Seyyar tekke ve medrese: Mektup

Sufiler bir mürşit etrafında tasavvuf terbiyesi almayı savunurken hayatın güçlükleri “mektup” yoluyla irşadı iktiza etmiştir. Süleyman Peygamber’in mektubuyla başlayan gelenek, Hz. Peygamber’in devlet adamlarına yazdığı mektupları ve büyük halifelerin irşat ve talim maksatlı mektuplarıyla güçlü bir “sünnet” haline gelmiştir.

Ekrem Demirli SAYI:45
Seyyar tekke ve medrese: Mektup

Mektuplar arasında en dikkate değer olanı bilginler arasında teati edilen mektuplardır. İslam yazı geleneği söz konusu olunca talim ve tedris maksatlı yazılan mektuplar; bazen hadis öğretmek, bazen bir fetva, bazen idarecilere yönelik uyarı görevi taşır, bazen de seyahatlerle ilgilidir. Sanki bilginler, talim ve terbiye için bütün imkânları seferber etmiş gibidirler ve gidemedikleri yere mektupla ulaşarak sözlerini yetiştirmek isterler. Bu mektuplarda zaman ve mekân bağından kurtularak "seyyar" hale gelen bir medrese veya tekkenin havasını bulabiliriz.

İslam yazı geleneğinde bir tür olarak mektuplar, daha çok sufiler tarafından yazılmış eserlerdir. Tasavvufun tedvin döneminin kurucu isimlerinden Ebu Nasr es-Serrac'ın eserinin bir bölümünü sufilerin yazdığı mektuplara ayırması, meselenin tasavvufla ilgili kısmını hatırlatır. Eserde "Sufilerden Mektuplar" başlıklı bölüm önce dikkatimizi çekmez. Eserin bütünlüğü dâhilinde bakınca, bölüm önem kazanır ve bir eğitim, terbiye yöntemi olarak mektupları hatırlamaya yol açar. Sufiler bir mürşit etrafında tasavvuf terbiyesi almayı savunurken hayatın güçlükleri "mektup" yoluyla irşadı iktiza etmiştir. Süleyman Peygamber'in mektubuyla başlayan gelenek, Hz. Peygamber'in devlet adamlarına yazdığı mektupları ve büyük halifelerin irşat ve talim maksatlı mektuplarıyla güçlü bir "sünnet" haline gelmiştir.

Sufiler, bu sünneti yaşatmaya çalışarak irşat hizmetine "mektuplar" ile devam etmişlerdir. Onların mektuplaşmaya ilgi gösterme nedenleri aşikârdır: Birincisi okuma-yazma bilen uzaktaki talebeye ulaşabilmenin yolu mektuplaşmaktır. Herkesi ilgilendirmeyen ve tamamen kişiye mahsus bir bilgi de en iyi mektupla aktarılabilir. Mektuplaşma, kişiler arasındaki bağı güçlendirdiği gibi "aşk" merkezli tasavvuf anlayışının gelişmesine de katkı sağlamıştır. İkincisi bu sayede insanlar bulundukları yerlerdeyken talim ve terbiye imkânı bulurken kendileri de hizmetlerini sürdürür. Üçüncü bir nokta ise dini hayatın tabiatıyla ilgilidir. Dini hayat bir âlimden bilgi almayı iktiza etse bile ehl-i sünnet geleneği kitabı, bir eğitim aracı olarak öne çıkartarak insanları "metin" ekseninde toplamayı hedeflemiştir. Bir hocanın halkasında bulunmak zorunda kalmadan herkes kitaptan, daha özel olarak mektuplardan öğrenme imkânı bulur.

İrşat hizmeti olarak mektup

Bu meyanda söz konusu mektuplar arasında dikkat çeken birkaç örneği hatırlamak gerekir. Mektuplardan söz edilince 13'üncü asrın büyük metafizikçisi Sadreddin Konevi'nin İbn Sina yorumcusu ve ahlakçı Nasireddin et-Tusi ile mektuplaşması gelir akla evvela. Yüksek tefekkür ve metafizikle ilgili olan bu mektuplar kadar kıymetli metin bulmak güçtür. Her şeyden önce mektuplardaki samimi üslup ve içtenlik büyük unvanının ardında gizlenen -veya okurların öyle saydığı- "insan" Konevi ve "insan" Tusi'nin dünyasının kapılarını açar. Genele yazılan kitaplarda kendini gösteren otoriter üslup ve güçlü dil, mektuplarda yerini talebe merakına bırakarak hakikat talebinde okuyanı ve yazanı birleştirir. Üstatların talebe merakıyla konuştuğu metinler nadiren bulunabilir. Muhtemelen her iki düşünür normal yazılarında daha güçlü dili tercih edecek, sıradan insan karşısında sadece konuları değil kişisel otoritelerini sakınmak istemeyeceklerdir. Bu nedenle kanaatleri daha kesin olacak, önümüze duvarlar inşa etmiş bir halde çıkacaklardı. Mektuplarda ise iki büyük düşünür, iki talebe olarak çıkar karşımıza; meğer kesin bildiklerini düşündüğümüz konularda onların da tereddütleri varmış, onlar da öğrenmeye çalışıyormuş, anlamak için emek veriyorlarmış. İbnü'l-Arabi'nin "Âlemde racül yok, herkes dişi" dediği gibi "Âlemde üstat yokmuş, herkes talebe" demekten alamaz insan kendini. Üstatlar ile aramızda mahiyet farkı değil, sadece derece farkı bulunduğunu idrak ederiz.

