ama bakış hep aynı taraftandı. İstanbul hep merkezi oldu, bienallerin odak noktasını oluşturdu. Şehir istese de istemese de her defasında rol çalmaya devam etti. Şehir söz konusu olunca şehre yayılma, şehirliye ulaşma da önemsendi. Ama şehre yayılmanın şehirliye ulaşmak demek olmadığı pek de anlaşılamadı. Sonradan zaten sanat başka sularda yüzmeye başlayınca çağdaş sanatı insanımıza ulaştırma gayretinin yerini bienallerin eleştirel düşüncenin serpilmesi ve gelişmesi için bireyleri bir araya getiren, kamuoyu yaratmaya yönelik bir buluşma ve toplanma mekânları olarak kurgulanması aldı. Halkın kendileri için bu kadar iyi düşünenlere aynı teveccühü göstermemesi ise her zaman oyun kurucuların kafasını karıştırdı: "-Ama ben senin elinden tutmak istiyorum?", "-Ama ben senin elimden tutmanı istemiyorum!"

Eskinin bildik hikâyesinin devamı: Birileri elinden tutulmaya muhtaçtır. Mesela gecekondu sorununa dikkat çekmek için gerçekleştirilen üretimler... Hatta bir zaman bienalin ortasına gecekondu bile inşa edilmişti. Peki ne oldu, bienal sürecinde odağı oluşturan bu sorun (veya diğerleri) bienalin bitiş tarihinden itibaren rafa kalkmadı mı? Kalkmadı ise ne mutlu! Yoksa bu duyarlılıkların ömrü bienal süresi kadar mıydı?

En son Haziran ayında sosyal medyada naif bir paylaşımla karşılaştık. Bunca yıldır Sinop bienalini gerçekleştiren küratör nasıl hâlâ iktidar partisinin bu ilde ilk sıraya yerleştiğini anlayamadığını hesabından paylaşıyor, şehri esefle kınıyor, isyanını dile getiriyordu. Bienaller için sarf edilen körlerin sağırların birbirlerini ağırladığı yerler olduğu tespitleri doğru muydu yoksa? İzleyicinin, bilmediği dilden konuşan üretimleri anlamasını bekleyeceksin, her bir sanat eseri önünde geçirilen zaman aralığının ölçümleri ortalıkta dolaşırken bu kadar sürede izleyicinin bütün hikâyeyi çözmesini isteyeceksin, çözdüğü hikâyenin kendi hayatında nereye oturduğunun bağlantısını şipşak kurabilmesini, buna inanmasını, doğru bulmasını, sana hak vermesini ve ardından eyleme geçmesini, oy olarak geri dönüşünü bekleyeceksin. Bir de bienal adı üstünde o şehri iki senede bir ziyaret edeceksin.

Her bir bienalden sonra acaba neden ziyaretçi sayısı bu kadar az oldu hikâyesi döner. Diyeceğim o ki (kendimi tekrarlamak pahasına): "Dön Bak Kendine". Hepimiz için geçerli, yanlışı dışarıda aramasak ,dönsek baksak kendimize, başkalarıyla değil de kendimizle uğraşsak, ah bir kendimize dönebilsek ve de gelebilsek!

Aklıma gelmişken, bir zamanlar eski Türk filmlerinde ismi -cik -cikle biten çocuklar vardı, hani kendi anne babalarını kendileri seçerlerdi, böyle söylenilmesini hak ettiğini düşündükleri kişilere de kibarca sorarlardı, "Size baba diyebilir miyim?" diye! Ne güzel filmlerdi onlar. Bu da bizim naifliğimiz olsun mu, olsuuun!

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


BİZE ULAŞIN