Mağrib El-Aksâ Seyahatnâmesi

Yaklaşık 33 milyonluk bir nüfusa sahip olan Fas, günümüzdeki haliyle Arap, Berberi, Yahudi ve Fransız karışımı bir kültürel yapıda. Hepsinden izler taşıyor, ama kamil manada hiçbiri olamamış. Dolayısıyla gerek insanında gerekse insanların sergilediği kültürel tezahürlerde bu karışımın sürprizlerle dolu izlerine rastlayabiliyorsunuz.

Taha Kılınç SAYI:14
Mağrib El-Aksâ Seyahatnâmesi
Klasik kaynaklarımızda Fas, 'Mağrib el Aksâ' olarak geçer. 'Batının en uç noktası' yani. Ötesi uçsuz bucaksız okyanus ve bilinmeyen dünyalardır. Oldukça ilginç bir ayrıntı olarak, Mağrib el-Aksâ'yı 'Fas' adıyla anan tek millet biziz. Araplar kısaca 'Mağrib', diğer milletler de onun farklı dillerdeki söylenişlerini kullanır: Morocco, Maroc, Marokko, Marruecos vb. İran ve Türki Cumhuriyetlerse 'Marakeş'ten türetilmiş isimlerle anar Fas'ı.
Mağrib el-Aksâ'ya neden Fas dediğimize, İslam dünyasının en güzel şehirlerinden Fes'i anlatırken aşağıda değineceğim. "Deme kalbura kallâbûr / Galat-ı meşhûr lisân-ı fasihten evlâdur" fehvasınca da, yazının bundan sonraki kısımlarında, Mağrib el-Aksâ'yı Fas olarak anacağım.

Rabat, ribât, murâbıt…

Tarihine, kültürüne, insanına ve siyasi şartlarına dair epey bir şey okuduktan sonra, 4 Mayıs gecesi ailecek Fas'a doğru yola çıktık. Diğer şehirlere kıyasla 'dünkü çocuk' sayılabilecek Dârulbeydâ'ya (Birebir Fransızca tercümesiyle: Casablanca - 'Beyaz Şehir') inip, başkent Rabat'a trenle devam ettik.

Halifeler döneminde Kuzey Afrikalı fatihlerin, Endülüs'e uzanan topraklarda güzel bir gelenek haline getirdiği 'ribât' kurumu, bugün Fas'ın başkentine isim olmuş. Araplar zaten kentin adını 'Rabat' şeklinde değil 'Ribât' olarak telaffuz ediyor. 900'lü yılların sonundan itibaren ortaya çıkmaya başlayan ribâtlar, hem dinî hem de askerî eğitim karargâhları olarak hizmet vermiş. Bugünkü Fas ve Batı Cezayir topraklarında kurulan irili ufaklı devletler, ribâtların sağladığı dinamizmle fetihleri de büyük bir başarıyla gerçekleştirmişler. Etkisini Endülüs'e kadar genişleten Muvahhid hanedanının önemli yöneticilerinden Sultan Abdulmu'min, 1146'da Buragrag Nehri'nin ağzındaki büyükçe bir ribâtı tahkim ederek, şimdiki Rabat'ın temellerini atmış.

Mağrib'in Sinan'ı: Mimar Câbir

İslâm mimarisine Osmanlı İmparatorluğu ekseninde bakmayı alışkanlık haline getirdiğimiz için, diğer Müslüman devletlerin tarihte bıraktığı izlerin ayrıntılarını gözden kaçırabiliyoruz. Fas gezisinin bana kattığı en kıymetli bilgilerden biri, 'Mağrib'in Sinan'ı' diyebileceğimiz Mimar Câbir'le tanışmam oldu.

Kaynaklarda yaşamı ve kişiliği hakkında çok fazla bilgi bulunmayan Mimar Câbir, bugün hâlâ ayakta olan sayısız abideye imza atmış. Sultan Abdulmu'min'in emriyle kurulan Rabat şehrinin bugün 'Kasba' adını taşıyan surlarla çevrili merkezi Câbir'in eseri. Muvahhidler (1121-1269), kendilerinden önce Mağrib el-Aksâ'yı ellerinde tutan Murâbıtlar'dan (1040-1147) kalma bütün tarihi eserleri yok ederek, yerlerine kendi mühürlerini vurmuş. Câbir, Murâbıtlardan kalma ribâtı yıktırıp Kasba'yı kurmuş. Etrafını surlarla çevirmiş, içine bir saray, bir de cami inşa etmiş.