İmam Gazali'nin eserlerinde önemli bir yer tutan otorite eleştirisinin haklılığı böyle mektuplarda daha iyi fark edilir. Filozoflar veya düşünürler sarsılmaz otoritelerini bir strateji olarak tesis ediyorlar, gerçekte bu dilin ve üslubun bir karşılığı yok. Belki de bütün kitaplar uzmanları arasındaki mektuplaşmalar şeklinde yazılsaydı dogmatik dil zayıflayacak, otorite yerini meraka bırakacak, düşüncenin rahat atmosferine girme imkânını daha çok bulacaktık. Bu mektuplarda insanlığın öteden beri ele aldığı temel konular karşısında iki düşünürün tükenmez bir merakla ve ciddiyetle konuştuğuna şahitlik ederiz. Kesin kanaat yok, mutlak iddia yok, sadece anlama çabası var, o kadar! İkincisi ise metafiziğin onların hayatında ne kadar merkezi bir yer tuttuğunu görürüz. Bir düşünürün büyük olabilmesi için insanlığın öteden beri konuştuğu konular hakkında bir fikrinin olması lazımdır. Bu fikrini basit sorularla anlatması ise onu "kurucu düşünür" yapar. Düşünür olmak sorunları çözmekle değil, sorunları vaz etmekle ilgilidir. Bugün Türkçede metafizik hakkındaki en önemli metin hangisidir diye sorulsa, konunun uzmanları Konevi ile Tusi arasında teati edilen mektupları mutlaka zikretmek gerekir.

Mektubat-ı Rabbani

Türkiye'de bir kitap ismi olarak mektuplardan söz edilince herkesin aklına İmam Rabbani'nin eseri gelir: Mektubat! Mektubat kadar türüne isim olmuş başka bir eser yoktur. İbn Haldun'un eseri türünün adı haline geldiği gibi (Mukaddime; kitap girişi demektir) İmam Rabbani'nin mektupları da türüne isim olmakla benzerlerinden ayrışır.

İmam Rabbani'nin Mektubat'ı değişik insanlara yazılmıştır. Onların arasında hocaları olduğu kadar yöneticiler, müritleri, talebeleri, arkadaşları vb. vardır. Öyle ki İmam Rabbani, talim ve tedris görevi kadar irşat görevini zaman ve mekân kaydı gözetmeden bu mektuplarla sürdürmek istemiştir. Bu itibarla İmam Rabbani'nin medresesi veya tekkesi oldu ise bu; mektuplardaki "seyyar medrese" idi.

Mektubat, yeni bir tasavvuf anlayışının habercisi değildi! İmam Rabbani ile "yeni" kelimesini bir araya getirmek abesle iştigaldir. Zaten "yeni", dini hayatta muteber bir kavram sayılmaz. Yeninin adı bidattir ve her bidat bir sünneti yok eder veya onu tahrif ederek kendine alan açar. İmam Rabbani -kendi beyanı ve sonra gelenlerin bir kısmınca- müceddit sayıldı. Fakat müceddit, İslam'da dini bilginin kaynağını teşkil eden kadim bilgiyle birlikte yorumlanabilecek bir kavramdır. Bu nedenle İmam Rabbani kelimenin sözlük anlamıyla herhangi bir şekilde "yenileyici" olmadı. Mektupların yazarı bir "ihya" hareketinin temsilcisi idi.

İmam Rabbani'nin düşüncesini anlayabilmek için mektuplardaki "hasımları" hesaba katmak gerekir. Mektuplarda göz önünde tutulan hasımlar hesaba katılmadan bu mektupların derinliği ve ehemmiyeti fark edilemez. Bununla birlikte mektupların bir düşünceyi anlatmadaki başarısı kadar sınırlılıkları da hasımlarla olan çatışmalara dayanır. İmam Rabbani, sufiler arasında dikkatini cemiyete daha çok teksif edenler arasında görülebilir. Bu meyanda cihadın anlamlarından birisini teşkil eden cemiyetin (cemaat) inşası ve bilimlerin ihyası meselesi, onun manevi cihadıyla baş başa gider. Derin bir okumada cemaat duyarlılığının "bireysel cihadı" geçtiği fark edilir. Tasavvuf yerine fıkıh, sufilerin metafizik-dini düşüncelerine mukabil akide ilmine yönelmeyi savunması bu demektir.

