Yitirilen toplumsal mutabakat: Orta sehba

Bugünün kocaman eşyalarına karşı gayet mütevazı ölçüleri olan orta sehpalar bitmez tükenmez bir etkinlik alanı gibiydi. Etrafına çökülüp ders çalışılır, ikindi çayı servis edilir, gazete serilip üzerinde fasulye ayıklanır, doğum günü pastası kesilir, zamanla çeşit çeşit ve ufak tefek anlamsız eşyayla doldurulurdu üzeri. O küçük nesnelerin sınırsız tozu ise sürekli alınmalıydı.

Meryem İlayda Atlas SAYI:38 / Eylül 2017
Yitirilen toplumsal mutabakat: Orta sehba

1980 sonrası Türkiye… Darbenin ağır kasvetli havası İstanbul'da kol geziyor hâlâ. Şehrin kenarlarında ise hummalı bir telaş var. Pek çok evin çatısı yok. Yerinde demirler var göğe yükselen. Memleketten bir yolculuk var, her sene para denkleştirip yeni gelenler için bir kat daha çıkılıyor. Şu günlerde bayram tatilinde arabaya atlayıp TEM'de uzun bir kuyruğa girenler var ya, işte onların büyükleri geliyor henüz o vakit. Gelip, fabrika eteklerine serpiştirilmiş evlerde köyümüz buradan daha iyiydi diyecekler.

Derken apartmanlar hızla yükseliyor, şehrin içinde, ortasında, yöresinde… O ahşap köşk yıkılıyor, yerine bir apartman yapılıyor. Denize sıfır apartmanlar, bitişik nizam apartmanlar, rüzgâr alan, cephesi gıpgri boyalı apartmanlar… Bir bahçeye 12 apartman dikildiğini söyleyenler var. Bazı apartmanların çardakları, küçük girişleri, bahçeleri derken kimisi tıka basa dolu ve koldan düşse içindeki her şey ortaya saçılacak bir çantaymış gibi taşmayı bekliyor… O apartmandan bazen bir amca ve bir teyze sokağa taşıyor, kahvaltı ediyorlar ve bütün şehir onları seyrediyor. Hikâyeleri dilden dile anlatılıyor, sonra herkes onlara gülüyor.

Asansörü olmayan apartmanın kapıcısı da olmaz

Tam üst gelir grubunun apartman macerasını yazmaya niyet etmişken televizyonda Zeki Ökten'in Kapıcılar Kralı filmine denk gelmiş olmak büyük haksızlık. Sanki söylenecekleri çok önceden birisi söylemiş de bize söyleyecek bir şey kalmamış gibi. Film bitiyor. Aklıma köşkünü satmadığı için müteahhitlerin tehdit ettiği ev sahipleri, apartman toplantısı etrafında dönen sosyal ilişkiler üşüşüyor, galiba yazıyı yazmaya hacet kalmadı diyorum. Aklımda biriken düşünceler merdivenlerden aşağı iniyor, o hep kilitli duran kömürlük kapılarından bodruma varınca sonsuz bir karanlıkta kayboluyor.

Şehirliler çok acayip, önce alakasız şeylere alakasız anlamlar yüklüyorlar sonra da ondan vazgeçip başka bir isim buluyorlar. Kapıcı kelimesi de böyle bir kelime işte. Kapıya bakmaktan gelen kapıcı, odacı, manifaturacı gibi bir meslek ismini önce hor görüp sonra da apartman görevlisi diyerek durumu idare etmeye çalışmışız.

Kapıcılı apartmanlar, kapıcısız apartmanlar, çatısız apartmanlar, mutfağı havalandırmaya bakan bitişik apartmanlar… Bütün bunlar birer statü göstergesidir. Mesela Beyoğlu'nun ilk apartmanlarının yüksek tavanlarını, çok ve dik merdivenlerini, kocaman ahşap pencerelerini, geniş sofasını daha sonraki apartmanlarda bulmak bu yüzden imkânsızdır çünkü apartman ekseriyetle orta gelir grubuna ait bir mesken tipidir. Hatta şehrin eski kısımlarının asansörsüz apartmanlarında kapıcı hiçbir zaman bulunmaz. Bu durumun doğurduğu alışkanlıklar bugün düzenli sitelerde oturan kimselerin asla anlayamayacağı bir anlam dünyasına kapı aralar. Dışarıdan birisi ile anlaşırsın, anlaştığın o kişi zinhar o apartmanda oturmaz. "Kardeşim, haftada bir veya iki haftada bir gel, şu örümcek ağlarını temizle, kir pas gitsin" dersin. Apartmanda ücreti aylık ödenen kapıcının düzenli gelip gittiğini takip eden bir meraklı sakin muhakkak vardır. Bir de apartmanı silmek için yukarıdan başlayarak katlardan su alırken sürekli su vermekten şikâyet eden komşu. Bekârları, öğrencileri, çalışanları ara ki bulasın.

Katil bir düzenek

80 sonrası oluşan apartman dokusu ve şehrin kullanımı konusunda bir büyüğüm şöyle demişti: "Şehirliler öyle nefret dolu, öyle dışlayıcıydı ki İstanbul'da müesses bir nizam kurulamadı. Çünkü bu zengin zümrenin başta kendisi kurallarla yaşamak istemiyordu, kendisi bu kurallara sıkı sıkıya bağlı değildi, sık sık ihlal ediyordu ama yeni gelenler her tür kurala tabi olsun istiyordu. Onları şehre almak için adeta sınav yapılsın, ihlalleri ağır cezalandırılsın, uyum sağlayamayanlar yallah, geri gönderilsin ki, biz şımarık şehirli hayatımıza, dikkatsiz savurganlığımıza devam edebilelim."