Câbir'in, Rabat'ta yer alan bir başka eseri bugün 'Hasan Minaresi' olarak anılan yapı. 1195'te Muvahhid Sultanı Yakub Bin Mansûr'un emriyle, dünyanın en büyük camii olması için inşasına başlanan devasa kompleks, sultanın 1199'da ölümüyle yarım kalmış. 86 metre olarak planlanan minare, 44'üncü metreye ancak gelebilmiş. Bugün, yarım minareyle birlikte, caminin yarım kalmış duvarları ve 200 sütunu UNESCO'nun koruması altında.

Mimar Câbir'in bir diğer eseri, Marakeş kentindeki ünlü Kutûbiyye Camii'nin minaresi, ki aşağıda onun da zikri gelecek. İspanya'nın Sevilla kentinde yer alan ve bugün 'La Giralda' olarak bilinen İşbiliyye Camii'nin minaresi de 'Câbir' imzasını taşıyor. Ancak bu Câbir'in, ünlü matematikçi ve astronom Câbir Bin Eflah olması ihtimali de güçlü. Eğer gerçek bu ise, cebir ilminin babası Câbir'in rolü, La Giralda'nın minaresinin planını hazırlamakla sınırlı kalmış olmalı.

Bir masal şehir: Fes

Rabat'taki bir günlük moladan sonra, trenle bir sonraki durağımız olan Fes'e geçtik. Tren garından tuttuğumuz bir taksiyle eski şehre (sur içi kısım) güney kısmındaki Bab-ı Cedîd'den (Yeni Kapı) geçerek vasıl olduk. Bâb-ı Cedîd'den sonra, sur içinin de iç kısımlarına geçmek için bir kapıyı daha aşmamız gerekti: Bab-ı Resîf. Ardından, bir kerede kesinlikle aklımıza yerleşmeyecek olan dolambaçlı yollardan, tünel ve dehlizlerden geçerek otelimize ulaştık.

1925'e kadar Fas'ın resmi başkenti olan Fes, İslâm dünyasının en kadim ve en muhteşem şehirlerinden biri. 789'da Zeydî-Şiî bir hanedan olan İdrisîlerin kurucu lideri Mulay İdris tarafından temelleri atılan Fes, onun oğlu ikinci İdris döneminde asıl ihtişamına kavuşmaya başlamış. 800'lerin başından itibaren kente akın eden Tunus ve Kurtuba kökenli aileler, kente kendi 'Arap' karakterini kazandırmaya başlamış.

Bugün UNESCO koruması altında bulunan Fes eski şehrinde, dünyanın en eski üniversitelerinden biri olan Karaviyyîn Medresesi, en göze çarpan eser konumunda. 859'da Tunuslu çok zengin bir tüccarın kızı olan Fâtıma el-Fihrî tarafından inşa ettirilen medrese, geçirdiği onca restorasyonun ardından, bugün bile ilk zamanlardaki ihtişamı hissettiriyor.

Karaviyyîn'in çevresinde sayısız tarihi çarşı, han ve dükkân yer alıyor. Medreseye göre kendinizi konumlandırdığınızda, tarihi kentin dört bir yanına kolaylıkla ve kaybolmadan ulaşmanız mümkün. Özellikle Karaviyyîn'in ana kapısından çıktığınızda hemen sağınıza gelen Sûk Attârîn (Itırcılar Çarşısı), sizi şehrin ta öbür ucundaki Bâb Buclud'a çıkarıyor. Yol üzerinde, İdrisîlerin ikinci hükümdarı Mulay İdris'in görkemli türbesini ve yolun sonunda Benû İnaniye Medresesi'ni ziyaret edebilirsiniz.

Fes'i ziyaret etmeden önce hakkında epey okuma yaptığım Karaviyyîn Medresesi'ni gezerken, ilginç bir ayrıntı daha aklıma geldi. İslâm dünyasının, hâlâ yaşayan en eski eğitim kurumlarından biri burasıyken, diğeri de Kahire'deki El-Ezher'di. Ve her ikisini de birbirine yakın zamanlarda Kuzey Afrika'nın iki ucunu tutmuş iki Şiî hanedan tesis etmişti: İdrisîler ve Fâtımîler.

Son olarak şehrin adına dair bir not: Osmanlı'nın 'modernleşme' döneminde öne çıkan bir aksesuar olarak fes, Fes şehrinden geldiği için, Mağrib el-Aksâ dilimize 'Fas' adıyla yerleşmiş. Fas söz konusu olduğunda bir şehrin adını ülkeye genellerken, Şam konusunda tam tersini yapmışız: Arapların 'Dimaşk' olarak, diğer milletlerin de 'Damascus' kökünden kelimelerle adlandırdığı şehre, bütün bir bölgenin genel ismi olan 'Şam' adını vermişiz.