Mektubat'ı neden okumalıyız?

Mektuplardaki gizli ve aşikâr hasımları belli başlı şu gruplarda toplamak mümkün: Birincisi teşeyyü (Şiilik) hareketleri içindeki aşırı guruplardır. Şia, ehl-i beyt sevgisi ekseninde şekillenen karmaşık bir mezheptir. Her ne kadar içinde pek çok gurubu barındırsa bile Şia'nın temel iddiası ehl-i beyt sevgisini dindarlığın odağına yerleştirmekti ehl-i beyt sevgisi ise bir nübüvvet teorisini içererek bir tarih ve varlık yorumuna evrildi. Şia'ya göre nübüvvet Peygamber ailesi üzerinden varlığını sürdürür. Ümmet ise ailenin etrafında toplanarak nübüvvetle bağını korur. Teorinin bu kısmı makuldür ve herkesçe anlayışla karşılanabilirdi fakat sorun ehl-i beyt'i sevmede değil, sevginin gereklerinde ortaya çıktı. Onlar ehl-i beyt'i sevmenin gereğini sahabeden yüz çevirmede buldukları ölçüde "cemaati" parçaladılar. Onların yaklaşımına göre İslam ailenin dışına çıkmamış, cemaat ve şehir inşa etmemişti. Bu yorum Müslümanların genelince kabul edilmedi. İmam Rabbani'nin mektuplarında bu hasım ile mücadele, sadece yanlış bir mezheple mücadele olarak yer almaz, İslam'ın bilgi kaynağı, ahlak önderleri ve kısaca selefe yönelik saldırıya karşı dini savunmak olarak kitabın ana fikrini şekillendirir. Bu bahisteki yenileme veya ihya, sahabenin bütününü sevmek, hepsini dinin bilgi kaynağı ve ahlak önderi kabul etmek demektir. Sünnet'in varlığı, sahabe hakkındaki böyle bir bakışla korunabilir. İlk nesil üzerindeki tereddüt dinin kaynağına kuşku sokmak, sünneti gelenek ve töreler karşısında tezyif etmek demektir. İmam Rabbani bu soruna karşı ehl-i sünnetin nübüvvet ve sahabe telakkisine dönmekle bir sünneti ihya etmek istedi.

İkinci bir mesele ise siyasal iktidarın İslam'ı dinlerden biri haline getirme tavrı karşısında İmam Rabbani'nin kalkıştığı ihya hareketidir. Burada hasım siyasal iktidardır. Ekber Şah, dini siyasetin aracı haline getirerek siyaseti en üst ve kuşatıcı değer yapmak istedi. İmam Rabbani böyle bir siyaseti en tehlikeli bidat sayarak onunla mücadele etti. İmam Rabbani bu maksatla sadece Ekber Şah'ı değil, onun referans noktaları arasında yer alan bazı sufileri de eleştirdi.

Bununla birlikte İmam Rabbani'nin eserini sadece hasımlara karşı yazılmış reddiye olarak okumak haksızlık olur. O başta kendi seyrüsüluku olmak üzere müritlerinin süyukü ve tasavvufun ince bahisleri hakkında bilgiler verirken İslam'ın tevhit anlayışını ve Allah, insan irtibatının en gizemli noktalarını aydınlatmaya çalışır. Onu büyük düşünür ve eserini okunmaya değer kılan hususiyet tam olarak burasıdır. Bir düşünce ortaya koymaksızın sadece eleştiri yapmakla veya hasımlarla mücadele etmekle muteber bilginler arasında yer almak söz konusu değildir. O halde Mektubat'ı okunmaya değer kılan unsurları şöyle özetleyebiliriz: Birincisi İmam Rabbani, özel yazma yolunu tercih etmekle ciddi bir risk almıştır: mektuplar kaybolabilir, hiç ortaya çıkmayabilir ve az sayıda insanın dışında bilinmeyebilirdi. Bir yazarın böyle bir yola başvurması bilgiye verdiği önem kadar mektup yazdıklarına ihtimamını da göstermiş demektir. Samimiyet bu mektupların gizli öznesidir. İkincisi ise mektupların ardında duran büyük güç ve inandırıcı delil, İmam Rabbani'nin mücadelelerle dolu eşsiz biyografisidir. Bu biyografi öyle etkilidir ki haleflerini, özellikle sufi önderleri derinden etkilemiştir. Son olarak bu mektuplar sadece eleştirmekle kalmamıştır: Ahlaki hayatın inceliklerine şahitlik eden derin bir tefekkür bu mektupları ortaya çıkartmıştır. Mektupları okunmaya değer kılan da budur.



BİZE ULAŞIN