İster kapıcısız bitişik nizam bir apartman, ister üç-dört daireli, ister köhne bir abide, ister çok şık bir yüksek apartman, isterse de bloklar halinde site olsun, bütün bu yapıların buluştuğu bir tek nokta var: Orta sehpa.

Bugün de mutfak katılmış salonlarda, kocaman köşeli koltukların, plazma televizyonlu salonların içinde de orta sehpalar var. Ama kocaman kare, hiçbir işe yaramayan, bozulmuş bir formun sehpaları bunlar. Ya bu evlerin salonları çok büyüktür, birkaç grubun oturmasına müsaade eder ya da yerden tasarruf etmek için mutfakla salon arasında işlevsel mimarlık harikalarına kurban gitmiş bir geometrinin içinde başka bir şeye dönüşmüştür. Bu evlerdeki orta sehpalar, bildiğimiz orta sehpaların tadını asla vermez. Çünkü bizim bahsettiğimiz apartman kültürünün orta sehpası bir eşya değil, bir yaşam biçimidir.

Bu orta sehpalar bir dönemin apartmanlarında özel bir geometrik perspektifin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bir kere "coffee table" olarak Batı'dan gelen bir kültürün ürünü olmasına rağmen sedir tipi yuvarlak bir oturma düzeninin bir parçası haline gelmiştir. Duvarlara yaslanmış çepeçevre koltuklar ve merkezde bir sehpa… Bu oturma düzeninin odak noktası ise odanın en can alıcı yerine konmuş televizyondur. Yemek masasının yuvarlak olması söz konusu iken, orta sehpa o keskin dikdörtgeni hafif kıvrımlarla yumuşatsa bile dikdörtgensel varlığını devam ettirmiştir. Bugünün kocaman eşyalarına karşı gayet mütevazı ölçüleri olan orta sehpalar bitmez tükenmez bir etkinlik alanı gibidir. Etrafına çökülüp ders çalışılır, ikindi çayı servis edilir, gazete serilip üzerinde fasulye ayıklanır, doğum günü pastası kesilir, zamanla çeşit çeşit ve ufak tefek anlamsız eşyayla doldurulur üzeri. O küçük nesnelerin sınırsız tozu ise sürekli alınmalıdır.

Orta sehpa birbirimizin yüzünü görecek şekilde oturmamıza vesile oldu. Bir çaya uğradığında, mutfaktan akar gibi salona taşanların temsilcisiydi. O ufacık mutfaklardan salona ne taşsa gideri vardı sanki.

Ha bir de kocaman salon, tam orta yerine oturtulmuş bir orta sehpa ile kapanınca şuncacık apartman dairesinde oynayacak hiçbir yeri kalmayan çocukların deli divane gibi etrafında dönerek koştukları ve koşarken düzenli olarak ayaklarını çarpıp, küçük serçe parmaklarını haşat ettikleri bir düzenektir, katil bir düzenek…

Haddini bilen bir nesneydi orta sehpa

Orta sehpanın vazgeçilmez ama zararlı bir unsur olduğunu, rahmetli babamın, torunları her geldiğinde oynasınlar diye diğer bir "vazgeçilmez" salon nesnesi olan vitrinin önüne yanaştırdığını hatırlıyorum. Orta sehpa bir kez ortadan kalktı mı, bir apartman çocuğu için göz alabildiğine bir alan açılır, altı aylık bebek yuvarlana yuvarlana, üç yaşında torun zıplaya zıplaya o alanı bitiremezdi. Bunun sebebi salonun çok büyük olması değil, orta sehpanın tam ortaya konulması ve salonu her yerden eşit bir şekilde daraltıyor olmasıydı.

Bir nesil böylece koltukları duvarlara yaslamadan ve sehpayı ortaya koymadan bir hayat yaşayabileceğini düşünmedi bile. Ondan sonra gelen nesil ve ondan sonra gelen nesil de öyle oldu. Evde iki oda vardı, ama salonda ortada kocaman bir boşluk, boşluğun ortasında bir orta sehpa.

Orta sehpa halının kaymasını engelleyen, evi bekleyen ve ola ki bir yatılı misafir geldiğinde misafire yere yatak sersinler diye kendinden feragat etmesini pekâlâ bilip kenara çekilmesini bilen bir nesneydi.

Boyu 1.85 olan ustanın tavanı boyamak için ihtiyacı olan şey, ne bir merdiven ne sandalyeydi. Üzerine mavi bir naylon geçirilmiş, mobilyası çizilmesin diye üzerine gazete kâğıdı atılmış bir orta sehpa biçilmiş kaftandı bu iş için…

Bahsettiğim apartman tipinde orta sehpa tam üzerine gelecek şekilde hizalanmış koca avizenin lambalarını yenilemek için de zahmetsiz bir basamaktı. İftara çağırılanlar masaya sığmayınca orta sehpanın etrafına dizilen çocuklar, hem televizyon izleyip hem de ödev yapma imkânı bulan öğrenciler ona ne çok şey borçlular.

Neredeyse sehpa ile koltuk arasında bir diz mesafesi kadar yer kalacak şekilde devasa dikdörtgen çirkin bir kare, eskisi gibi hafif kıvrımlı değil. Beyaz, koyu renk bir şeyler… Burada otur ve kalk git demek istiyor ev sahibi. Sehpa etrafında seğirtmeye müsait değil. Üzerinde büyük büyük süsler. Ama koyu renk kahverengi veya ahşap bacaklı mermer sehpa gibi sıcak değil ortam. Halı düz renk, küçük küçük yan sehpalar ve birbirimize garip bakışlar…



BİZE ULAŞIN