Günübirlik Meknes

Fas'ın dört saltanat şehri var. Bunlar, tarihin seyri içinde, ülkeye başkentlik yapmış dört önemli merkez: Rabat, Fes, Meknes ve Marakeş. Diğer üçü çapında olmasa da, Meknes de önemli bir kültürel durak olduğundan, Fes'e kadar gelmişken, buraya da uğramadan geçmedik.
Fes tren garından yaklaşık 35 dakikalık bir yolculukla Meknes'e ulaşabiliyorsunuz. Emir Abdulkadir istasyonunda indiğinizde, altıncı Hasan Bulvarı'ndan geçtikten sonra doğruca eski şehrin kapılarında buluyorsunuz kendinizi.

Adını, dokuzuncu yüzyılda burayı mesken edinen Tunus kökenli Berberî kabilesi 'Miknasa'dan alan Meknes, yönetim merkezi olarak Murâbıtlar döneminde, 11'inci yüzyılda imar edilmiş. Fas'ın şimdiki yöneticisi Kral altıncı Muhammed'in atalarından Mulay İsmail, 1672-1727 yıllarında Meknes'i başkent olarak kullanmayı tercih edince, kent altın çağını yaşamış. Mulay İsmail'in yeşil kubbeli devasa türbesi de Meknes'te zaten.

Meknes'in 35 kilometre kadar dışındaki Zerhun kasabasında, İdrisî hanedanının kurucusu Mulay İdris'in türbesi ve camisi var. Zerhun, etrafında yerleşik Berberî kabileleri tarafından manevi bir merkez olarak da görülüyor.

Yeri gelmişken, birkaç paragraftır sözü geçen 'mulay' lakabına da bir açıklama getireyim: Arapça 'mevlây' kelimesinin Fas lehçesindeki söylenişiyle 'mulay', 'efendim, sahibim, büyüğüm' anlamlarına geliyor. Tabi, genel anlamı 'efendi'. Mulay'ı 'molla' olarak Türkçeleştirmek, Fas kültürüne meydan okumak anlamına gelir ve yazanı kendine güldürür epey.

Berberi şehirlerinden geçerek…


Meknes'e gitmek üzere Fes'in tarihi çarşılarından geçip sur dışına çıkarken, önümüzde beyaz bir Mercedes durup bizi tren garına götürmeyi teklif etmişti. Fiyat da makul geldiğinden, kabul etmiştik biz de. Yolda, Mercedes'in yaşlıca şoförü, ertesi gün trenle Marakeş'e gitmeye niyetlendiğimizi öğrenince "Sizi ben götüreyim" dedi. Fiyatta da anlaşınca, ertesi sabah eşyalarımızla Bab Resîf'te hazır olduk.

Molalarla birlikte neredeyse dokuz saat süren bir yolculuğa başladık sonra. Eşim ve kayınvalidem istedikleri soruları sordular adama yol boyunca, ben de keyifle tercümanlık yaptım. Fas'ın dinî hayatı, siyasi serüveni, tarihi geçmişiyle ilgili -herhalde- sorulmadık soru bırakmadık. Çok keyifli, öğretici ve güzel bir yolculuk oldu bu açıdan.

Fes'ten Marakeş'e kadar uzanan yaklaşık 550 kilometrelik yolu kat ederken, güzergâhımızda Berberi şehirleri yer alıyordu. Bir İsviçre kayak resortu gibi dizayn edilen İfran bizi kendine hayran bırakırken, Kunetra ve Beni Mellal'de Berberi kültürünün en duru tezahürlerine şahit olduk. Berberice tabelalardan halkın farklı giyim kuşam tarzına kadar, her şeyiyle 'farklı' bir coğrafyadaydık.

Bir şehri kurban etmek

Saatlerce direksiyon sallamaktan kendisi de yorgun düşmüş şoförümüz bizi, Marakeş'in ünlü Câmiu'l-Fenâ Meydanı'nın kıyısında indirdiğinde, gürültülü bir sirkin orta yerine düşmüş gibiydik. Otelimizi bulmak için meydandan geçerken yılan oynatıcılarla maymuncular, ekmek arası tezgâhlarıyla çalgıcılar iç içeydi.

1062'de, yani Malazgirt Savaşı'ndan sadece dokuz yıl önce, Murâbıtlar tarafından kurulan Marakeş'in ismi, Berbericede 'Tanrı'nın şehri' anlamına geliyor. Kutûbiyye Camii, Ali Bin Yusuf Medresesi ve Badi Sarayı başta olmak üzere sayısız tarihi eseri bünyesinde barındıran Marakeş, dünyaya bugün maalesef Câmiu'l-Fenâ Meydanı'ndaki cambazlıklar üzerinden pazarlanıyor. Sırf turistlerin dikkatini çekmek için kentin tarihsel ve kültürel dokusunun bu şekilde perdelenmesi, bir şehrin kurban edilmesi anlamına da geliyor aynı zamanda.

Muvahhidler döneminde, 1157'de yapımı tamamlanan Kutûbiyye Camii, Murâbıtların inşa ettiği eski caminin tamamen yıkılmasından sonra yapılmış. Adının da hatırlattığı gibi, etrafındaki kitapçılarla anılan caminin 77 metrelik minaresi, şehrin muhteşem bir manzarasını sunuyor. Bunu bizzat tecrübe ettim üstelik…

Cuma namazını kıldıktan sonra imamla ayaküstü sohbet etmiştim. Caminin görevlilerinden birine, "Minareye çıkmak istiyorum, mümkün mü?" diye sorunca, "İkindide gel, müezzin Mulay Hasan'ı bul" dedi. İkindi namazından sonra, imamın hemen arkasında duran Mulay Hasan'ın koluna girdim, "Minareye çıkmak istiyorum" dedim. Yalnız olduğumu teyit ettikten sonra, beni minarenin kapısına götürdü ve kilidi açtı.

Yukarıda, Rabat bağlamında kendisinden bahsettiğim Mimar Câbir'in eseri olan minarenin içinde, tepeye kadar çıkan eğimli bir rampa var. Merdivenle çıkmak yerine, bu şekilde hiç yorulmadan minareye tırmanabiliyorsunuz. Geçtiğimiz yüzyıla kadar, müezzinler, ezan vaktinde minareye at sırtında çıkıp iniyorlarmış.

Minarenin zirvesinde yaklaşık bir saat kadar vakit geçirdim. Benim için, Mağrib gezimizin en unutulmaz anlarından biriydi bu.

Akılda kalanlar

Yaklaşık 33 milyonluk bir nüfusa sahip olan Fas, günümüzdeki haliyle Arap, Berberi, Yahudi ve Fransız karışımı bir kültürel yapıda. Hepsinden izler taşıyor, ama kâmil manada hiçbiri olamamış. Dolayısıyla gerek insanında gerekse insanların sergilediği kültürel tezahürlerde bu karışımın sürprizlerle dolu izlerine rastlayabiliyorsunuz. Fas'ta, 'otantik' kelimesinin karşılığı olarak karşınıza bu karışım çıkıyor daha çok.

Fas'ta camiler, namaz vakitleri dışında tamamen kapalı. Serin bir kuşluk vakti, ya da sıcak bir öğle sonrası tarihi bir camide kafa dinlemek gibi lüksünüz yok. Ezan okunmadan hemen önce açılan camiler, namazın ardından adeta telaş içerisinde kapatılıyor. Resmi gerekçe, güvenlik. Ama bunun, yönetimin, camilerin 'İslami muhalefet'in merkezi haline gelmemesi için aldığı bir tedbir olduğunu fark etmek hiç de zor değil.

Camilere erişimin böylece sıkı kontrol altında bulunduğu Fas'ta türbe, tekke ve zaviyelerin kapılarıysa ardına kadar açık. Zaviyelerde namaz kılabiliyorsunuz, uyuyabiliyorsunuz, sohbet edebiliyorsunuz ve elbette yatırlara mum yakıp dua edebiliyorsunuz. Fas'ta tasavvufi hayat, halkın yönetim tarafından direkt olarak kontrol edilmesine yarayan kullanışlı bir alete dönüşmüş. Kadiri tarikatının Budşîşî kolu, ülkenin 'resmi tarikatı' konumunda. Budşîşîlerin bütün tören ve ayinleri devlet televizyonlarından canlı yayınlanıyor.

Özetle söyleyecek olursak: Tarihini ve sahip olduğu kültürel derinliği okumadan ve bilmeden giderseniz, Fas oldukça sevimli ve güzel bir ülke. Ancak, tarihiyle günümüzdeki halini kıyaslayacak kadar ülkeden haberdarsanız, şimdiki halinin sizi üzmesi ve düşündürmesi kaçınılmaz.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.


Diğer Haberler

BİZE ULAŞIN